|Yazar: Süha Berk |

30 Temmuz…! Antalya Emniyeti’nden aradılar, “terlik ve yedek kıyafet lütfen” dediler. Endişe, korku ve panik üçü bir aradaydı. Elimiz ayağımız birbirine dolaşmıştı. 24-30 Temmuz arası her gün Emniyetteydik. Her gün gözlerinin önündeydik. Her gün yalvarıyorduk. Elimizde babamın ilaçları, poşet poşet kıyafetler; İç çamaşırları, penye, çorap, terlik vs. bekliyorduk. Her gün güneşin doğmadan battığı yerdeydi yüreğimiz. Çünkü kardeşim Özcan; gazeteci oradaydı. Eşim Enes; kuru ve boş bir iftiradan oradaydı. Babam, “ULU ÇINARIMIZ”; hırsızlara ‘hırsız’ dediği için oradaydı. Kardeşim Yasin; dershanede öğretmen olduğu için oradaydı.

Babam, altmış yaşında kalp ve şeker hastasıydı. İlaçlarını veriyorduk almıyorlardı. Yedek kıyafet uzatıyorduk kabul etmiyorlardı. Her gün en ağır hakaretlere maruz kalıyorduk. Tehdit ediliyorduk. Yine de gidiyorduk. Rafet adındaki polis memuru, ablamla Mevlüt’ün üzerine yürümüştü. Ablama, “sen de dershanede öğretmensin, gözünün yaşına bakmayız, alırız içeriye, sizi çocuklarınıza bağışladık, hadi gidin” diyorlardı. Kolay mıydı gitmek? Ailemiz burada. Yüreklerimiz burada. Acı ve tatlı hatıralarımızı yad ettiğimiz, dertlerimizi paylaştığımız, hikâyelerimizi anlattığımız Ulu çınarımız, “BABAMIZ” burada. Kolay değildi gitmek. Geceleri acılar yorganımız oluyordu, uyuyamıyorduk. Gündüzleri kâbuslarla uyanıyorduk, gün ışığı işkence oluyordu. Acı ve gözyaşını katık yapıyorduk. Banklarda nöbet tutuyorduk. İçimizde her an her saniye fırtınalar kopuyordu. Her günbatımında gözlerimiz kızıl rengine boyanıyordu. Dualarımız yüreklerimizde Yunus ibn Metta gibi feryat ediyordu. Her gün bize hakaret eden, tehdit eden, üzerimize yürüyen, defolun gidin diyen Emniyet, bizi arıyordu. Emniyet bizi neden arasın ki. Biliyorduk ki; içeride bir şeyler oluyordu ama bilemiyorduk ki; Ne…! Ama sol yanımız acıyordu.

30 Temmuz da zorda olsa bir avukat bulduk. 30-31 Temmuzda avukatımız Emniyete gitti. Eşimle, ısrarla görüşmek istemesine rağmen görüştürmediler. Kovmaktan beter edip dışarıya attılar. Bir şeyler ters gidiyordu. Ay doğudan doğuyordu. Güneş, geceleyin dolunay oluyordu…! Ama ne…! 1 Ağustos…! Savcıdan eşimin hastaneye kaldırıldığını öğrendik. Hangi hastane meçhul. 2 Ağustos Atatürk Hastanesindeyiz…! Eşimin 401 nolu odada olduğunu, iç kanama geçirdiğini, ameliyat olduğunu, eşime işkence yapıldığını öğrendik. Antalya Emniyeti’nin aileden sakladıkları gerçeği öğrendik. Bizi neden gün be gün zehirlemek istediklerini anladık. Bir hafta boyunca çırıl çıplak ıslatıp ıslatıp dövdüklerini öğrendik. Hemen savcılığa dilekçe verdik. Şikâyet; Antalya Emniyetindeki işkence eden polis memurları ile ilgiliydi. Savcı Ahmet GÜRBÜZ bu dilekçeyi yirmi dört gün öteledi, yirmi dört gün sümen altı yaptı. Yirmi dört gün görmek istemedi. Çünkü yapılan bütün hukuksuzlukların şahidiydi. Çünkü yapılan bütün işkenceler bilgisi dâhilindeydi. Biz bu vahşeti, bu zulmü sosyal medyaya taşıdık. Ülkede bunu dile getirebileceğimiz bir medya; gazete, televizyon, radyo yoktu. Biz de ilk olarak Fransa televizyon kanalına röportaj verdik. Yurt içi ve yurt dışındaki insan hakları ve işkence örgütlerine faks çektik, e-mail attık. Olumlu dönüşler oldu. Yurt dışındaki bu insanlar yaşanan bu trajediye kayıtsız kalmadılar. Kör, sağır, dilsiz insanlarımızdan daha hümanist; vicdansız, aydınlarımızdan daha duyarlı yaklaştılar. Bu gayretlerimiz, bu mücadelemiz, bu savaşımız boşa gitmedi. Zulmü unutturmadık. Unutulmazdı da zaten. Biliyorum. Zulümde zaman aşımı yoktur. Verdiğimiz dilekçe sümen altından çıkarıldı. Savcı efendi, yirmi dört gün sonra 24 Ağustosta eşimi adliyeye getirterek ifadesini aldı.

Avukat aracılığı ile yapılan “ZULMÜ” okudum. Gözaltına alındığı 24 Temmuz saat 05:00′ ten 29 Temmuz tarihinde hastaneye yatırılana kadar baskı ve şiddet uygulanmıştı. Antalya’nın Valisi, Savcısı, Emniyet Müdürü, KOM ve TEM Şube Müdürleri bu vahşetin baş aktörleriydi. Onların ölüm fermanları ile eşimi dövmüşler ağır işkence uygulayarak hastanelik etmişlerdi. Hastaneye götürüp-getirmişler şiddete devam etmişlerdi. Doktor ameliyat deyince korkmuşlar başka bir hastaneye götürmüşlerdi. Zavallılar, arkalarında iz bırakmak istememişlerdi. İç kanama geçirmesine rağmen 29 Temmuz’a kadar hastaneye yatırmamışlardı. Bu şekilde üç hastane değiştirmişlerdi. Kan kaybından dolayı ameliyata razı olmuşlardı… Okudukça yüreğimde yanardağlar kaynıyordu. Ağzımdan lavlar püskürüyordu. Gözlerimde dev dalgalar oluşuyordu. Dokunduğum her şey yanıyordu. Bastığım her yer okyanusa dönüşüyordu. Bu zalimlere, bu hainlere karşı kendimi tutamıyordum. Acıdan granitleşen kalbimin bütün kristalleri parça parça oluyordu. İçimdeki insanlık yerle bir olurken öfkem granitleşiyordu. Bunları yapanlar insan olamazdı diyordum. Gözyaşlarıma boğuluyordum. Zulmün bile buz kesildiği bir zirve noktası vardı; dokuz yaşındaki kızımla ilgili düşündükleri, söyledikleri, yapmak istedikleri rezillikler kanımı donduruyordu. Bunlar cehenneme de gitseler iki elim yakalarında olacaktı. Çarpık sistemin getirdiği karaktersiz, ırz düşmanı mahluklar. Sakat kriterlerle hükmeden sünepe ruhlu yaratıklardı bunlar. “Zulümlerinden korkmuyordum; vahşetlerinden iğreniyordum.”

24 Temmuz sabahı eşimi alıp gitmişlerdi. Pencereden arabaya bindirilişine bakarken göz göze geldik. Gözyaşlarımız hasretle, özlemle, acıyla son kez kucaklaştı. “Seni gözyaşlarımla uğurluyorum canım; Sana gurbet bana hasret düştü, sana sabretmek bana beklemek düştü” dedim. Pencerenin ardından onun duyabileceği, duyup hissedebileceği gözyaşlarımla. Arabaya binince ellerini tersten kelepçelemişler. Küfretmeye başlamışlar. “Şubeye gidince senin dalağını s…ceğim” sözü en küçük günahları.

Emniyetteki “İLK GÜN” nezarete koymadan TEM ve KOM Şube Müdürlerinin emri ile şubenin üst katına çıkarılmış. Yürü, eğil, çömel gibi talimatlar. Akustik yalıtımlı bir oda, gözler bağlı, çırıl çıplak bir beden, gözü dönmüş serseri sarhoş tipler, saatlerce işkence ve duvarlara çarpıp gelen çığlıklar. Tepeden tırnağa uzanan zülüm izleri. Kafa kırma göz morartma. El, ayak, kol, bacak tutamaz hale getirme. Hayalarını sıkma… Bunlara hiç kimse dayanamaz düşüncesi. Gizli tanığımız var. Her şeyi biliyoruz fiyaskoları. Konuşturmak için bu yöntemlerin hepsini uygulamışlar. Polis memuru Muhsin Türkeş ve diğer Polisler… Kapılar açık, yürekler merhametsiz, çığlıklar kurşun gibi…

Kalın gazete rulosu ile kinle, nefretle yüzüne gözüne kafasına vurmuşlar. Ellerinde Atilla’nın Kılıcı gibi tuttukları coplarını, ağzının içine sokmuşlar nefessiz kalıp çırpınıncaya kadar ağzında çevirmişler. Yüzünü gözünü ateş kırmızısına dönünceye kadar tokatlamışlar. Ağzından burnundan oluk oluk kan akıtmışlar. Nefesi kesilmesine rağmen Polis memuru Muhsin Türkeş ve ismini öğrenemediğimiz diğer karaktersizler “F…P…leri sizi yaşadığınıza pişman edeceğiz” demişler, “Ya! Konuşacak. Ya! Öleceksiniz” diye devamlı tehdit etmişler. “Bilmiyorum” deyince tekrar tekrar işkence. Geceleri ve  gündüzleri cehennem olmuş. Hep zülüm görmüş her anı ağır işkence ile geçmiş.

Kemiklerini çekiçle kırarcasına ayaklarına vurmuşlar. Bağırsaklarını parçalarcasına karnını tekmelemişler. Kan kustura kustura bağırtmış, böğürtmüşler. Kanlı kusmukları avuç avuç vücuduna yapışmış. Boynunu kılıçla koparırcasına coplamışlar. Ellerini kollarını sakız gibi ezmişler et gibi çiğnemişler, mosmor kesilmiş. Çırıl çıplak bedenine buz gibi su tutmuşlar. Buzdan heykele çevirmişler. Üşütmüşler, titretmişler… Halsiz, bitkin, ölmüş bir vaziyette  “F… Senin a…koyayım, F… Senin g…koyayım, F… Senin g…s….yim” diye bağırtmışlar. Ardından kahpece kahkahalar savurmuşlar. Vücuduna tükürmüşler, küfretmişler. “Sizi ölmekten beter edeceğiz. Ya! Konuşacak. Ya! Öleceksiniz. Şerefsiz köpekler” demişler. Yine “Bilmiyorum” deyince de geceleri ve gündüzleri cehennem olmuş. Hep baskı görmüş her anı ağır işkence ile geçmiş.

Dizlerinin üzerine yere çöktürmüş, “Antalya’da ne işin var” demişler. Arkadan liflerini koparırcasına baldırlarına vurmuşlar. Önden dizlerinin üzerine basıp basıp bağırtmışlar. Ayaklarının altını su toplayıncaya kadar coplamışlar. “Tırnaklarını sökeceğiz” demişler. Kum torbası gibi kaldırıp kaldırıp yumruklamışlar. Her yumruktan sonra dik dur eğilme deyip saatlerce tokatlamışlar. Zamanın akıp gitmediğini; Acının yüreğinin en derin yerinde donduğunu hissetmiş burada. ‘Su’ isteyince konuştu, deyip keyifli kahkahalar atmışlar. “İtiraf etmekten başka alternatifiniz yok, Ya! konuşacak Ya! Öleceksiniz” demişler. Yine “bilmiyorum” deyince geceleri ve gündüzleri cehennem olmuş. Hep hırpalanmış, yıpratılmış her anı ağır işkence ile geçmiş.

Hayalarını sıkmışlar. Acılar içinde kıvranmış, karanlıklar içinde ağlamış, ümitsizce gözyaşı dökmüş ve deli divane gibi yandım anam diye bağırmış. Polis memuru Muhsin Türkeş ve isimsiz polisler “seni hadım ederiz” demişler, “O…ç…ğu, a..k… yavrusu” gibi galiz ifadeler kullanmışlar. Yüzüstü yere yatırıp kollarını bir yay gibi germişler. Sırt üstü döndürüp ayaklarını ıslatıp ıslatıp coplamışlar. İlk gün oruçlu olmasına rağmen çok zulmetmişler. Hiç acımamışlar. TEM Müdürü, KOM Müdürü de görmüş bu manzarayı Polis memuru Muhsin Türkeş ve ismini bilmediğimiz diğerlerini. “Ya! Konuşacak. Ya! Öleceksiniz” demişler. Yine “bilmiyorum” deyince geceleri cehennem olmuş. Gündüzleri acımasızlar sarmış her yanını. Hep zalimlik yapılmış her anı ağır işkence ile geçmiş.

“Nefes alıp vermekten, aynalara bakmaktan utanacaksın. Beni öldürün beni öldürün diye yalvaracaksın. Ayakkabı bağcığı ile kendini asacaksın F…p…kurusu” diye cümleler kurmuşlar. Gülmüşler, gülüşmüşler. “Hayat sürprizlerle dolu hain itler” demişler. Sarhoş gibiymişler. Çırıl çıplak olduğu için bu şehvet düşmanlarının bu gözü dönmüşlerin tecavüzüne uğramaktan da korkmuş…! “Size ne kadar çok şey yapılsa o kadar azdır” demişler. “Karını ve 9 yaşındaki kızını buraya getireceğiz. Onları çırıl çıplak yapacağız. Gözlerinin önünde!!!….Sonra geneleve götüreceğiz” diye tehdit etmişler. “Ya! Konuşacak. Ya! Öleceksiniz” demişler. Bu sözler üzerine eşim dayanamamıştı; gecesi de gündüzü de cehennem olmuştu. Damarlarındaki kan donmuştu. Yüreğindeki yanardağlar fokur fokur kaynamaya, ağzından laf püskürtmeye başlamıştı. Bakışları yıldırımdan kırbaç gibi üzerlerinde şaklamıştı; Gözleri ile yıldızları galaksileri tutup kafalarında parçalamıştı SANKİ. Biliyorum, her şeyi biliyorum demişti. Pür heyecan kulak kesilmişlerdi;

“Sizin; evimize gelen zalim, zorba pislikler olduğunuzu biliyorum. Evimi aramaya değil de karıma kızıma tecavüz etmeye geldiğinizi biliyorum. Sizin Antalya Emniyeti’nde çalışan namussuz polis memurları olduğunuzu biliyorum…. Bizim alnımız açık başımız dik, ne hesabını veremeyeceğimiz bir günümüz; ne de vicdan azabı duyduğumuz dünümüz oldu bunu böyle bilesiniz.”

“Bana her türlü iğrençliği, her türlü çirkefliği yaptınız, yapıyorsunuz. Öldürebilirsiniz de umurumda değil. Eşimin kızımın saçının kılına dokunmak hangi kitapta var. Kadınlara-kızlara, yaşlılara-gençlere dokunmak nerede yazıyor. İnsanlığını kaybetmiş. Gözü dönmüş zavallılar.”

“Hukukun terazisi sizin gibi zorbaların bu ağır günahlarını kaldırır mı sanıyorsunuz. Adalet sizin gibi zalimlerin günahına ortak olur mu sanıyorsunuz. Çıkardığınız kanunlar sizin gibiler için uygulanmayacak mı zannediyorsunuz. Merak etmeyin; Geceniz de gündüzünüz de ıstırap, ömrünüz de ibretlik olacak cümle âlem halinize acıyacak. Yaptıklarınızdan utanacaksınız” diye haykırmış suratlarına….ve  bu sözleri sindiremeyen zavallılar yine çullanmışlar üzerine… Nerede duracağı belli olmayan tekmeler, tokatlar, hakaretler bir yangın gibi sarmış çırıl çıplak bedenini…

Avukat aracılığı ile yapılan “ZULMÜ” işkence tutanağını okuyunca;  Ne ellerim birzşey tutup kaldırmak istiyordu Ne de ayaklarım yürümek… Sadece ağlayarak yüreğimdeki buz kütlelerinin eriyip çözülmesini bekliyordum… Sabrediyordum, zira sabır kimsenin duymadığı ama Rabbim tarafından duyulan en büyük bir feryattı. İnancım ayakta tutuyordu beni. Evlatlarım ayakta tutuyordu. Annemler, ablamlar ayakta tutuyordu… Tuzlu suda bekletilip soğuk buz gibi suya atılan bir suçlu gibi şok halindeydim bütün hücrelerim şişmiş ölümü bekler olmuştum.

Daha sonra “kalk! üstünü giy” demişler. Nasıl giyinebilir ki… Eli ayağı tutmuyormuş. Giyinmesine yardım etmişler. Hiçbir şeye dokunamıyor, hiçbir şeyi tutamıyormuş. Sabah yukarı çıkarken asansörü kullananlar akşam pansuman yapıp nezarete indirirlerken merdivenleri kullanıyormuş. Kalk! Eğil!, Kalk! Eğil! Merdivenin her basamağında karnına vurmuşlar. Arkadan tekme vurup merdivenlerden aşağıya yuvarlamışlar. Tutunmadığı için, tutunamadığı için yine küfretmişler. Gülerek, “gebersen kimsenin haberi olmayacak, pe….nk” demişler. Yürüyemeyecek kadar bitkin ve yorgunmuş. Bu şekilde götürüp Cehenneme atıyorlarmış. Diyordu ki; “Geceleri acılarım, ağrılarım yorganım oluyordu, uyuyamıyordum. Gündüzleri kâbuslarla uyanıyordum. İşkenceler karanlıkta gün ışığım oluyordu. Tekmeleri, tokatları gevrek simit; acıları ve gözyaşını katık yapıyordum. Beton zeminde nöbet tutuyordum. Okyanuslar içinde yüzüyordum. İçimde her an her saniye sizler oluyordunuz. Her gün batımında yüreğim kızıl rengine boyanıyordu. Dualarınız yüreğimde Yunus ibn Metta oluyordu. Ulu Çınarımız ‘BABAMIZ’ her daim yanımda ‘HIZIRIM’ oluyordu.”

Eşim kendisine yapılan işkenceye dayanamamış. rahatsızlanmıştı. İlk olarak Eğitim Araştırmaya götürmüşler. Süleyman denilen polis memuru “başımızı belaya sokma oruçluydum, başım döndü, düştüm, yaralandım de, bu şekilde ifade ver” diye baskı yapmış. Öldürülmekten korkmuştu. Bazen Kocaman kocaman duyguları, tufanları, kasırgaları yutkunuyorsunuz hayatınızı o an minicik bir “peki”‘ye sığdırıverirsiniz. Eşimde “PEKİ” demişti. Doktor merdiven düşmesine benzemiyor. Acil ameliyat gerekiyor, iç kanama geçiriyor demesine rağmen KOM Polisleri ameliyattan başka çare yok mu diye ısrar etmişler. Yatırmamışlar. 26-27-28 Temmuzda da Sema Yazar Hastanesine muayeneye götürüp getirmişler. Karın ağrısı iyice şiddetlenmiş. İçten içe kanama geçiriyormuş. Kaldığı koğuştaki doktor ilgilenmiş. “Eğer ölürse hepimiz şahitlik ederiz” sözü üzerine 29 Temmuz’da hastaneye yatırılmıştı.

30 Temmuz’da Antalya Emniyeti bizi aramıştı. İç çamaşır ve terlik lütfen demişti. Aynı gün Atatürk Devlet Hastanesi’nde acil olarak ameliyata alınmıştı. İnce bağırsaklarından 10 cm kesilmişti. 20 gün hastanede yatmıştı.

Eşim, tüm bu yaşananlara rağmen 20 Ağustos’ta tutuklandı. Antalya L tipi cezaevine gönderildi. “BABAM ve OĞULLARI” cezaevinde aynı koğuştaydı. Sırtlarını “ULU ÇINARA”, “BABAMA” yasladıklarında en büyük dostları; geçip giden zaman oluyordu.

Ey! İnsanlık;

Elinize bulaşmayan pislik, yapmadığınız zülüm, uygulamadığınız işkence çeşidi, işlemediğiniz günah kaldı mı? Cennet vatanım yaşamak için ne kadar tehlikeli bir yer olmuş; Durup seyreden kalabalıklar, yaşanılanlara ses çıkarmayan hissizler ve menfaatperestler, yüzünden.

Bilirim; en karanlık gece bile sona erer ve güneş yeniden doğar. Ama; benim soframdaki ekmeğimin, bardaktaki çayımın, iki çift muhabbetimin, insanlara olan itimadımın tadı yeniden doğar mı onu da bilemem!… Bilmem ki; gayri benden kobralara merhamet beklenir mi… Benim içimdeki insanlığıma işkence eden, benim içimdeki merhametimi öldüren, benim içimdeki  hasretimin, özlemimin ırzına geçenlere karşı nefretim diner mi? Ve biliniz ki; bunu bizlere reva görenlere karşı duam eksilmez… Gecelerimizi cehenneme gündüzlerimizi zulmete çevirdiniz. Yakanızı hiç bırakmayacak ellerim.

“DİLERİM” ki; cehennemde aleviniz, ateşiniz, kemendiniz, kemeriniz, içeceğiniz, yiyeceğiniz olur bu temennilerim.