Parça Parça Özgürlük!

|Yazar: Süha Berk |

Antalya küçük bir Anadolu, büyük bir İstanbul gibidir. Garibanın yanında bir sürü gardını alan, yoluna bakan simsarlar da vardır. Denizi, kumu, güneşi kendisine maske yapıp saklanan şer şebekeleri az değildir. Bukalemun gibi kamufle olmuşlardır. Bunların üstesinden ancak gece gündüz demeden gönülsüz çalışabilecek Yavuzlar gelebilirdi.

Terör örgütleri ve terör faaliyetleri, gece kulüplerinde dönen dolaplar, oynanan oyunlar, rantlar, kazılan kuyular, atılan imzalar. Daha neler neler…

Düşmanların var mı? Oh ne hoş!

Gerçek düşman, gerçek hayatta, inandığın değerler için mücadele ettiğini, onurlu, karakterli bir duruş sergilediğini gösterir. Yavuz’un düşmanı hangisiydi? Acem miydi? Memluk muydu? Pusular kuranlar kimdi bilmem? Onun himmeti milletiydi.

“Bulunduğunuz yeri cennetiniz yapmazsanız gittiğiniz her yer cehennemizdir.” derdi. Olayları ve gerçekleri çok iyi muhakeme ederdi. Müthiş bir analitik gücü vardı. Kanunlar yoldaki trafik işaretleriydi. En ufak bir sapması olmazdı. Hukuk ne diyor. Adalet neyi istiyorsa onun için harekete geçerdi. Aksi halde “Bir rehavet çökerdi omuzlarınıza. Yok yolun sonu yok çıkış. Kimin kapıkulu olacağınız belli olmaz.” derdi. Meslek onurunu ve vatan sevdasını yüreğine koyup bu yola öyle revan olmuştu.

Yavuz BÖLEK. Antalya istihbarat müdürüydü. Eylül 2014’te usulsüz dinlemeler gerekçe gösterilerek gözaltına alındı, tutuklandı. Sonra da tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Ocak 2015’te meslekten ihraç edildi. Mart 2015’te de Antalya 3. Ağır Ceza Mahkemesi ve savcılığın talimatı ile hakkında tutuklama kararı çıkartıldı. “En ufak hukuksuz bir işim yok.” diyen bir insan için suçlamalar ağırdı. Mecburi insanların, üniformasını kirletme gayretleriydi yapılanlar.

17/25 Aralık operasyonlarının getirdiği stres, Hizan’dan Fizan’a sürmeler. Onu da ailesini de çok yıpratmıştı. Gözaltı, tutuklama, kelepçeleme yılların istihbarat müdürünü hırpalamıştı. Bu med cezirler, bu baskılar, bu konveksiyonel stresler ve subliminal sıkıntının da etkisi ile kolon olarak da adlandırdığımız kalın bağırsak kanserine yakalanmıştı. Kolon kanseri, en tehlikeli hastalıklardan biriydi. Selim’e şirpençe, Yavuz Müdür’e de bu düşmüştü. İlk öğrendiğinde sendelemişti. Sonra alışmıştı. Hastane süreci de böylece hayatına eklenmişti. Eşi hanımefendi, bir hemşire gibi başından hiç ayrılmıyordu. Tedavi sürecini takip ediyor, hastanın bakımını, beslenmesini, yemesi içmesini ve en önemlisi de morali ile yakından ilgileniyordu.

Koruyucu besinleri alıp düzen bozuculardan uzak durması noktasında gayret gösteriyordu. Rutin kontrollerini aksatmıyordu. Ayrıca aile bütçesine katkıda bulunmak için de yaşlı bakım merkezlerinde çalışıyordu. İş başa düşmüştü. Eşinin sesi onun nefesi olmuştu. Hayata böyle tutunacaktı.

Bu arada Yavuz Müdür’ün avukatı, hastaneden alınan raporları mahkemeye sunarak tutuklama kararının kalkmasını talep etti.  Mahkeme raporları kabul etmiş ve tedavi sürecine izin vermişti. Bu bir nebze olsun aileyi rahatlatmıştı. Düzenli egzersizler tedavi sürecinin bir parçası olmuştu. Adrasan Koyu da denizi, doğası ve eşsiz manzarası ile tedavi sürecinin bir parçası olmuştu. Gün batımına doğru yürüyüş yapmak da güneşin, sahilin, kıpkızıl denizin parçası olmuştu.

Tedavi süreci devam ederken “Derin Kumpas” sahneye sürüldü. Yavuz Müdür de herkes gibi bu derin kumpastan nasibine düşeni alacaktı. İzmir istihbarat şubede birlikte çalıştığı emekli bir kişinin ifadeleri daha doğrusu iftiraları doğrultusunda Antalya’da gözaltına alındı. Kelepçelenerek İzmir’e götürüldü. Tehlikeli bir hastalığın pençesinden kurtulmaya çalışırken, bir meçhule doğru alınıp götürüldü. Aslında yaşama tutunmaya çalıştığı sahilden hiç tutarı olmayan bir kıyıya, adeta ölüme götürüldü. Kolon kanseri dediğimiz bu hastalık şayet ihmal edilirse. Tedavi süreci aksatılırsa hastalık daha da ilerleyip sonuç hüsran olabilirdi. Bağırsaklar hiç açılmamak üzere kapanır hastanın durumu ağırlaşabilirdi. Zehirli maddelerin kana karışma ihtimali artar ve tümörün alınması zorlaşırdı. Yavuz Müdür, hemşiresinin gözleri önünden alınıp götürülmüştü. Tedavi süreci yüreklere sisli bir duman gibi çökmüştü.

Aile, doktor raporlarını ilgililere göstermeye çalıştı ancak ne raporu görüyorlar ne de onları dinliyorlardı. Yavuz Müdür ekim ayına kadar raporluydu ama kimse bu durumu dikkate almıyordu.”Koskoca istihbarat müdürü dışarda olmaz.” dercesine tutuklanarak cezaevine gönderildi. Gayrı bütün kapılar sürmeliydi. Cezaevi de artık tedavi sürecinin bir parçası olmuştu. Cezaevinde eski arkadaşı İsmail KERİMOĞLU ile aynı koğuşta olduğunu haber almıştı ailesi. Bu haber onları biraz rahatlatsa da ailesi ile uzun bir süre görüşmek mümkün olmadı.

Temmuz 15 ile Ağustos 15 arasında çekilen sıkıntılar unutulmazdı. Karakolda ve cezaevlerinde işkence seansları. Bu seansları ört bas etmek için her şehirde organize edilen eğlenceler. Sözde demokrasi nöbetleri. Ohal ile muhalif seslerin kısılması. Cadı avı ile Yavuz’ların İsmail’lerin toplanması unutulmaz, unutulmayacaktı. Kalabalıklar bir tarafta müzikle eğlence ile uyutulurken. Evlerinden sabahın köründe, gecenin ayazın da yaka paça alınan insanlar işkence ile uyuşturuluyordu. Gören yok, duyan yok, anlayan yoktu.

“Derin Kumpas” saat gibi tıkır tıkır işliyordu. Fişlediklerini işliyor, işlediklerini dişliyorlardı. Gece ile gündüzü yaşayan yarım küreler gibiydi ülkem. Yaz ortasında yaşananlar zemheri soğuklarını, Rusya’daki Oymyakon gecelerini, aratmıyordu.

Bu arada Yavuz Müdür’ün ailesi ona ulaşmak için yoğun çaba harcıyordu. Ellerindeki raporlarla savcıya gidiyorlar ama aldıkları cevap hep olumsuz oluyordu. Emniyet müdürüne gidiyorlar oradan da eli boş olarak çıkıyorlardı. Vali beye ulaşmak ne mümkün, vekiller desen zaten meselelere hiç karışmak istemiyorlardı bile. Bu git geller içinde zaman köpük köpük eriyordu. Ümitler tükeniyordu.

İki kızı, bir oğlu vardı Yavuz Müdür’ün. Babaları için çaldıkları bütün kapılar birer birer yüzlerine kapanıyordu. Ümitsizlik ve yorgunluk onları iyice yıpratmıştı. Ama babaları için denecek bütün yolları denemek istiyorlardı.

Yavuz Müdür için de süreç gittikçe ağırlaşmaya başlamıştı. İlaç yoktu, doktor formaliteden ibaretti. Meydanlarda söylenen: “Size Su bile yok.” sözleri adeta vücut buluyordu. Cezaevi ortamında sağlıklı beslenme bir hayal; düzenli sağlık kontrolü de mümkün değildi.

Zehir gittikçe vücudu ele geçirmeye başlamış olsa gerek ki Yavuz müdür kısmi bir felç geçirmişti. Bu tür vakalarda felç, beyin kanamasına ve ölüme sebep olduğu gibi vücutta fonksiyon kaybı da oluşturabiliyordu. “İhmaller kimin eseri?” sorusu. “Bu kin ve bu nefret neden?” sorusunun yanında anlamını yitiriyordu.

Felçli hastayı, karga tulumba hastaneye kaldırarak acil olarak ameliyata almışlardı. Ameliyat beyninin sağ tarafından yapılıyordu. Kanser ilerlemişti. Kanserin “OLUMSUZ” denilen yerleri temizlenmeliydi.

Ameliyatla beraber; duygularına, sezgilerine, hatıralarına dokunmuşlardı. Hayallerini cımbızlamışlar ve işleri oluruna bırakmayı seven insanı, insanlığı kesip almışlardı. Manen feyiz aldığı dualarına neşter vurmuşlardı.

Ameliyattan sonra belli bir süre yoğun bakımda kaldı. Zulmün ve zalimin bu asırdaki izdüşümleri yoğun bakımdan çıkar çıkmaz onu tekrar kelepçeleyip tekrar cezaevine göndermişlerdi.

Aceleniz neydi zalimler? Bu koşuşturma nedendi?

Başparmağında dolama olan bir çocuk hastanede iki gün müşahede altında tutulurken. Kolon kanseri olan, bakımsızlıktan dolayı kısmi bir felç geçiren, sol tarafı tutmayan bir insan için aceleniz neydi? Nasıl hemen cezaevine gönderdiniz? Neden suçu kesinleşmeden ölüme mahkûm ettiniz? Anlamak mümkün değildi. Biz, mevcut hastalığının üstesinden gelmek için üzerine titrerken. Sizdeki bu hoyratlık nedendi?

Ameliyattan sonra, yüreğindeki hücresine çekilmişti Yavuz Müdür. Vücudu ilaçları kabul etmiyordu. Yüreği düzenli besin zincirinden kopmuştu. Esaret, gözlerden düşen damlacıklar kadar hüzün doluydu.

Morali, özgürlüğüne vurulan bütün zincirleri kıracak güçteydi. Problem, yeni ameliyat olduğu için kendisini toparlayamamasıydı. Her tarafı sızım sızım sızlıyordu. Damarlarında akan kan “Kurşunlu Şelalesi” gibiydi. Düden ve Manavgat’a göre daha sakin ve huzur doluydu. Ama kurşun gibi “Olumsuz”du. Eşi hanımefendiyi, hemşiresini, gözleri çok arıyordu. Kızlarının “Babacığım” sesleri yüreğini yarıyordu. Oğlu burnunda tütüyordu. Yolun sonu görünüyordu. Çıkış olmuyordu.

Yanındaki meslektaşı kolu kanadı olmuştu. Pencereden Kilikya Yolu’na düşen sabahın ilk ışık hüzmeleri oluyordu. Düden Şelalesi’nin kenarında aldığı derin bir nefesi oluyordu. Şelalenin yanındaki gözlerden uzak mağara oluyordu. Fırsat bu fırsat diyen kanser de duman duman vücuda doluyordu. Yavuz Müdür Ya Sabır! Ya Sabır! diye mırıldanıyordu. Belki Çaldıran’da belki Mercidabık’ta belki de Ridaniye’de Yavuzla omuz omuza oluyordu. Sabır onun için, o an kurtuluşun anahtarı oluyordu.

Yavuz Müdür, ameliyatın üzerinden bir hafta geçmeden ikinci defa felç geçirdi ve acil olarak hastaneye kaldırıldı. Dudaklar ısırılıyor acaba der gibiydi bütün dudaklar. Durumu ağırdı. Bu sefer beynin sol tarafından ameliyat oldu. Olayları ve gerçekleri muhakeme eden mantıksal gerçekliğini by pass ettiler.  Yazmasını, konuşmasını kırmızıya aldılar. Zihnindeki zaman ve planları alt-üst ettiler. Ameliyat “YOK ETME OPERASYONU” gibi olmuştu. Durum “OLUMSUZDU.”

Yoğun bakımdan çıktığında sağ tarafı da kısmen tutmaz olmuştu. Hastanede müşahede altında kalması zorunluydu. Düzenli beslenmesi, düzenli kontrolleri şarttı. Ama…

Yavuz, Antalya istihbarat müdürü olan Yavuz, İkinci sınıf emniyet müdürü olan Yavuz, Hiçbir suçu olmayan Yavuz. İddia ettikleri suçlarını önüne bir türlü koyamadıkları Yavuz. Bir kaç gün sonra tekrar kelepçelenip cezaevine gönderilmişti. Her köşede eşini aramıştı. Ölümün penceresinden bakıyordu hayata zira kapılar çoktan kapanmıştı.

Hastalık ilerliyordu. Bağırsaklar, beyin, akciğerler. Bir neşter de oradan yiyecekti. Bir kılıç da buradan. Tekrar kelepçelenip tekrar cezaevine göndereceklerdi. Ölmekten beter edeceklerdi. Gayri etsinler durmasınlar. Hiç öIümün göIgesinde özgürlük yaşanır mıydı? Bu durumdaki Yavuzları iki şey anlatır; Her şeyleri varken gösterdikleri tavır ile hiçbir şeyleri yokken gösterdikleri sabırdı. Her ameliyatta bir parçası çıkarıldı dışarıya. Yavuzların tavırları sabırları olmuştu. Ya onlar…! Esaretin gölgesindeki ölü hücrelerin parça parça özgür olduğunu görselerdi, duysalardı, anlasalardı ne yaparlardı, nasıl davranırlardı? İşte onu bilmiyorum.

Biliyordum ki; Yavuzların her ânı, her dakikası tarihte iz bırakıyordu.  Ah! Onlar da bunu bilebilselerdi. Biliyordum ki acı, gözyaşı, ıstırap zalimlerin yüzüne bir tokat gibi çarpılıyordu. Keşke onlar da azıcık da olsa vicdan harekete geçebilseydi. Heyhat! Azıcık dahi vicdanı olan bütün bu yaşananlara sebep olabilir miydi?