|Yazar : Süha BERK|

Yetmiş yaşındaydı ayakta duracak haIi yokken hayatta duracak nedenleri vardı artık. Yaşına başına, hastalığına aldırış etmeden düşmüştü yollara. Yol, onun için hayli uzuncaydı. Yaşlı kalbi, kilometrelerce yolu kaldıramıyor, nefes nefese kalıyordu. İhtiyar ve yorgun kalbi tekliyordu ara sıra. Köy yoluna girince çamurlara bata çıka ilerliyor gücü tükenince de çamura saplanıp kalıyordu. Zorlandığı her halinden belliydi. İç çekip ağlıyordu. Gelini koluna giriyordu ağır aksak ilerliyorlardı.

Anne elinden tüm dünyaya tutunur insan, o eli bir bırakırsa bir ömür yutkunur insan. Gelin,  yetmiş yaşındaki annesinin elini bırakmıyordu. Evlat acısı ve hasreti ile yanıp tutuşan yaşlı gönül,  havadaki soğuğa, yerdeki çamura, rüzgârın sinelerimizi yırtarcasına esmesine rağmen pes etmiyordu.

“Bir cefâkeş aşıkem ey yâr senden dönmezem Hânçer ile yüreğimi yâr senden dönmezem”, diye diye ilerliyordu. Tek derdi, Yakup gibi Yusuf’unun kokusunu yakından hissetmekti. Onun için yollara düşmüştü.

O da bizim gibi miydi? Oğlunun yeni iş yerini merak mı ettiği için bunca zahmete katlanıyordu? Bilmiyordum.

Annem, kucağında bebeği olan anne ile konuşuyordu. Babamdan, cezaevinden dem vuruyorlardı. Koğuşları çok kalabalık, odaları küçük bir alanmış. İlk gittiğinde yerde yatmış. Sünger, yastık, battaniye ve nevresimini kantinden almış. Sıcak su, geceleyin bir saat bile akmıyormuş. Tuvalet ve banyo sıkıntısının Çıralı’dan hiçbir farkı yokmuş. Esarete alışmaya çalışıyorlarmış ama özgürlük gibisi yokmuş.

Babam, annem üzülmesin diye cezaevinden, cezaevinde yaşananlardan pek bahsetmiyormuş. Bunları da aynı kaderi paylaştıkları annelerden duymuş. Babamın yeni iş yerinin adı cezaevi imiş? Ama cezaevi değilmiş de köle pazarıymış sanki. Bilmiyorum nasıl bir iş ise böyle.

Annem: “Görüş günlerimiz hafta içi olduğu için Ayşenur’u getiremiyorum.”  diyor. “Devamsızlığı çok oldu, sınavları da başladı. Ama aklım fikrim hep onda kalıyor. Babasına intihar etmeyi düşünüyorum diye bir mektup yazmış.”  Anneler neden güçlüdür? diye düşünürdüm. Çünkü onları her şartta ayakta tutan evlatları vardır. Benim canım annem de öyledir. Çok çaresiz kaldığı zamanlarda şöyle dua ederdi: “Ey! Her şeyi en ince noktasına kadar bilen Allah’ım. Hüznümüzü, kederimizi sana arz ediyoruz. Bizi zalimlere muhtaç eyleme. Şu sabilerin, şu yaşlıların hürmetine. Bizlere bir çıkış yolu göster Allah’ım! Allah’ım çok çaresizim. İntiharı düşünen kızımı komşuma emanet ettim de geldim. Medet, Allah’ım!”  Her dua edişinde nur yüzü ıslanırdı. Yine öyle olmuştu. Gözyaşları, yüzüne vuran kar taneleri ile yere düşüyordu. Rüzgar yumuşak bir mendil gibi yüzümüzü siliyordu. Biz hem ağlıyor, hem inliyor, hem de ilerliyorduk.

İki km’lik yol bitmiş cezaevine gelmiştik. İnsan cezaevini görünce sevinir mi? Ben sevinmiştim.

Çünkü annem burasını babamın iş yeri olarak anlatmıştı. Aylar sonra babama kavuşacaktım. İçeri girdik içerisi ana baba günü gibiydi. Bir kalabalık, bir kalabalık ki sorma! Bir karışıklık, bir kamaşa var ki… Ağlayanlar, dua edenler, yaşlılar, küçük çocuklar. Burası mı babamın yeni iş yeri? Çok acayip!  Eski okuluna da hiç benzemiyordu.

Girişte x-ray denilen cihazlardan geçiyoruz. Göz taraması, üst baş, el ayak kontrolleri yapılıyor. Özel odalarda saç diplerine kadar arıyorlar. İç çamaşırlarımıza kadar bakıyorlar. Yahu! Neler oluyordu? Bir anlam veremiyordum? Nasıl bir iş yeri ki burası? Babam nasıl bir işte çalışıyor böyle? Annem de, yaşlı teyze de arandı. Yaşlı teyzeye çamurlu ayakkabılarını bile çıkarttırdılar. Şüphelenmişler. “Evladım! Otobüs iki km uzakta indirdi bizi o yüzden çamurlu yoldan geldik.”  Ben şahittim ama kime anlatıyorduk ki? Anlatana kadar nefesi tükenmişti.

Benim için büyük bir yıkım, bir hüsrandı. Tedirgin olmuştum, ürpermiştim ve korkmuştum. Babamın eski iş yerine hiç benzemiyordu burası? Okul girişlerinde hiç böyle uygulamalar yoktu? Aranmaların, kontrollerin olduğunu hiç görmedim? Bir daha da gelmeme kararı almıştım. Baba özlemimi artık yüreğimde ateşten bir çiçek gibi büyütecek, toprağını nefesimle havalandıracaktım.

Bir anons yapıldı. “Kapalı görüş için gelenler lütfen şu kapıya gitsinler.” Gittik, babamı gördüm. Öylesine özlemiştim ki kendimi kollarına atmak istedim, atıldım. Cam bölmeye takıldım, babama sarılır gibi cama sarıldım. Kalem tutan ellerine dokunamadım. Bir öpücük kondurdum camdaki siluetine. Telefondaki ahizeden yumuşacık sesini duydum, bir yorgan gibi ahizeye sarıldım. “Seni çok özledim baba dedim. Seni çok özledim. Yeni iş yerini hiç beğenmedim. Hadi gel evimize gidelim.” dedim. Ben öyle deyince annem ufaktan ufaktan ağlıyordu. Eski iş yerin daha güzeldi. Eski iş yerinde kâğıt, kalem, kitap, defter vardı. Burada ise silah, cop, kelepçe var. Orada gülen çocuklar vardı, cıvıl cıvıldı; burada ağlayan insanlar var, hüzünlü. Seni evimizden alan elbiseli adamlar da burada. Sert bakışlı gardiyanlar, devamlı açılıp kapanan demir kapılar var. Zaman tükeniyordu, bağırmalar, ağlamalar vardı. Kaplan ailesinin közlü yüreğinde ümitler, hasretler, özlemler, diğer aya nasipse kavuşmalar vardı. Eller bir hoşçakal misali havadaydı. Yere göğe sığdıramadığımız babamızı bir hoşçakal’a sığdırıyorduk.

Kurşundan daha derine saplanan acılar da var… Öldürmüyor da bir türlü geçmiyor da. Böbreklerimden, kulaklarımdan rahatsızım. Anlama ve kavrama güçlüğü çekiyorum. Ama bütün bu yaşananların normal olmadığını “ANLAYABİLİYORUM.” Bu zulümleri yaşatanların da insan olmadığını “DÜŞÜNÜYORUM.” Yetmiş yaşındaki teyzelere, kundakta ki bebeklere, kuvözdekilere yapılanların bir “Zülüm” olduğunu hissedebiliyorum. Bu “Zulmün” de normal olmadığını idrak edebiliyorum.

Küçük bir zelzele, gelip geçici bir fırtına, akıp giden bir sel gibi hayat.  Perişanım, herhangi bir hayale kucak açamayacak kadar da yorgun. Sarıldığım umudum, düşlerim ve hayallerim. Yarınım, gülümseme sebebim babam. 27 Eylül’den beri tutuklu. Neden tutuklu? Bilmiyoruz. Cümleler hafif kaIıyor yaşanılanların ağırlığı karşısında. Yürekler köz köz oluyor. Sıkıyorum kendimi, tutuyorum gözyaşlarımı ağlamamak için. Susmak, genelde tercih ettiğimiz iIetişim şekIimiz oluyor.

GeIir gibi yapıp sonra ‘U’ dönüşü yapıyor mutIuIuk. Biz mağdurlar da bir türIü mutIu oIamıyoruz, bir türlü yüzümüz gülmüyor ama hep ümitliyiz. Bu zulümlerin bir gün; tükenmez hazineleri olan, gücü ve kuvveti sınırsız olan, gizli lütuflar sahibi lan bir El tarafından İptal edileceğini ümit ediyorum.

Cezaevinden çıkarken, yetmiş yaşında ki teyzeye gardiyan gülerek sormuştu: “Ümitlerimize fer olacak bir nasihat lütfetseniz efendim!”  O da: “ Ne kadar uzun ve karanlık olsa da ışığına kavuşmayan tünel yoktur evladım!” demişti. Çok söz hoşuma gitmişti.