[Çınar Ağacı Serisi-4]

Zeytin Gözlü Kız

|Yazar: Süha Berk |

Sevmek ve sevilmek bir yürekte parıldayan umutlar. Beklentisiz olmak bir anne gibi, karşılıksız sevebilmek bir baba gibi. Adı konmamış bir sevda gibi…

Eşim Özcan beyde böyleydi. Bizleri hele de zeytin gözlü kızını görünce dayanamazdı.

” Benim küçük prensesim, benim küçük bebeğim.”, “ZEYTİN GÖZLÜM” diyerek severdi onu. Yağmurun toprağı sevmesi gibi severdi prensesini, güneşin karanlığa dokunması gibi dokunurdu bebeğine. Onu, şımartıp tepemize çıkarırdı. Eve girdiğinde kundaktaki bebek oyuncağı, 4 yaşındaki kızı dünyası olurdu.

Ohh!!! Benimle ilgilenen yok. Kıskanıyorum bak derdim.

Muhabbetle bana bakar, yalansız cümlelerle “Kıskan kıskan.” deyip… Gülüşürlerdi… Cahiliye dönemindeki bedevilerin kız evlatlarına yaptıklarını düşününce sahildeki kum tepelerinden bile uzak dururdu. Elimizden sımsıkı tutardı. Daha çok sarılır daha çok severdi bebeklerini.

– Rana hatun: “Kız çocuğu cennetin anahtarıdır.” derdi. Bu yüzden olsa gerek kız çocuklarının yeri bir başkadır babaları için.  Eminim şu an “ZEYTİN GÖZLÜ” kızını çok özlüyordur.

Ya 4 yaşındaki kızımın özlemi… Şu anda; sırtını yaslayabileceği, elinden tutabileceği beni kıskandırabileceği bir babası yoktu. Sarıldığı düşleri, hayalleri yoktu. Son bir umut deyip akşam beklediği, yarına hayal kırıklığı ile uyandığı babası yoktu. Eşim gittikten sonra kızımın içine düştüğü durumu nasıl izah etsem bilemiyorum. O kırılgan, söz dinleyen uslu kız çocuğu gitmişti. Yerine saldırgan, öfke nöbetleri geçiren bir erkek çocuğu gelmişti.

Daha önce sesini hiç yükseltmeyen çocuk; şimdi sürekli bağıran, ağlayan, inatlaşan bir çocuk olmuştu. Babası ile beraberken kuşlar gibi uçmayı, balıklar gibi yüzmeyi öğrenen çocuk babasız yaşamayı öğrenememişti. Ayrılık hasreti davranışlarındaki güzellikleri, saygıyı, uyumlu olmayı paramparça etmişti. Kızım artık tepki verir olmuştu.

Babamız, gittikten sonra büyük kızım, Rümeysa, bebek ve ben toplam üç kişi kalmıştık. Kocaman bir evi dolduran büyük bir yalnızlık. Birlikte bazı şeyleri göğüslüyorduk. Hayata birlikte tutunmaya çalışıyorduk. İnsanların lafları iğneleyici, davranışları sorumsuzcaydı. Bilerek veya bilmeyerek söyledikleri şeyler, verdikleri mesajlar bizi çok etkiliyordu. Bizleri kırıp geçiriyordu. Gönül yorgun düşüyordu. Bu yorgunluğu bu çaresizliği zaman zaman babasının büyük kızından çıkarıyordum. Ağlamalarını kesiyor, inatlarını kırıp geçiriyordum.

Her hafta yüreğimin beni götürdüğü yere; cezaevine gidiyordum. Nice acılarla, nice gönlü kırık yüreği yanıklarla ve nice mağdurlarla karşılaşıyordum. Yüreğim, yaşanan hikâyeleri dinlemeye bile dayanmıyordu. Savcı, hâkim, polis eşleri; esnafı, öğretmeni, memur yakınları… Nice kirlenmemiş mazlumiyetler. Teslimiyet şuuru ile gelen anaların dudaklarında “Rabbi inni messeniyaddurru ve ente erhamürrahimîn. Allah’ım bu dert bize iyice dokundu” duası kıpır kıpırdı. Burası aynı dili konuşanların değil aynı duyguları paylaşanların uğrak yeriydi. Bu insanlarla konuşunca streslerim, sıkıntılarım uçup gidiyordu. Şükretmeyi öğreniyordum. Mesajlar hep aynıydı; her gecenin neharı her kışın baharı oluyordu. Kelepçeler tersinden vurulsa da sözler dümdüz çıkıyordu ağızlardan.

Meğerse şükretmediğim, kıymetini bilmediğim neler neler varmış. Eşim tutuklandıktan sonra anladım ki sorun yaptığım şeyler ne kadar da basitmiş. Eşyaymış, evmiş, arabaymış sıradan şeylermiş. Kirlenmemiş mağduriyetleri dinleyince utanıyordum, kendime kızıyordum. Hakk’a el kaldırıp ” Rabbi inni…” diye dua ediyordum. Büyük kızım, kucağıma oturuyordu beraber âmin diyorduk. Rabbime beraber sığınıyorduk, rahatlıyorduk.

Hayatımızdaki acılar rengârenkti, İnsanlar tip tip. Sabrın her çeşidi ile üstesinden gelmeye çalışıyorduk. Yakınlarımızın, acımızı paylaşma biçimleri farklılık gösteriyordu. Kimi yalnız bırakıyor kimi duyarsız kalıyordu. Kimi iftiralara inanıp zulme rıza gösteriyordu. Kimi, bunlara takılmasaydından girip ihraç olmamdan çıkıyordu. Kimi ucuz ithamlarda bulunuyordu, kimi iftiraların ağırlığı yetmiyormuş gibi ötekileştiriyor yalnızlığa mahkûm ediyordu. Zeytin gözlü kızla hayata tutunuyorduk. Yapılan zülüm yetmiyormuş gibi dostlarımızın vefasızlığına katlanıyorduk.

Her hafta cezaevine ” BABAM ve OĞULLARINI” ziyarete gidiyordum. Ortada olmayan bir suç aileden tutuklanan beş kişi ve biri de eşim. Eşim, gazeteciydi. 23 Temmuzda gözaltına alındı sonra tutuklandı. Suçu cesur bir gazeteci olmaktı desem yeterli olur mu bilmem. Suçu gerçeklerin aynası olmaktı. Suçu bu aynayı sırça saraylarında oturanlara tutmaktı. Vicdansızlık şu ki gerçekten tutuklandı. Vicdanlar özgür olduktan sonra basına sansür uygulamak, ellerine kelepçe vurmak çok komikti. Acı gerçekler objektife yakalanıyordu; babam ve oğulları, işkence tutanağı, yarım kalan düğün, zeytin gözlü kız gibi… Hamile haliyle tutuklanan kadınlar, zengin iş adamları, savunma yaptırtılmayan avukatlar da gözlerden kaçmıyordu. Zaman her şeyin ilacı oluyordu.

Ya “ULU ÇINARIMIZ”, “Benim çocuklarımı bırakın. Gidin teröristleri, hırsızları yakalayın.” sözleri, “ESARETİNİN SEBEBİ” olmuştu. Ben, öz babamı 8 yıl önce kanserden kaybettim. Babamın ardından ulu çınarımı ve eşimi de kaybetmekten korkuyordum. Çünkü; baba, yaslandığımız bir dağ, sırtımızı verdiğimiz bir duvardı… Antalya’ya sığmayan koca yürekli babaları zindanlardaki küçücük soğuk hücrelere sığdırıvermişlerdi. Bir gün geleceklerini bildiğim halde gidişleri çok ağrıma gitmişti. Beklentiye girmeden, karşılık beklemeden sevdiğin insanların gidişi yürek burkmuştu. Derin bir sızı saplanmıştı sol yanıma. Özgürlük, güneş battıktan sonraki karanlığımız olmuştu. Hasreti, özlemi o karanlıkta bulmaya ve yaşamaya çalışıyordum.

Eşim gittikten sonra…! Cezaevine girdikten sonra…! Güneş battıktan sonra…! Küçücük küçücük yıldızlar çıksa da gökyüzünde. Bu da geçer “YA HU”ya karışsa da vefasızlıklar, acımasızlıklar. Dostların eleştirileri ok gibi saplansa da yüreğimize. Adalet ülkede yandaş olsa da…

Ya! İlahi adalet!!! Analar-babalar tutuklansa da kimsesiz kalmasa gözü yaşlı çocuklar.

Güneş korkarak batsa da ülkemde. Korkmadan, yılmadan doğsun cezaevlerinde.

Bu zülüm bu soykırım bir daha yaşanmasın. Savcı, hakim, polis eşleri; esnafı, öğretmeni, memur yakınları… ve niceleri bir daha sabahın köründe evlerinden alınmasın. Nezarethanelerde bir bayana bir ay çok. Cezaevlerinde kimse anne olmasın. ZEYTİN GÖZLÜ ÇOCUKLAR babasız kalmasın.