Annemin Rüyası( Safiye Anne)

|Yazar: Süha Berk |

Atatürk Devlet Hastanesi’ne enişteyi görmeye gelmiştik. Yaklaşık olarak on beş gündür yatıyordu. Tüm uğraşlarımıza rağmen görüşemiyorduk, görüştürülmüyorduk. Doktor başhekime topu atıyordu. Başhekim de OHAL’e bağlıyordu. Eyyüp sabrını yüreğimize koyup geliyor, Yakup gibi ağlayarak gidiyorduk. Gözlerimiz şis şiş olmuştu. Hastaneye ayık gelip, sarhoş gidiyorduk. Sesimizi kimseye duyuramamıştık, duyuramıyorduk. Zorladığımız kapılar da açılmak nedir bilmiyordu. Sabır; “zamana bırakmak değil, zamanla bırakmamaktır,” derler. Biz de zamanın tam o noktasındaydık. Yaşadığımız onca şeye rağmen biraz çay, biraz sabır, biraz da şükürle hayata tutunmaya çalışıyorduk. Ağlayarak geliyor, Yusuf’um deyu gidiyorduk. Çıkışta kendimizi hastane bahçesindeki banklara zor atıyorduk. Denizlere açılan tüm gemileri yakılmış reisler gibi oturuyorduk. İbrahimler yanıyordu gözümüzde, kuyudan çektiğimiz Yusuflarla söndürmeye çalışıyorduk. Sabır zamanı öğüten bir taş oluyordu yüreğimizde.
19 Ağustos cuma günüydü. Hastane çıkışında yine perişan, yarı ağlamaklı bir vaziyette oturuyorduk. Geçmek bilmeyen zamana yaslanıyorduk. Annemin eski arkadaşlarından Fatma ve Muazzez hanımın yanımıza gelmesi ile doğrulduk. Hoşbeş edip muhabbete koyulduk.
Fatma Hanım: “Hayırdır…! Hanımlar burada ne işiniz var böyle cümbür cemaat, neden gemilerini batırmış kaptanlar gibi dalgınsınız?” demişti.
Öyle dediğinde annemin gözleri duman duman olmuştu. Yanakları, çise vurmuş gibi ıslanmıştı. Bizler de tutamamıştık kendimizi ağlamıştık. Oysa daha metin olmamız gerekiyordu. Birisi dokunmaya görsün kibritimize, yaşanılan bütün hikâye gözümüzün önünde yanıp kül oluyordu. Gözlerimizin perdelerini kapatıyorduk çoğu zaman ay gecemize dokunmamış, güneş penceremize vurmamış oluyordu.
Muazzez hanım: “Anlaşılan kötü bir şeyler var.” demişti.
Annem: “Bugünlerde samimi olan bir dost, iyi olan bir yürek kaldı mı ki Muazzez hanım.”
Annem üst perdeden girince iyice meraklanmışlardı. Aslında başımıza gelenleri kulaktan da olsa duymuşlardı. Belli ki bir kez de annemden dinlemek istiyorlardı. Ablam içeriye kantinden su almak için giderken annem yavaştan yavaşa yüreğindeki kora üflüyordu. Derin bir nefes aldıktan sonra başlamıştı anlatmaya.
“Valla insan nereden başlayacağını bilemiyor.”
Annemin yanına iyice sokulan Muazzez Hanım olup bitenleri net bir şekilde öğrenmek istiyordu. Çünkü kendisi teşkilatta aktif koşturanlardan biriydi. Anlatılanların abartıldığını düşünüyordu. Zülüm, işkence, mağduriyet… Bunlar havada olan içi boş şeylerdi onun için. Bu durum onun için de bir fırsattı. Mevzu bir de yıllardır tanıdığı arkadaşı olunca olayı dinlemek gerçekleri tüm berraklığı ile öğrenmek gerekiyordu.
Ah! Annem, ah! Canım annem. Mağduriyetini bile anlatmakta zorlanı
yordu. Oysa artık tek muradım bu haksızlıkları anlatmaktı. Şimdi haklılığını en yakınındakilere bile anlatmakta zorlanıyordu. Yutkunuyordu.
Ablamın getirdiği suyu yavaşça açıp bir yudum aldı ve anlatmaya başladı.
“Burada şu an damadım Enes var. 29 Temmuzdan beri yatıyor. Ameliyat oldu, görüşemiyoruz ama burada olduğunu, yaşadığını bilmek bile bize yetiyor. Geliyoruz devamlı. Bir an bir saat de olsa görmeye çalışıyoruz. Doktor Nesli YİĞİTSOY’dan durumu ile ilgili bilgi almaya çalışıyoruz.”
Fatma Hanım: “Ne oldu. Neden ameliyat oldu?” dedi.
Gözaltına alındığını biliyordu ama neden alındığını niye ameliyat olduğunu öğrenmek istiyordu.
Annem: “Damadım, 24 Temmuzda gözaltına alındı. Antalya KOM şube polisleri gelip alıp götürdüler. Aldıkları günden 29 Temmuz’da hastaneye yatırıldığı güne kadar işkence etmişler. Çırılçıplak soyup ıslatıp ıslatıp dövmüşler. Karnını tekmelemişler ve iç kanama geçirmiş.”
Cümleyi yutkunarak zor tamamlıyordu.
Muazzez hanım, Şaşkın ve inanmak istemez bir şekilde.
“Bunları nereden biliyorsunuz. Bir yanlışlık olmasın. Çünkü hükümetimiz, yetkililer devamlı açıklama yapıyor. İşkencenin zerresi bile yoktur. Her şey hukuka uygun bir şekilde cer
eyan ediyor, diyorlar.”
Annem, çok soğukkanlıydı.
“Keşke dediğiniz şekilde olsa Muazzez Hanım. Bunun hukuki olmasını ben de isterdim. Gel gör ki durum hiç de öyle değil. İnce bağırsakları tahrip olmuş 10 cm kesmek zorunda kalmışlar. Önce eğim araştırma hastanesine götürmüşler. Sonra Sema Yazar Hastanesi’ne. Durum ağırlaşınca buraya nakletmişler. Bize haber vermediler. Bu olan biteni de avukat aracılığı ile öğrendik. Kızlarım hastane hastane gezip bilgi topladılar. Başhekimle görüşemedik. Beyefendi bizimle görüşmeye bile tenezzül etmedi. Sadece OHAL’den dolayı bilgi veremiyoruz dediler. Bu bilgiler doğrultusunda da savcılığa dilekçe verdik. Henüz bir şey çıkmadı.”
Fatma Hanım: “Allah Allah. Böyle bir şeyin olması mümkün değil.” dedi. Çok moralsiz olmuştu. Kafasındaki, yüreğindeki İnandığı değerler sarsılıyordu. İnandığı gönül verdiği davada zulmetmek, işkence etmek, hak hukuk tanımamak, bilgi edinme hürriyetinden mahrum bırakılmak gibi kavramlara yer yoktu.
“Neden damadınızla görüştürülmüyorsunuz. Bakıma ihtiyacı yok mu? Refakatçi istemediler mi?”
Ablam: “Maalesef! Sadece terlik ve çamaşır istediler. Başında 24
 saat polis nöbet tutuyor diye refakatçi istemediler. Kardeşim Mevlüt bir gün koluna girip konuşmak istedi. Onu da kimliğini bahane edip tutukladılar.”
Muazzez Hanım: “Anneme doğru dönerek anlamadım. En büyük oğlun da mı tutuklandı. O yıllardır Fransa’da değil miydi? Onu neden tutuklasınlar ki…”
Ablam:”Eşim de yıllardır Türkiye’de yaşıyordu ve bir suçu yoktu. Ama tutuklandı. Günlerce gözaltında kaldı. Her gün karakola gitmemize rağmen bizimle görüştürülmedi. Biz onun durumunu öğrenmeye çalıştıkça onlar hakaret edip üstümüze yürüyorlardı. Meğer o esnada eşime ağır işkenceler yapıyorlardı. Ama biz onun sesini duyamıyorduk. Sonrası malum hastanelik.”
Fatma hanımın yüzünde belirsiz çizgiler oluşmuştu. Fay hatlarının kırılması gibi kırılıyordu güven duyguları. Hüzün, bir sis gibi ruhunu dolduruyordu. Bir şeyler, çok şeyler söylemek istiyordu. Susuyordu. Ya bizim söylediklerimize inanmak istemiyordu. Ya da gönül verdiği, davam dediği teşkilatına biattan vazgeçemiyordu.
Annem: “Mevlüt’ten önce dershanede çalışan Yasin’i de aldılar.” dedi.
Muazzez hanım:” Nasıl, onu da mı aldılar? Pekin neden? Suçu ne? Yasin ameliyat olmuştu. Ölümden dönmüştü sanki. Durumu nasıl? Düğünü de vardı sanki.”
Annem: “Evet ameliyat geçirmişti, durumu da iyiydi. Düğünümüz yarım kaldı… Kimin suçu vardı ki onun da olsun demişti. Karakola babasının durumu ile ilgili bilgi almak için gitmiştik. Bilgi vermedikleri gibi hakaret ve tehditlerde bulunmuşlardı. Bir de üstüne Yasin’i de aldılar. Aldılar ve bir kuyuya attılar.”
Fatma Hanım:”Oooo! Babayı da mı aldılar. Neler olmuş böyle?”
Fatma Hanım duman duman olmuştu. Diliyle söyleyemediği şeyler bir iki damla yaş olarak süzülmüştü yüreğinden. Ağlamaklı olmuştu. Kafasını çevirip silivermişti gözyaşlarını. Fatma Hanım babamı çok severdi. Onun da alınması yüreğine dokunmuştu. Babam kalp ameliyatı olmuştu. Aynı zamanda şeker hastasıydı. İkisinin bir hastada bulunmasının ne demek olduğunu az çok herkes bilir. Birde altı gün boyunca ilaçlarının verilmediğini düşünürseniz…!
Annem: “Yasin’den önce babasını aldılar. Babasından üç saat önce damadımı aldılar. Damadımdan bir gün önce Özcan’ı aldılar. Bir gün önce de 22 Temmuz’du gelinimi ve damadımı milli eğitimden ihraç ettiler.
“BABA ve OĞULLARINI” topladılar. Anlayacağınız; gönüllerimizi yıkıp viran eylediler
. Düzenimizi alt üst ettiler. Karakol, adliye, cezaevi, hastane arasında mekik dokuyoruz. On iki çocukla derbederiz. Evimiz matemhane-i umumiye döndü. Her gün hasret ve acı dolduruyoruz heybemize her gün gözyaşı döküyoruz yüreğimize. Adalet denilen şeye inancımız kalmadı. Hukuk ters yüz edildi. Sizin şu an inanmakta zorlandığınız şeyler; bizi her gün zora sokan şeyler oluyordu.” dedi.
Muazzez ve Fatma hanımlar ağlıyorlardı. Ağlamamaları anormal olmaz mıydı? Bu yaşanılanlardan birini bile bir yüreğin kaldırması zordu. İbrahim’i ateşlere atacaksın Yusuf’u kuyulara. Hangi yürek dayanabilirdi ki bu acıya. Eyyub gibi sabrın tesbihine dokunacaksın. “Ne kadar çok olsa da derdin, vardır elbet bir bildiği derdi verenin” deyip sabredeceksin. Adalet yerini bulsun tabi ki. Bu en büyük muradımız. Fakat Ömerleri Firuz’a kim bıçaklatır ki… Derin kuyulardan sabırla Yusuflarımızı çekiyoruz.
Alevleri göklere yükselen ateşten İbrahim’imizin dönüp gelmesini ümit ediyoruz. Kuzuların kurtlara yem olmaması için hukukun düzelip, adaletin tesis edilmesini temenni ediyoruz.
Fatma Hanım, Gözleri yaşlı, yüreği yaslı hüzünlü sesiyle: “Geçmiş olsun, ben bu şekilde hiç düşünmedim. Zülüm, işkence, mağduriyet bunlar havada olan içi boş şeyler diye düşünüyordum. Hayat meğersem bize güzelmiş. Bunları dile getirmeye cesaret edecek, edebilecek cesur kalemde yok.” diyebilmişti. Hakkaniyetli bir hanımefendiydi. Okyanusları bardak bardak boşaltmak kadar zordur insanı tanımak. Biz bu yönüyle bir çift sözle de olsa dostlarımızı tanımış oluyorduk.
Muazzez Hanım: “Acaba dinlemediğimiz, dinleyemediğimiz. Nice dramlar, trajediler vardır.” demişti.
İkisi de bizleri sabırla dinlemiş. Kederlerimize, acılarımıza ortak olmuşlardı.
Fatma Hanım, anneme dönerek. :”Bari şu kızlara dikkat edin. Bunlar da o zaman tehlikededir.” demişti. Ve bizleri sabırla dinledikten sonra gitmişlerdi.
Annem zaten bu tehlikeyi hissediyordu. Kızlarıma, gelinlerime bir şey olursa ben yaşayamam diye mecnun gibi geziniyordu. Gözleri kapılarda pencerelerde rasathane kuruyor, yüreği yollarda kapıkulu oluyordu. Elinden Kur’an’ı dilinden zikri, yüreğinden tesbihi hiç düşmüyordu. Ümitleri, sonsuz itimadı ve güveni “Hasbunallahi ve ni’mel vekil”oluyordu.
Annem başımızda olduktan sonra zalim polisler bize vız geliyordu. Bir gün sonra eniştemiz de tutuklanıp cezaevine gönderilmişti. 24 Ağustos’ta da meşhur “İşkence Tutanağı” ifadeleri nezarethanelerdeki işkencelere ışık tutmuştu.
Bir akşam vakti, annem, bir çay faslında: “Size bir şey anlatsam bana inanır mısınız?” demişti. O da ne demekti? Annem bizim her şeyimizdi. Gökyüzünde tutunduğumuz yıldızımız, cennet için anahtarımızdı. Başımızı sallayıp, evet, demiştik hepimiz. Sessizce annemi dinliyorduk. Ablamlar, gelinler, torunlar tombalaklar herkes kulak kesilmişti. Belli ki annemin de bir derdi vardı.
“Üç yıl önce 2013’ün aralık ayıydı bir rüya görmüştüm.” diye söze giriş yaptı. Masada irmik helvası ve yanında çaylar sıcak sıcaktı. Ama annemin sözleri daha zarif daha sıcaktı.
“Rüyamda düz yollarda bisiklet sürüyordum. Arkamda da Yasin’im vardı. İlk önce yollar dümdüzdü. Biraz ilerleyince yollar karışmaya başlıyordu. Dolanıyordum, dolanıyordum, dolanıyordum. Dümdüz yollar labirent gibi oluyordu. Arap saçına dönüyor, karışıyordu.
Ben, hem bisiklet sürüyordum hem de bir heyecan pür heyecan yolumu bulmaya çalışıyordum. Dar patikalardan geçiyordum, terliyordum, ilerliyorum, korkuyordum. Endişeleniyordum. Telâşla ne yapacağımı şaşırıyordum.  İlginç olan geri de dönemiyordum. Sanki öyle bir alternatifim de yoktu. Çaresizdim. Çaresizce pedal çevirip, ilerliyordum. Bir ara içinden geçmem gereken uzun ve büyük bir tünelin önünde bulmuştum kendimi. Tam Sevineyim derken tünelin ağzının betonla sıvanarak tamamen kapatılmış olduğunu gördüm, üzülüyordum.
Anlık mevsimler yaşıyordum. Derken bir süre sonra uzun boylu, kalabalık bir kadın topluluğu gördüm. Ellerinde sopalarla beton duvarlara vuruyorlardı. Tünelin girişini açmaya çalışıyorlardı.”
Pürdikkat annemi dinliyorduk. Annem bunun farkındaydı.
“Evet çocuklar çaylarınız soğudu.” Deyince herkesin tepkisi aynı olmuştu. Gayri ihtiyari anneeee!, demiştik.
“Helvanızdan da hiç almamışsınız. ”
Biz bir şey demeden hikâyeye, rüyalara meraklı çocuklar anneanne, babaanne sonra ne oldu, diye mızıkçılık yapmaya başlamışlardı. Güzel bir şeyler duymak isteyen bizler de evet anne sonuç nedir demiştik.
“Sonuç, o uzun boylu kadınlar tünelin kapısını açmışlardı. Ve biz de çıkmıştık. Bu rüyayı o zaman anlayamamıştım. Ama aslında şu yaşadıklarımız benim üç yıl önce gördüğüm rüyaymış onu anladım. Hemen hemen bütün erkeklerin tutuklandığı bir zamanda. Zindan kapıları sizlerin özellikle de gözü yaşlı annelerin duaları ile aç
ılacak. Ve herkes eşine, babasına, bebel
erine  kavuşacak inşallah.”
Annem bunu anlatınca herkesin yüzü gülüyordu. Evde bir bayram havası oluyordu. Herkes mutlu olunca annem de mutlu oluyordu. Herkesin odasına çekilmesinden sonra karanlığa bakıyordum. Şirin, Eyyüp sabrı ile kuyulardan Yusufları çekiyordu. Fecir, Ferhat’ın aşkı gibi ateşten dağları deliyordu. Kelepçeler çözülüyor herkes berhudar oluyordu. Güneşle birlikte evimizin bahçesinde çınar ağacının gölgesi oluşuyordu.