Sadakat

| Yazar: Nur Fetihoğlu |

Soğuk bir kış günü çalar saatin ziliyle yeni bir gün daha başlamıştı. Bu evde gün teheccüdle başlardı hep. Kendisinin en büyük hayırhahı Eşi ile birlikte yıllardır böyle başlarlardı güne. Gecesi bereketli olmayanın gündüzünün kısır olduğunu çok iyi bilirlerdi. Seccade en vefalı dosttu. Hatice kendini onun kollarına iştiyakla attı. Allah ona bu süreçte gözyaşlarıyla namaz kılmanın lezzetini lütfetmişti. Dakikalar birbirini kovalarken Sabah namazı vakti de girmiş ve yola revan olma vakti yaklaşmıştı.

Sakin ve loş oda buz kesilmişti adeta. Kış çok çetin geçiyordu. Kendi kendine düşündü; “bu kadar soğuk maddi sıkıntıdan dolayı açmadığı doğalgazdan mı, yoksa bir evin gerçek sıcaklığını temin eden eşi ve çocuklarının yokluğundan mı kaynaklanıyor?” diye. Altı kişilik aile şu an 3 ülke ve şehre dağılmış durumdaydı. Eşi, çağın en büyük kumpasıyla binlercesi gibi kader mahkûmu olmuştu. Büyük oğlu başka bir şehirde yaşıyordu. Eşi içerdeyken yazın yapmışlardı düğününü. Tek başına cılız bedeniyle her işe kendi koşturdu düğün yaparken. Ama çok geçmeden çiçeği burnunda gelini de tanıştı uzun cezaevi yollarıyla. Hatice’nin yeni evlenen oğlu da tutuklanmıştı. Eşi ve oğlu hangi suçun cezasını çekiyorlarsa. Kızı ve küçük oğlu ise faklı ülkelerde bulunuyorlardı. Kızı geçen yıl okulu bitirip çalışmaya başlamıştı. Geçen gün kızı aramış orada kendi gibi sadakatli bir gençle evlenmek istediklerini söylemişti. Ne yapabilirdi ki Hatice “bu şartlarda ne kızım ne oğlum gelemez canım ülkeme, kaç yıl sürecek bunu da bilemem. Büyük oğlumu yalnız evlendirdim. Kızımın düğününde ise hiç bulunamayacağım belki. Böyle karanlık günlerde kızı arıyorsa evlilik için vardır bir hikmeti, evlensin” diye düşündü gözlerinden acı dolu yaşlar inerken. Yoksa babasının biriciği, nazlı kızı babası olmadan girer miydi hiç dünya evine… Küçük oğlu telefonda “Anne ben bir gecede büyüdüm. Babam tutuklandığı gece. Sen üzülme ben kaydımı akşam okuluna aldım. Gündüz de bir iş buldum. Ablamın düğününü ben buradan gider yaparım. Ne ihtiyaç varsa alırım da. Sana da biraz para yatırdım ihtiyaçlarına kullan” demişti. “Canım oğlum sen ne zaman büyüdün de bu kadar sorumluluğu yüklendin” dedi hıçkırıklar boğazında düğümlenirken.

Düşüncelerden sıyrılıp hazırlık yapmaya başlaması gerekiyordu. Bugün haftalık görüş günüydü. Eşi uzak şehirlerden onu gözlüyordu. 4-5 saatlik çok yorucu bir yolculuk, cezaevi kapısında saatlerce bekleyiş ardından tam bir işkenceye dönüşen içeri girmek için yapılan arama tarama… ve sonrasında aynı serancameyle tekrar arkada sevdiğin insanı boynu bükük bırakarak içinde fırtınalarla geri dönüş. Bütün bunlar yarım saatlik bir bakışma, halleşme, dertleşme içindi. Hatice yaşadığı onca sınava rağmen aşk ve şevkinden bir şey kaybetmemişti. Onun için otobüste, cezaevi bahçesinde, içerde moral ve motivasyona ihtiyacı olan yüreği yanıklara su taşımalı, ab-ı hayat olmalıydı. Sıklıkla olmamakla beraber, halinden anlayan kader yoldaşı arkadaşları evine gelir dertleşirlerdi. Onlar gelince sohbet demini alır ve ayrılırken ümitvar gözler birbirine görüşmek üzere sımsıkı sarılırlardı bir dahaki görüşmeye kadar…

Akraba kavramını çoktandır unuttu Hatice. Vefasızlığın lügatini çıkarabilirdi artık. Nicedir kapısını polislerden ve birkaç kaderdaşı güzel insandan başkası çalmamıştı. Çok değil bir kaç yıl önce bu ev bir misafirhane gibi dolup dolup boşalıyordu halbuki. Okuttukları birkaç öğrenci vardı.  Arkadaşları ile gelirlerdi.  Çocukları yanı başında olmadığı için daha bir sarılırdı anne gibi. Hatice’nin o lezzetli ikramlarını tatmak ve denize nazır balkonunda izzeti ikram görmek için can atıyorlarken, hatta çoğu zaman canlarının çektiği yemekleri telefon açıp sipariş verecek kadar samimiyken, şimdi kapısının önünden geçmeye, yanlışlıkla yolda gördülerse selam vermeye korkuyorlardı. Allah varken başka dosta hacet yoktu aslında ama o insanlar adına çok üzülüyordu. Beklentisi olmayan bir insandı,  Hatice olgundu.  “Bana bunu nasıl yaparlar”  sitemi içinden dahi hiç geçmedi.  Onlar için üzülüyordu ve sadece dua ediyordu.

Cezaevi bahçesinde boş durmuyordu Hatice. Tanıdığı tanımadığı herkesle konuşup moral vermeye çalışıyordu. Ağlayanların gözyaşını siliyordu. Uzaktan arkadaşı Nuray’ı gördü. Dizlerine vurarak ağlıyordu. Yanına gitti soğuktan his kaybına uğramış elleriyle arkadaşının ellerini sıkıca kavradı. “Niye böyle ağlıyorsun canım kardeşim. Bak kameralar bizi çekiyor. Biz bunu bize yapanların önünde dimdik durmalıyız. Bizim ağlama yerimiz seccade. Hadi kalk toparlan” dedi. Arkadaşı “Ama Hatice evde bir sürü kitap buldular. Bulan polisler eşime artık seni kimse kurtaramaz dediler” dedi. Hatice gayet metanetli ve kendinden emin “Canım kardeşim bizim evlerimizde silah bulacak halleri yoktu ya, tabii ki kitap bulacaklar. Devletin bandrol ile sattığı orijinal kitap bunlar. Korsanını alıp da sahteciliği övmedik ya! Sen hiç üzülme. Bu cahiller anlamasa da bizi anlayacak nesil gelecek. Güzel günler çok yakın üzülme” dedi.

Bin bir türlü meşakkatten sonra içeri girdiler. Sevdiği adamı, çocuklarının babasını, babayiğit yol arkadaşını görünce bütün sıkıntılar gitmişti zaten. Eşi uzun uzun iyi olduklarını, yıllardır arayıp bulamadığı samimi insan topluluğunu burada bulduğunu,  dost sayılarının daha çok arttığını,  herkesin çok moralli olduğunu anlattı. “Bu günler geçince iki katı ikram hazırlayacaksın hanım” dedi. Hatta gardiyanların bile bizim arkadaşların olduğu koğuşlara bakmak için kendi aralarında kavga ettiğinden bahsetti. Hatice de ona ziyaret ettiği arkadaşlarını, sağlığının iyi olduğunu anlattı. Hatice’nin kanser tedavisi görüyor olması ve tek başına kalması eşinin çok canını acıtıyordu. Çıkmadan önce eşi gözyaşlarını akıtmamak için mücadele ederken “Hatice annem ne yapıyor. Beni hiç özlemiyor mu? Aylardır tek başına gelip gidiyorsun. Alt katımızda oturuyorlar. Annem kardeşlerim niye gelmiyor” dedi. Hatice artık gözyaşlarını tutamayan eşine şefkatle bakarak “Sen üzülme, Allah bize yeter. Biz altı kişilik bir aileyiz. Büyük oğlumuza görüş günleriniz çakıştığı için Eşine gitmesini söyledim. Ben yakında çıkacağına inanıyorum. Sen bize de dua et. Bunlar Rabbimden bize verilmiş çile ambalajlı lütuflar” dedi. Ne çabuk dolmuştu süre. Hatice gözü arkada eşine baka baka çıktı kapıdan.

Dönüş yolu daha meşakkatliydi. Bir kaç ay öncesinde çarşıya bile yalnız gidemeyen Hatice geç vakitlerde şehirlerarası yolculuk yapıyordu. Haline acıyla karışık güldü. Otobüs evine uzak bir yerde bırakıyordu. Ama Allah her hafta birini gönderiyordu ona sahip çıkması için. Bakalım bu haftaki refakatçim kim acaba diye düşünürken bir bayan sesi düşüncelerini dağıttı. Tesettürlü bayan ona “cezaevinden mi geliyorsun” diye soruyordu. Nur yüzlü 50-55 yaşlarındaki bayana evet cevabını verdi. Bayan “yalnız olduğunuzu görüyorum. Biz de cezaevinden dönüyoruz oğlum yatıyor. Kusura bakmayın ama vakit bayağı geç oldu. Bizi arabayla alacaklar sizi de bırakalım kardeş” diyordu. Hatice bayana olumlu cevap verirken içinden Rabbine bir kez daha minnetle şükretti. “Allah’ım Sen her hafta yardımıma birini gönderecek kadar şefkatliyken ben niye ümitsiz olayım. Varsın zalim zalimliğini yapsın. Ben Senin yoluna kurban olayım. Biliyorum Sen bu kadar güzel insanı zayi etmezsin” dedi.

Kapıyı açarken bedeni yorgunluktan ayakta duramaz hale gelmişti. Güçsüzlüğü biraz da hastalığından kaynaklanıyordu. Hatice kanser tedavisi görüyordu. Geçen hafta atom tedavisini tamamlamış sonucu bekliyordu. “Allah’ım bana zalimlerin sonunu göstermeden alma canımı” diye dua etti.

Yatsı namazını kıldı ve geleceğe dair hayaller kurarak soğuk yatağa girdi. Uzun uzun dua etti. Son olarak “Allah’ım beni ailemden ve dostlarımdan ayırma” dedikten sonra uykuya daldı.