|Yazar: Ahmet Arslan|

Anneannesinin kucağında dinlediği ninnilerle büyüyen Aslı, o tatlı nağmelerle verilen elmastan kıymetli öğütleri hiç unutamıyordu.

“Evladım! İnsanların en erdemlisi başkalarına faydalı olandır. Nitekim Hz.Ali Efendimiz “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum.” demişler. Sen sen ol hayatını insanlara faydalı olmaya ada.” Diye gözyaşlarını berrak yüzüyle buluşturması, kendisi küçük yüreği kocaman Aslı için dünyalara değerdi.

Köyündeki ilkokulu beş sınıfın öğrencisiyle bir arada okumak zorunda olsa da yine de en gözde öğrenciydi.

Ortaokulu kasabada amcasının yanında, liseyi de ilçedeki büyük dayısının yanında birincilikle bitirmesi ailesine;

“Bu kız okuyacak anlaşılan. Evlendirip yazık etmeyelim bari” dedirtmişti.

Aslı da;

“Pamuk Nine’min ve bana emek verenlerin emeğini boşa çıkarmayacağım.” diyerek ideallerini yeniliyordu.

Nihayet, Karadeniz’in şirin bir beldesinde okuduğu üniversiteyi bitirmiş ve ilkokul öğretmeni olmuştu. Anadolu’nun bir o kadar şirin köyündeki körpecik yavrulara öğretmen olmuştu. Artık en yüce mesleklerden biri Aslı’ ya verilmişti. Utancından tek kelime edemeyen, kıpkırmızı nar gibi kızaran ana kuzuları Aslı’nın elinde bülbül gibi şakımaya başlayacaktı.

Aslı onlara “Körpe Kuzular” diyordu.

Körpe Kuzular, birkaç ay geçmesine rağmen köye gelen mektupları yaşlı annelere, ihtiyar babalara, okuma yazma bilemeyenlere okuyorlardı. Köy baştan aşağıya şenlik yerine dönmüştü.

Dört yıl boyunca devletten aldığı maaştan az miktarını kendi ihtiyaçlarına ayırıp kalanını “Körpe kuzularının” ihtiyacı için harcıyordu. Köydeki ailelere ne kitap, ne defter, ne kırtasiye ne de önlük masrafı yaptırmamış;

“Bende fazla vardı veya arkadaşlarım gönderdi veya kumaşını şehirden bir tüccar verdi elime yapışmadı ya ben de dikiverdim.”  Gibi bahanelerle o kıymetli köylüleri de incitmeden maaşını “Körpelere’ harcamıştı.

Dördüncü yaz tatili sonrası başlayan yılda Aslı Öğretmenin parmağındaki yüzük ayrılık sinyalleri veriyordu. Öğrencilerine;

“Ben, Pamuk Nine’nin ve bana emek verenlerin eseriyim. Şayet sevdiğiniz bir şeyler varsa hayatınızda emek verin. Kıymet verin. Özen gösterin. İnsan hayatı bir yolculuk. Geldik, gideceğiz. Bir gün ayrılırsam, bilin sizin yeriniz başka benim gözümde. Siz de insanlara faydalı olmayı hayatınıza hedef seçin.”

Yaşları küçük, anlayışları büyük körpeler, ağlamaklı hallerini gizlemeye çalışsa da beceremiyorlardı.

Aslı Öğretmen, her öğrencisine hazırladığı özel hediyelerle karneleri dağıtırken hıçkırıklarına engel olamıyordu.

Şehrin balo salonundaki düğünde bir yıl önce aralarından ayrılan Pamuk Nine’nin yokluğu boynunu bükmüştü Aslı öğretmenin.

Ali Öğretmen de fikirleri ve idealleriyle Aslı’dan geri kalmazdı. Anadolu’nun bu şirin ilindeki meslek Lisesinde ilk kez planya, torna-tesviye, ve kaynak makinası ile karşılaşan gençlere, dağarcığında ne varsa aktarmaya çalışıyordu. Ali öğretmen öğle aralarında da:

“Haydi bakalım! Ekmek sizden katık benden.”  Der, maaşını bu uğurda harcardı.

Aradan geçen dört yıl sonrası meslek lisesi ilk mezunlarını vermişti. Ali Öğretmenin öğrencileri fabrikalarda ve işyerlerinde tercih edilir olmuşlardı.

Bu çocuklar, emeğin hakkını veren, ulusal servete sahip çıkan, kaynakları israf etmeyen, yalana hayatında yer vermeyen, dürüst, dimdik, yanlışa eğilmeyen, güce boyun bükmeyen kimselerdi. İş geliştirme, yeni icatlar yapma, konusunda birbiriyle yarışan insanlardı. Tek kelimeyle “Adam Olmuş Çocuklardı.”

Aslı Öğretmen de  “Fazla masrafa gerek yok bir göz bile bize yeter, büyük eve vereceğimiz parayla bir kaç öğrenciye fazladan destek oluruz.” Demişti. Bu düşünceyle tuttukları ilk evlerinden bebekleri Zeynep için iki oda bir salon yeni eve taşınmak zorunda kalmışlardı.

Zeynep bir buçuk yaşını biraz geçmişti ki 15 Temmuz 2016’da ” Menfur Darbe Girişimi” ülkeyi allak bullak etmişti. Zeyneplerin evinde televizyondan haberler izlendikçe anne ve babası gözyaşları içinde:

“Allah’ım!  Bu milletin geleceğine, kastedenleri emellerine ulaştırma. Kim bu aziz milletin aleyhine adım atıyorsa, planlarını başlarına geçir. Haklarından gel. Şehit kanıyla sulanmış vatan toprağının bir karışına göz dikenin gözünü çıkar. Birlik ve beraberliğimizi bozmaya çalışanların açık gizli planlarını boşa çıkar.” diye günlerce dua ediyorlardı.

Aradan geçen bir kaç aylık zaman, küçük Zeynep’ i babasından ayırmıştı. Zira Ali Öğretmen, darbeci(!) olmakla suçlanıp demir parmaklıklar arasında, karanlık tek kişilik hücreye konmuştu anlamsızca, ahlaksızca, insafsızca, hukuksuzca….

Ali Öğretmenin yokluğunu hissettirmemeye çalışan Aslı Öğretmen, yaşlı ve hasta kayınbabası ve Zeynep’le cezaevine ziyarete gittiler. Saatlerce, dondurucu soğukta sıra beklediler. Görevlilerin(!) hoyrat davranışları da az değildi. Hor görüldüler haksızca insan nefesinin boğucu ağırlığındaki koridorlar, dar geliyordu yaşlı ve hasta adam oğlunu görmek için katlanıyordu kalbinin ikazlarına rağmen.

Nihayet görüşte Ali Öğretmenden duyduklarıyla teselli oldular. İyiydi sağlıklıydı. Morali de yüksekti. İçerideki dayanışmasından söz etti. Tutsakların kardeşliğinden dem vurdu.

Cezaevi çıkışında babaannesinin kucağındaki Zeynep, annesini uzaktan görünce arabanın buğulanmış camlarını adeta tırmalıyordu. Dört beş saatlik ayrılık canına tak etmişti. Acıkmış ve susamıştı anne sevgisine.

O halde eve döndüklerinde evin kapısının önünde onları bekleyen polisler vardı ve o polislerden birisi Aslı Öğretmene:

“Hakkınızda gözaltı kararı var. Bizimle geleceksiniz.”  diyorlardı.

Onu kollarından sıkı sıkı tutarak ekip arabasına bindirmeye çalışıyorlardı. Aslı Öğretmeni kollarından tutan erkek bir polis memuruydu bir bayanı gözaltına almaya gelenler arasında bayan polis memuru yoktu.  Bu bile hangi düşünceyle hareket ettiklerini göstermeye yeterdi aslında.

Aslı öğretmen gözaltına alınma sebebini sorduğunda aldığı cevap kanını dondurdu. Yıllardır vatan sevgisi ile öğrenci yetiştiren bir insanı darbecilikle suçlanıyordu.

“Yahu, ne saçma iftira bu! Ne darbeciliği, nerden çıktı bu? Ömrümü bu milletin kıymetli evlatlarına bir harf öğretmeye adadım. Varlığım onun uğrunda feda olsun. Milletim aleyhinde olmak dünyanın en alçak işidir.”

Aslı Öğretmen gelenlere bunları anlatmaya çalışırken onların gözü hiçbir şey görmüyordu bir an önce onu alıp emniyete götürmek istiyorlardı. Aslı Öğretmen bu zalim güruha bir dert anlatmanın anlamsız olduğunu anladı. Gözü henüz arabadan bile inmeyen yavrusuna takıldı. “ Bu zulümden şimdilik kurutuluş yok bari yavrumu emzireyim de öyle gideyim.” Diye düşündü.

“Çocuğum çok küçük, son kez doyursam bari, emzirsem. Yanımdaki kayınbabam yaşlı ve hasta, o dayanamaz. Bari kaynımı çağırayım gelsin. İki yaşlıyı ve kızımı nasıl bırakayım? Zeynep’ im çok küçük daha.” demesine rağmen kaba davranışlar koluna demir kelepçeleri çoktan geçirmişti aldırış etmeden, dinlemeden.

“Yapmayın. İnsanlık onurunu ayaklar altına alıyorsunuz. Hukuk bir gün size ve sizi buraya gönderenlere de gerekecek. Küçücük yavrucağın suçu yok. Yaptığınız hukuksuz.”  Dediyse de dinletemedi.

O sırada orda bulunanlardan birisi

“Adamcağız gidiyorrrr! Hemen bir ambulans çağırın.” Sözü herkesi şakına çevirdi.

Yaşlı babanın kalbi olup bitene daha fazla dayanamamış kalp krizi geçirerek koca adam yere yığılmıştı. İşlerini yaptığına kendilerini bile inandıramayan polislerden biri:

“Biz bunu götürelim, ambulans gelince ihtiyara bakar, biz hadi gidelim.”  demesi oradakilerin kanını dondursa da Aslı Öğretmen zorla arabaya çoktan bindirilmişti bile.

Babaanne eşinin halini görür görmez bayılmış, eşiyle ancak hastane de ayıldığında bir araya gelebilmişlerdi.

Zulüm, yavrusunu anneden ayırmış,

Zulüm, yaşlı adama kriz geçirtmiş,

Zulüm, yaşlı kadında takat bırakmamış,

Zulüm vatan aşığı idealistleri demir parmaklıklar arasına atmıştı.

Ama…