Sükutun çığlığı

| Yazar: Süha Berk |

15 Temmuz 2016 sonrası

Kin ve nefretle hareket eden haramzadeler… Gayzla masumlara yüklenen gözlerini kan bürümüş aveneler… Tahribe kilitlenmiş çılgın troller… Alkışlarla açtıkları kurumları hızla kapatan emir erleri, inanan insanların malına mülküne el koyan kıyımcılar, her yanda fitne ateşini körükleyen, fitne ocaklarına benzinle su taşıyan medeniyet mahrumu medyacılar, ganimet peşinde koşan çapulcular… Ne derseniz deyiverin kelimeler kifayetsiz kalıyor ülkemdeki bu manzara karşısında…

Malatya’da çalıştığım kolej de bundan nasibini almıştı. Okul bir hışımla mühürlenmiş, eşyalar sayılıp kaydı düşülmüştü. Benim gibi, kurumda çalışan tüm bay/bayan öğretmenlerin “çalışma izin onayları” bir genelge ile zalimane iptal edilmişti. Bu yetmezmiş gibi başka bir özel öğretim kurumunda “çalışma izin onayı” düzenlenmemesi gerektiği de buna eklenmişti. Yani; size ekmek yok, su yok! deniliyordu… Nasıl bir ötekileştirme ve nasıl bir soykırıma tabi tutulmaydı bu, anlamak mümkün değildi. İşsizlik… Terör kapsamında atıldığımız için işsizlik maaşı alamama… İş bulamama… İşverenlerin; sigorta yapmaması haftada 40 saat derse girmeye karşılık 1.200TL maaş ve yoğun bir mesai şartı koşması… Sosyal güvencenin olmaması ve çocuklar…

Ülkem; bir baştan bir başa tıpkı sağırlar mezarlığı olmuştu. Duyan yok anlayan yok, sorgulayan hiç! His yok, vicdan kalmamıştı… Mazlum, mağdur ve mahzunların ah u efganları hayatın her alanında. Zalimlerin hırıltıları, avenelerin pespayelikleri havari avında… İtilip kakılan baylar/bayanlar, gençler/yaşlılar, fakirler/zenginler, çocuklar/yaşlılar, bebekler… Üstümüze gelen dev dalgalar…

Ben, Malatya’yı terk etmedim. Sebeplerin tükendiği yerde seyyar süt satıcılığına başladım. Sokak sokak, kapı kapı gezmeye başladım… Hamdolsun işlerim iyi gidiyordu… Bir yandan da arkadaşlarımı geziyordum. Süt veriyordum moral alıyordum, bazen dua oluyordu bu, bazen de para, bazen de gözyaşı…

Yine bir gün eski velilerimden birine süt bırakmak için gittim, kapıyı tıklattım… Doktor bir hanımefendiydi kendileri, kapıyı açtı. Sütü aldı… İçi dolu, ağır bir koliyi ittirdi kapıya doğru. Ben, hiçbir şey demeden hocam bunun içi kahvaltılık dolu ihtiyaç sahibi olanlar vardır belki ulaştırabilir misiniz, dedi… Sonra da biraz para koydu avucuma aylık sütten gelen hasılatım kadardı… Utandım, yüzüm kızardı, yutkundum, bir şey diyemedim. Kafamı salladım.

Teşekkür olarak teyit mahiyetinde… Hanımefendi; aslında benim için hazırlamıştı paketi belli ama beni rencide etmemek için böyle bir cümle kurmuştu… Ben de gerekeni yapmalıydım. Merhamet olarak infak edilen bu cümle ve ihtiyaç sahibi birisi olarak verilen bu emanet doğru adrese teslim edilmeliydi… ama nasıl?

Ben, elimde kırık bir plâk’a benzeyen süt kazanı ve yarım bir beste gibi olan sütçüü! sütçüü! haykırışlarımla yoluma devam ettim… Eşinin tutuklu olduğunu bildiğim bir ablanın evine de süt bırakıyordum. Bugün süt bırakma günüm değildi ama gitmeye karar verdim. Daha doğrusu nereye dönsem ayaklarım beni hep o adrese götürüyordu… Kapıyı tıklattım, çocuklar açtı kapıyı… Başlarını okşadım önce ve çikolatalarını verdim. El çabukluğu ile açıp yediler çikolatalarını. Mahzun bir şekilde yine yine dercesine bana bakıyorlardı. Yok! dedim. Başka zamana diye ekledim… Anneniz nerede diye sordum. O arada getirdiğim ağır koliyi kan ter içinde kapının eşiğine yanaştırıyordum. Büyük olanı annem markete gitti. Kahvaltımız bitmişti, kahvaltı alacak dedi. Bir küçüğü paramız yok ki nasıl alacak ki dedi… Bir küçüğü iki kardeşin arasından kafasını uzatıp baba gitti, ama gelcek demesin mi?… Jeton bir türlü düşmüyordu. Herkes hal diliyle bir şeyler anlatıyordu. Bu çocuklar aç kardeşim aç… En küçüğü ise baba hasretine açtı. Çikolatayı her çocuk sever ama bu durum başkaydı,  diye kendimi sorgularken Anneleri çıka geldi. Elleri bomboştu ve çaresizdi…

Beni görünce tebessüm etti. Mutluluğu her halinden belliydi, gözleri ışıl ışıldı. Önümde ağzı açık koliyi ve içindeki kahvaltılıkları görünce şaşırdı, öylece yere yığılıp kaldı. Hüngür hüngür ağlamaya başladı… İç çekip ağlamaları sineyi yakan bir kor, kalbe saplanan bir mızrak, yüreğimin üstüne oturan kilotonluk bir bulut gibiydi… Kendine gelince utanarak, ezilerek anlatmaya çalıştı. Abi, evimizde yiyecek bitti, paramız kalmadı. Çocuklar üzülmesin diye onlara bir şey diyemiyordum. Hep öteliyordum… Dayanılmaz noktaya gelince markete gidiyorum deyip evden çıktım.

Bir umut Allah’ım! dedim… Bir umut… Bir yol göster… Bir çıkış ver dedim. Markete kadar gittim. Yaseminler arasında reftare dolaşır gibi dolaştım ve uzun uzun raflara baktım, baktım… Elde yok avuçta yok ne alabilirdim ki… Eli boş dua ederek eve doğru geliyordum… O anlattıkça sesim soluğum kesiliyor, beni hafakanlar basıyordu… Ah! Be! gözü yaşlı anacığım. Ah! Be! derbeder, çileli anam, ah! ah! deyip hayıflanıyordum…

Eve geldim ve sizi kapıda gördüm. Çok mutlu oldum. Cennetten birini gördüm sanki… anlatamam… anlatamam abim… Ailelerimizin bizi terk ettiği zamanda sahip çıkan abilerim deyince yine ağlıyordu… Medine’nin dış bölgesinde harra taraflarında olan iki çocuklu çaresiz bir kadına Hz. Ömer’i ve Ebu Eslem’i gönderen Allah, bana da sizi gönderdi abi… Kendimi zor tutuyordum… Sükutun çığlıkları vardı içimde. Gözyaşlarım bulut bulut olmuştu gökyüzüne doğru… Koliyi bıraktım ve hızla uzaklaştım… Damlayan her gözyaşı doktor abla için dua olmuş mudur bilemem ama infak edilen koli doğru adreste hüzün yağmurları altında açılıyordu ve benim her kapıya günde bilmem kaç defa gitmem boynuma borç oluyordu… Nereden bilebilirdim ki; Sütcüü! Sütcüü!  nidasının pencerede hasretle gelişimi bekleyen çocukların yüreğinde bir inşirah olduğunu ve ben yine yollardayım… Sütcüüüü! Sütcüüüü! Sütcüüüü!