Ben Gazetecinin Küçük Kızıyım

|Yazar : Süha BERK |

Beş on kötü polis. Beyaz Fiat Fiorino. Yoldan geçen baloncu ve küçük bir kedi.

Babamdan geriye duvarda asılı kalan Nikon marka bir fotoğraf makinesi. Köşedeki masada bir kalem ve kağıt kalmıştı.

Baba! Baba! diye yükselen feryatlar. Akşam yemeğinde ve sabah kahvaltısında boş kalan sandalyeler. Gece yarılarında karanlığı jilet gibi kesen sesler:

“Babamı istiyorum!”

“Babamı özledim! ”

“Babam ne zaman gelecek ?”

Hasret ve özlem kokan, yürek burkan sözler. Annelerin çaresizce el açıp ağlamaları. Zehir yutmuş gibi kıvranmaları. Gözyaşlarını yüreklere akıtıp, yutkunarak uyumaya çalışmalar. Ufak bir ayak sesi ve asansör gıcırtısı ile açılan yorgun bakışlar. Siren sesi duyunca yorganın altına girip sessiz ve nefessiz uzun uzun kalmalar.

 

Polis! Kötü adamlar.

Allah’ım! Ne olur evimize gelmesinler. Küçücük, minicik yüreklerle içlenmeler. İçten içe, yana yakıla, korku, endişe ve panikle kocaman dua etmeler.

Bu korku geçmiyordu. Bu endişe bitmiyordu. Geceler yine uzuyordu. Işık tayfları karanlığı boğamıyordu. Sonra gidip anneye sarılıp uyumaya çalışmalar. Kirpikler yorgun düşüp, perdeler ininceye kadar oflamalar.

Yaşamayan bilemez. Aynı siteye tam beş kez gelmişlerdi.

Kim mi?

Beş on kötü polis. Beyaz Fiat Fiorino.

Aynı siteden aynı aileden tam beş kişiyi almışlardı.

İlk ayın içinde tam beş “BABA’yı” götürmüşlerdi.

Tam beş defa büyükanneme şok üstüne şok yaşatmışlardı.

Bu ilk ayda anneler ölüp ölüp dirilmişlerdi.

Yaşamayan bilemez babasızlık duygusunu. Baba yaslandığın bir dağ, sırtını verdiğin bir ÇINAR’dır. Şefkatle yüreğine bakan, tebessümle saçlarını okşayandır. Karşılıksız sevendir. Üstü kalsın dercesine yürekten öpendir. Harçlığın var mı diye sormadan cebine para koyandır. Çünkü baba halden anlayandır.

Aynı siteye tam beş kez geldiler.

Kim mi?

Beş on kötü polis. Beyaz Fiat Fiorino.

– Kerpetenle söker gibi söküp aldılar BABA’larımızı. 12 çocuğun korku dolu anları, geçmek bilmeyen dakikalar ve Fiat Fiorino’ları takip eden endişeli bakışlar. Çocukların yürek dağlayan yakarışları yeri göğü inletiyor. Bir yaşını bile doldurmamış masum bebeklerin ağlamaları, 4 yaşındaki zeytin gözlü kızın oflamaları, 5 yaşındaki Latif, Yakup ve Metin’in birbirlerine sarılmaları, koşarak bir müddet el sallamaları, …diğerlerini hiç söylemiyorum.

Her şeyleri kavga, gürültü-patırtı ve bir şeyleri paylaşamama üzerine kurulu olan;  karakterleri, tuttukları takımları bile farklı farklı olan çocukların yürekleri hep aynı atıyordu. Gözyaşlarının rengi hep aynıydı. Acılarının tonları biraz farklı olsa da duygular aynı gökkuşağını oluşturuyordu. 25 kişilik aileden 5 kişi alınmıştı. Daha ilk ay anneler ve çocuklar yalnız kalmıştı. Yürekler hızlı hızlı çarpıyordu.

Bir ayın içerisinde makinemin kadrajında neler yoktu ki; karakollara gidip-gelmeler, adliyelere girip-çıkmalar, hastanelerde saatlerce beklemeler. Gözaltılar, tutuklamalar, kelepçeler. Nöbet saatleri, korku halleri ve yüz ifadeleri…

Makinemin vizörü nelere şahit olmamıştı ki; Emniyetteki kötü polisleri emellerine şahit olmuştu. Hakaretlerine, tehditlerine, annelerin üzerlerine yürümelerine, enişteye işkencelerine ve onu döve döve hastanelik etmelerine, geçmek bilmeyen ameliyat bilmecesine…

 

Objektiflerde kimler kimler yer almamıştı ki; annelerin yüz ifadeleri, otuz günde nasıl ihtiyarladıkları, çöktükleri. Kuzenlerin suskun bekleyişleri. Kötü polislerin kin ve nefretle muameleleri, hukuksuz savcının kural tanımamazlıkları, başhekimin acıya karşı suratsız suratsız tavırları. Valinin Ohal söylemleri… daha neler neler.

Bir ayın sonunda babam, eniştem, amcalarım ve dedem tutuklanıp cezaevine gönderilmişlerdi.

Gazeteci, öğretmen, işçi ve müteahhit. İdeal insanlar. Hilesiz hud’asız, hurdasız iş yapanlar tutuklanmıştı.

– Babamdan geriye kalan Nikon marka fotoğraf makinesi; zulmü ve BABA ÖZLEMİNİ çekip durmuştu. Köşe masadaki bir kalem kâğıt; ayrılıkları, hasretleri özlemleri yudumlamıştı.

İlk bir ayda neler yansımamıştı ki kadraja ve neler takılmamıştı ki vizöre.

Neler yaşanmamıştı ki;…!

  1. BÖLÜM CEZAEVİ

Nasıl başladı cezaevi serüveni.

Beş on kötü polis ve adil olmayan bir savcı. Yoldan geçen baloncu ve küçük bir kedi.

Aynı siteden aynı aileden tam beş kişi.

Peki! Nedir bilir misin cezaevi?

Sizi bilmem ama bendeki cezaevi kanaati değişti.

Kötü insanların iyileri cezalandırmak için inşa ettikleri bir yer. En karanlık gecede ki dolunay misali huzur evinin zıddıdır cezaevi. Suçluyu, hırsızı, yolsuzu, hapçısını, canisini…vs. tek kalemde affettikleri yerdir cezaevi.

Suçsuz günahsız bay ve bayanları doldurdukları yerdir cezaevi. Makul şüphe gibi hukuk garabeti ile baba adamları, babayiğitleri, hayırseverleri koydukları yerdir cezaevi.

Hasretli günlerin, özgürlük hayallerinin tespih çeker gibi çekildiği yerdir cezaevi. İyilerin içeriye atıldığı, tımarhaneliklerin salındığı yerdir cezaevi.

Suç ve ceza!

Suç ve ceza mı? Hikâye.

Kimi tutmuşsa götürmüşler.

Beş on kötü polis yakalayıp karakola götürüyor.

İnsafsız bir savcı! Suçu gördüm, diyor. Alışkanlık olmuş. EVET, kaşesini vurup cezaevine gönderiyor.

Mahkeme mi? Masal.

Eller şak şak parmaklar çat çat yapılıyor. Karar veriliyor.

İddianame mi? Fiyasko.

İçi boş. Uydurma dosyalar. Delil yok! Suç yok! En sağlam ipuçları “makul şüphe”.

 

” Falanca dedi ki”, “Filancayı bilir misin?”,” Siz ne düşünüyorsunuz?”

50 bin kişi nasıl tutuklandı sanıyorsun. Tut at! Tut at!

Komik olan ne biliyor musunuz?

Tutuklama kararını vermeyen savcıda tutuklanıyor. Hâkimler meslekten uzaklaştırılıyor.

Ağzına kadar tıka basa dolu koğuşlar. 8 kişilik yerde 16 kişi kalmalar. Günlük bir saat su vermeler. Özentisiz yemekler. Hepsi bir yana özgürlükten kesmeler. Kapalı görüş ve açık görüş. Bir aileden beş kişi var ve vakit kısa. Kiminle, ne kadar görüşeceksin ki. Camdan cama el ele tutuşmalar. Yürek yakan konuşmalar.

Çatık kaşlı gardiyanlar. Soğuk mermerler, buz gibi duvarlar.

“Görüşmek için sıraya gir.”,” Bekle.”

Arama-tarama tam bir işkence. Kapıda başlıyor kısıtlamalar. İçeriyi siz düşünün. Hasretle, özlemle kucaklaşmalar. “Olmazsan olmaz” şarkı sözlerinin yürekleri hüzünlendirdiği yarım çay bardağı tadında oturmalar.

Büyükannem bugün halamın kızının gördüğü rüyayı anlattı dedemlere. Bir kafesi varmış. İçinde beş tane kanarya. Hepsine teker teker isim vermiş. Her zaman cezaevine gelemiyormuş diye birisi almış. Şimdi cezaevi her daim yanında oluyormuş. Çok iyi bakıyormuş onlara ve devamlı konuşuyormuş. Baba dediği kanarya konuşmuyormuş ama arada bir elini ısırıyormuş.

Dedemler, babamlar rüyayı dinleyince gözleri dolu dolu olmuştu. “Çok güzel.” demişlerdi.

Hasret işte! Babam yanımda olsun da kafeste olsun.

Ne zaman kafesin kapaklarını açmayı düşünüyormuş diye sordu, dedem.

Herkes yüreğine zıpkın yemiş gibi sus pus olmuştu.

Rüyayı anlatana kadar zaman uçup gitmişti. Hep ağlamışlar hiç gülmemişlerdi. Bende bazen muziplik yapıp babamın parmağını emiyordum. Herkes gülüyordu. Bende keyifli keyifli gülüyordum. Ve bu anı ölümsüzleştiriyordum.

Nasıl mı?

Babamdan geriye kalan nikon marka fotoğraf makinesi. Köşe masadaki bir kalem ve kâğıtla.

  1. BÖLÜM OKULLAR AÇILIYOR

Kapatılan Kolejler ve açılan okul sezonu.

“Ne hissediyorsunuz?” diye sorsalar.

Kocaman bir “HİÇ”

Moraller bozuk. His yok heyecan yok.

Anneler binbir cevapsız soru ve sorunlarla başbaşa.

Kuzenler boynu bükük. Kolej, kolejimiz ve öğretmenlerimiz diye ağlıyorlar.

Gitmek istemiyorlar. Okumayı da düşünmüyorlar.

Annelerin yürekleri bir tarafta yanıyor. Kuzenlerimin kafaları allak bullak başka bir tarafta.

16 Eylül’de okullar açıldı. 19 Eylül’de de kuzenlerim zar zor okula başladılar. Bir ay boyunca seminerler yapılmış. Şiirler ve kompozisyonlar yazdırılmış.

Konu malum darbe!

Çocuklar ne anlar darbeden.

Oluşturulan köşeler, basılan, dağıtılan broşürler. Derslerde aylarca okuyup yorum yapmalar.

Bir ay boyunca boş gidip-gelmeler. Eğitim kimin uğrunda. 40-45 kişilik sınıflar. Kim kime dumduma. Dert eğitim olsa kolejler kapatılmaz, öğretmenler ihraç edilip tutuklanmazdı.

Doktor, avukat, öğretmen olmayı düşünen kuzenlerim okula gitmek istemiyorlardı.

Tutuklanan babalarını terörist gibi anlatmışlardı. Kapatılan kolejlerini terörist yuvası diye damgalamışlardı. Öğretmenleri militan olmuştu.

Sınıflarında kendilerini başka bir millettenmiş gibi hissetmişler.

Yine de babalarını, kolejlerini, öğretmenlerini çok sevdiklerini söylemişler.

Allah’ım! Babalarımız kadar kolejlerimizi, kolejlerimiz kadar öğretmenlerimizi de, arkadaşlarımızı da… bize ne olur geri ver Allah’ım! diye dua etmişler.

Kolejleri kapatılmadan önce eğitim maratonları taa! Yazın başlıyordu. Okula seve seve gidiyorlardı bir heyecanla geliyorlardı. Yaz kursları, oryantasyon eğitimleri, maçlar, geziler… Müthiş bir heyecan oluyordu. Hiç bıkmıyor, usanmıyorlardı. Okuldan geldiklerinde ödev yapmalar, şakalaşmalar, saatlerce öğretmenlerini yere göğe sığdıramamalar neler neler… “Benim öğretmenim şöyle iyi, böyle iyi.” anlatmalar.

“Ertesi gün olsun da tekrar okula gidelim.” demeler. Ödevlerini bir solukta yapmalar.

Şimdi kolejleri kapatılmış. Öğretmenleri tutuklanmış. Nazlı öğretmen eşinin yolunu gözlüyor hasretle. Kuzenlerimde Nazlı öğretmenlerini bekliyor özlemle.

Her şeyin müsebbibi kim mi?

Beş on kötü polis, beyaz Fiat Fiorino.

Vicdansız bir savcı ve kayyımcılar.

Babamdan kalma fotoğraf makinesi ile kareleri yakalamaya çalışıyorum. Köşe masada bir kalem ve kâğıt. Fotoğraflamalar ve not edilen izlenimler. İlk ay, cezaevi ve okulların açılışı. Gökyüzünde bizi selamlayan kanaryalar, uçuşan balonlar ve büyüyen pençeleri ile özgürlüğü yakalamaya çalışan küçük bir kedi.

Ben kim miyim?

Gazeteci bir babanın en küçük kızı Rümeysa