Hüzünden bozma mutluluk

| Yazar: Süha Berk |

Annem her şeyi babama göre düzenlemişti hayatında. Evimizdeki her şey babamıza göreydi. Yatışımız-kalkışımız, yemek saatimiz, çay saatimiz, meyve saatimiz, ooooo… Nefes alışımız desem abartmış olmam. Annemin yüreğindeki kurulu saatti babam. Annem, babama iltifat edeceği zaman; “Sen solgun baharlardaki mavi yağmurumsun, akşam kızıllığındaki yorgun gölgem, ılık rüzgârımsın, kış ayazındaki yaz güneşimsin” derdi. Babam bu iltifatın altında kalmaz “sen de benim; bulutlardaki saklı düşlerim, her günün sonundaki özlediğimsin, anlık hasretin bile zor” derdi… Komik ama annemle babam böyleydi evimizde… Bizde onları böyle görünce bahar kelebekleri gibi kanatlanırdık. Uçardık sevinçle, neşeyle… Şen-şakraktı günlerimiz. Muhabbetler evimizde mutluluk rüzgârları olup eserdi. Mutluluk denilen iksir; bizlerdeki hırçınlığın, kızgınlığın, kavgaların, inadın, sinirin, sürekli başkaldırmaların, kuralları çiğnemenin, geçimsiz davranış bozukluklarımızın şifrelerini kıran sevgi anahtarı olurdu. Babam bizim evimizde bazen doktorumuz olurdu bazen de psikoloğumuz… Babam böyleydi… Bazen anneme söylediklerinin aynısını küçük 4 yaşındaki kardeşime söylerdi. Cennetim, mis kokulu yârim diyerek dizini yere koyup bir elini tutup, öperdi. Kardeşim, önce yıkılırcasına güler kahkaha atardı. Sonrada babamız bir gün gidecekmişçesine hasretle sımsıkı sarılırdı. Annem ve babam evimizin ayı ve güneşi, onların birbirine olan saygısı ve sevgisi bizim katran gecelerinde sarılarak uyuduğumuz yıldızımızdı…

Bu mutluluk; 17/25 Aralık günlerinde ve sonrasında yerini poyraz rüzgârlarına bıraksa da huzurumuz hiç bozulmadı… Bir kaç defa hizandan fizâna giderken küçük badireler atlattık. Yüreklerimiz burkuldu, gözlerimiz bulut bulut oldu. Babamın yüreğindeki güneş bu soğuk rüzgârları; annemin gözlerindeki ay ışığı da bu burkuntuyu, bu hüznü bize hissettirmedi. Başımızda babam vardı. Babamız vardı çünkü…

Sonra yaz günlerinde kışların zemheri ayazlarını yaşayıp titrediğimiz 15 Temmuz hadisesini yaşadık. 15 Temmuz!… Biz babamın ihraç edilmesine razıydık. İşsiz kalmasına da… Kahraman babamızın evimizden kelepçelenip götürülmesine, bizden koparılmasına razı değildik. Her şey gözümüzün önünde olupbitti. Babam kelepçeleri ile gitti. Gülüşü ile bizi teselli ederek çıktı, evden. Kahraman; ben yokken bayanlar sana emanet dedi, gitti… Mutluluk rüzgârları, poyrazdan sonraki bu tusunamiyi kaldıramamıştı. Annemin ılık rüzgârı, mavi yağmuru, güneşi gitmişti. Ya! Bizim; “9 yaşındaki benim, 4 yaşındaki kardeşimin, annemin karnındaki 4.5 aylık bebemizin”… Bizim neyimiz gitmişti ki; sarıldığımız güneşimiz, sıktığımız elimiz, tonlarca sevgimiz, aile doktorumuz, kilometrelerce uzağa gitmişti. Anladım ki; 15 Temmuz çıkarlar için verilen büyük bir savaşın adıydı.

Babam tutuklanalı 3 ay olmuştu. Dünyaya gelmesini dört gözle beklediğimiz ailemizin yeni üyesi “acılı bebek” 7,5 ayını doldurmuştu. Babamdan sonra düzenimiz bozulmuştu. Çayın rengi bulanmış, meyvenin tadı kaçmıştı. Annemin yükü daha da ağırlaşmıştı. Bir yandan babamın hasreti acısını çekiyordu, bir yandan da özlemle bebeğimizin gelmesini bekliyordu… Annem için her şey çok zordu. Ben de annemi hiç üzmüyordum. Caillou (kayu) gibi bir çocuk olmuştum. Zaten babam bayanları bana emanet etmişti. Annemin sancıları çok oluyordu. Elleri, ayakları, yüzü-gözü şişmişti. Krampları dayanılmaz olunca hüngür hüngür ağlıyordu. Ne yapacağımızı şaşırıyorduk. Doktora götüremiyorduk. Ağrıları geçsin diye gidip hemen ellerinden öpüyorduk… O da ağrılarımın hepsi geçti deyip bize sarılıyordu. Ekim ayı idi Halit dedemle anneannem geldi… En çok da bayanlar sevinmişti onların gelişine… Minicik bir bebek küçük kardeşimi mutlu etmişti. Dedem ağlayarak sarılmıştı anneme… Annem ağlayarak atmıştı kendini anneannemin kollarına… Belki sen yoksun buralarda; Elini tutamasam sesini duyamasam da hasretini unutturmak için dedemle nenem gelse de garip bir duygu var yalnızlığımda… Sen başkasın baba.

26 Ekim günüydü okuldan eve geldiğimde annem yoktu. Annem nerede diye sordum.  Hastaneye kontrole gitti, dediler. Glikoz tolerans testi ve kan uyuşmazlığı (IDC) testi yaptıracak. Makul bir açıklama, inandırıcı gelmişti. Bir kardeşimiz daha olacaktı. Onun sağlıklı sıhhatli dünyaya gelmesi için Annemin rutin sağlık kontrollerini yaptırması çok önemliydi. Akşam oldu annem gelmedi. Sabah oldu yine gelmedi. Annem bizim saklı düşlerimizdi. Her günün sonunda özlediğimiz, anlık hasretimizdi annem. Karışık duygular yaşıyordum. Dedeme gittim. Dede, annem nereye gitti diye bu kez sert bir şekilde çıkıştım. Annem hiç böyle yapmazdı, dedim. Sabah gitse öğleden sonra gelirdi. Şimdi üzerinden iki gün geçmiş olmasına rağmen gelmedi. Sanki yokluğunun üzerinden bin yıl geçmişti. Babam gittiği zaman  günde yüz defa baba!… baba!… baba! diye ağlayan küçük kardeşim iki gündür Annem yok diye günde bin defa Anne!… Anne!… Anne!… diye ağlıyordu. Onu, salondaki sandalyenin altında iç çekerek uyurken buluyorduk. Babamın yokluğu farklıydı. Ama annemin yokluğunu hayal dahi etmemiştim. Hırçınlaşmıştım, kuralları çiğnemeye başlamıştım. Dedem ve ninem bizden gizli gizli ağlıyorlardı. Bir şeylerin ters gittiği belliydi. Evdeki hasret, özlem gittikçe ağırlaşıyordu. Sorularım cevapsız kalıyordu. Ben delileniyordum… Bin yıl olmuştu sanki yüzünü görmeyeli, gözünün içinde durmayalı,  dokunmayalı sıcaklığına, şefkatli sözlerinle ninni diye uyumayalı… Annem!

Günlerden yine bir cuma, 28 Ekim.  Babamın görüş günü. Heyecandan yıldızlara dokunup, bulutlarla özgürlük resimleri yaptığımız, gelmesini iple çektiğimiz gün. Cezaevine gitmek için yola revan olduk. Benim elimden Halit Dedem tutmuştu. Kardeşimin elinden Anneannem. En güzel, en sevdiğimiz elbiselerimizi giydirmiştik… Yüreğimizdeki özgürlük duygularıyla babama gidiyorduk. Cezaevinin önüne geldiğimizde mahşeri bir kalabalık vardı. Anneler, babalar, dedeler ve çocuklar… Gözyaşları yüreklerin üstünde demleniyordu… Bazıları cezaevinin soğuk, ürpertici soğuğuna aldırmadan bir köşede hasreti yudumluyordu. Bazıları özlemle kale kapıların açılmasını bekliyordu. Acı, acılar; Bir jilet gibi kesiyordu yürekleri. Feryat; gökyüzüne yükselen kara duman oluyordu. Bizde kapıların açılmasını istiyorduk. Kardeşimle Anneannem hemen arkamızda el eleydi. Anneannemin sıcaklığı enseme dokunuyordu. Ben babama dokunmayı hayal ediyordum.

Biz heyecanla kale kapılarının açılmasını beklerken kardeşim bizden ayrılmış. Yol kenarına geçmişti. Kapılar açılacak dedim. Gel dedim. Babam bekler dedim. Mümkün değildi getirmek. Belli ki bir şey çekip götürmüştü onu oraya. Yolun kenarında bir yürek bekliyordu. Gelmeyince biz onun yüreğine doğru yöneldik. O arada aramıza bir polis arabası girmişti. Gözden kaybolmasın diye bir telâş pür telâş… Kardeşim donmuştu. Gelin arabasına bakar gibi bakıyordu arabaya… Bir ara kapılar açıldı. Kardeşimin açıldığı taraftan önce polisler indi. Sonra tanıdık bir koku… Sonra annem çıktı. Tam karşısında kardeşim vardı. Bir şaşkınlık, bir heyecan ve yürekleri ağza getiren bir çığlık. “Kardeşim”; Anneee!… Anneee!…. derken, “Annem”; Anneeem! … Anneeem!… diyordu. Gözyaşları ceyhun olmuştu. “Ne olur memur bey bir dakika izin verin kızıma sarılayım. Ne olur bir dakika…” Evlerin altünü üstüne getiren polislerin küflü vicdanları istemese de evet demişlerdi. Şehrin üzerindeki tüm acılar buradaydı… Ağıtlar yanık yanıktı. Annemi görmüştüm. Dona kalmıştım. Annem hastanede değilmiş. İki gündür gözaltındaymış. Tutuklanmış cezaevine nakletmişler. Annemi görmüştüm çok yakından dalıp gitmiştim ama hiç böyle görmemiştim. İki günlük hasret ateşi yakmıştı bedenini, yüreğini… Şimdi ben yanıyordum. Babamdan yanıyordu, özgürlükler yanıyordu.

Annem, bir kardeşime sarılıyordu, bir de bana. Bir ona, bir bana… “Evlatlarım, canlarım. Nefessiz kaldığımda soluk alışlarım. Ayakta durmamdaki varlık sebeplerim. Her anımda tutunduğum yaşama sebeplerim. Dualarım…” Ağlıyor, ağlıyordu. Sonra kardeşime sarılıyordu. “Kızım; ağlarken cehennemi, gülerken cenneti gördüğüm yavrum. Vazgeçilmezim. Mis kokulum. Cennetim”, diyor…. Sonra bana sarılıyordu…. “Oğlum; Hayatta kokladığım ilk ve en güzel kokum. Başkahramanım. Özlemi de aşkı da ilk yaşadığım. Evime doğan ilk güneşim”… Sonra ikimize sarılıp kokluyordu. “Her şeylerim. Karşılıksız sevdiklerim”… Sarılıyor, kokluyor, kucaklıyordu. Kardeşimi, beni, sonra dedemi, anneannemi… Annelik böyle bir şeydi. Benim annem de böyle. Kale kapısının önünde bekleyen herkes vazgeçmişti hapse girmekten. Hapse girecek olan anneme bakıyorlardı. Zalimlerin 7,5 aylık hamile bir kadına yaptıkları zulme bakıyorlardı. Babamın kaldığı hücrenin duvarları bize bakıyordu.

7,5 Aylık hamile olan annemin ellerinde demir bukağılar yüreğinde acılar, gözlerinde hüzün, kollarında biz… Şehir ağlıyor biz ağlıyorduk… Soğuk duvarlar, kale kapıları ağlıyor, kalabalık ağlıyordu. Günler aylar ağlıyordu… “HÜZÜNDEN BOZMA MUTLULUKLAR” yaşıyorduk. ARTIK YETER!!! diye bir ses bozdu sihirli büyüyü… Polisler… Anneyi evlattan ayıran, babayı yuvadan koparan, kır çiçeklerimizi ezen Polisler… Evimizi darma duman eden sigara izmaritlerini çalışma masamdaki oyuncak polis arabasında söndüren Polisler… Artık gitmeliyiz! Annem bir dakika daha lütfen lütfen yalvarırcasına ağlıyordu. Bizimle bir kaç dakika daha kalabilmek için… Anne ben senin bizimle bir kaç dakika daha kalabilmeni sevdim… Ben senin çırpınışını sevdim. Ben senin karnındaki canla ZALİMlere karşı dik duruşunu, eğilmeyişini sevdim… Anneee ben seni sevdim. Babamdan sonra senin gidişini sevmedim. 15 Temmuz’u plânlayıp uygulayanları sevmedim… Zorbalıkları bizden çalınan mutlulukları hiç sevmedim…

Ve kopardılar annemi kollarımızdan… 28 Ekim sen böyle bir günsün… Polisler siz de böyle insanlar… Çaresizdik. Annem giderken çaresizdik. Nasıl mı? Anlatayım. Koskoca bir orman yanıyordu önümde ve gözlerimden başka bir yerde su yoktu… Çaresiz… Alev alev yanan ateşin ormanı yok edişini izliyordum… Zalimler izliyordu. Kalabalıklar, yığınlar izliyordu… Babamdan sonra annem de gidiyordu… Anne şart mı dudaklarımla kal demem, gözlerim çığlık çığlığa gitme diye haykırırken… Gidiyordu. Zalimin ateşine İbrahimvari itiliyordu…