|Yazar: Süha BERK|

Kaç gün oldu bilmiyorum ümitlerime kırağı düşeli?

Beş ve on üç yaşında iki kızım var. İkisi de hasta, kulaklarından rahatsız. Kaç gün oldu bilmiyorum? Büyük kızım Ayşenur’un intihar etmeyi düşündüğünü öğreneli. Küçük bir zelzele, gelip geçici bir fırtına, akıp giden bir sel gibi hayat. Perişanım! Herhangi bir hayale kucak açamayacak kadar da yorgun.

Sarıldığım umudum, düşlerim ve hayallerim, yarınım, gülümseme sebebim, Ümit’im  27 eylülden beri tutuklu.  “Neden tutuklanmış, Ne yapmış?” diye soruyorlar. Samimiyetsizlik mi anlamsızlık mı bilmiyorum? Yazılacak her cümle yetersiz kalır yaşanılanların ağırlığı karşısında. Yürekler köz köz oluyor. Sıkıyorum kendimi, tutuyorum gözyaşlarımı ağlamamak için. Susmak, genelde tercih ettiğim iletişim şeklim oluyor. Hastane, okul, ev işleri, psikolog; karakol, adliye, hukuk bürosu ve cezaevi. İç işleri ve dış işleri arasında sıkışıp kaldım. Çıralı’daki hayattan daha zor, daha bunaltıcı geliyor İstanbul’un şartları.

Kaç hafta oldu bilmiyorum hatıraların üzeri tozlanalı.

Lice’nin Çıralı köyünde elektrik yoktu!  Su yoktu!  Yol yoktu! İnsan, sevdiğine gönül vermeye görsün. Mum ışığında tutuşan çıralar elektriğimiz oluyordu, patikalar asfaltımız, eşek sırtında çektiğimiz sular, evdeki çeşme suyundan daha tatlı oluyordu. Küçük bir tüpümüz vardı üzerinde sıra ile çay, çorba, yemek yapıyordum. Yanına bir de salata yapınca mutluluğumuzun adı selvi boylum al yazmalım olurdu. Yokluklar içinde eğitim vardı. Hiçbir öğretmenin gitmediği ve gitmek istemediği bir yerdi Çıralı. Devlet öğretmen gönderememişti. Gitmeyen niye gitmemişti? Devlet niye gönderememişti bilemem? Hoş, Biz gittik de ne oldu? Tayinimiz en karasından zindan olmadı mı? İtip, kakma, vatan haini diye cezaevine tıkma olmadı mı?

Kaç ay oldu bilmiyorum çıralıya veda edip ayrılalı.

İstanbul ve Sakarya. Birisi beyaz güvercinIerin semasında uçuştuğu hüzünlü şehir; diğeri,

Sakarya saf çocuğu masum Anadolu’nun

Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun, şiirinin ilham kaynağı. İki çocukla, iki şehir arasında gidip geliyorum. Özgürlük ile esaret arasında mekik dokuyorum. Öylesine zor ki anlatamam. Yolculuklarda yalnız değiliz. Eşimle aynı koğuşu paylaşan bir mağdur eşi ile beraberim. Altı aylık bir bebeği, yaşlı, şeker hastası bir annesi var.

“Sen ve ben, gözyaşıyla ıslanmış hamurdanız

Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız!”

diye diye gidiyor.

“Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader.

Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider! “

diyerek ağlaya ağlaya dönüyoruz.

Mağdurum ama mağdur edebiyatı yapmayı bilmem. Yollarda yaşadığımız sıkıntıları, çektiğimiz, “ACILARI” anlatamam. Çocukken; gökyüzünden dökülen kurşun rengi yağmur damlalarını tutmaya çalışırdık. Tuttuğumuz her bir yağmur damlası umudumuz olurdu. Tutamadıklarımız ise kederimiz. Şimdi yere düşen her bir yağmur damlası kader gözyaşımız oluyor. Sorular, sorunlar angaryamız!

Çıralı köyünde ikinci sene taşındığımız evi düşündüm. Bu ev bir öncekine göre biraz daha lükstü. Barakaydı, damı akıtırdı zemininde koca koca yarıklar vardı böcekler girip çıkardı. Sabahları bir saatliğine de olsa sular akardı. Çamaşırları otuz dakikalık bir programda yıkardım. Su tazyikli gelmeyince makinenin suyunu elimle doldururdum. Yağmur yağmaya görsün bütün eşyaları ortaya toplar üzerine naylon çekerdim. Kaç bahar geçti bilmiyorum? Gözyaşlarımız toprağa kurşun gibi düşmeyeli.

Otobüse binince bir yandan yorgunluk sıkıştırıyor, bir yandan da soğuk. Dudaklar, yüreklerdeki “KÖZ” ile kup kuru kesiliyordu. Gözlerde alev alev yanan acılar külleniyor. Kulaklarda “acılar” şarkısı tın tın oluyordu. Her şey akıyordu; su, tarih, yıldız. Hatıralar zaman zaman Diyarbakır Çıralı’ya kayıyordu. Hafta sonları aldığımız gazeteleri haftalarca okuyup, bulmacalarını çözüyorduk. Zaman akıp gidiyordu. Vatan toprağında ki “zülüm” Volter’in piyeslerinin eşliğinde cezaevlerinde sahneleniyordu.

Eşim tutuklu, Ayşenur intiharın eşiğinde, Sena depresyonda. Ben, psikiyatristlerde hayata tutunmaya çalışıyorum. Bu zulmün radyoaktif etkilerini söylemek dahi istemiyordum. Zalimlerin uyguladığı metotlar manen bizleri çökertmiş, sakat bir ruh girdabına sokmuştu. Değil ailemiz; mutluluğumuz, huzurumuz her şeyimiz param parça olmuştu.

Otobüs Kocaeli’ne doğru hareket ediyor. Çocuklar yorgunluktan uykuya dalıyorlar. Ben de kafamı koltuğa koyup,  gözlerimi kapatıyorum uyur gibi yapıyorum. Ara ara otobüsteki seslere kulak kesiliyorum. Genelde bir sessizlik… Bir kaç koltuk, fısıltı halinde kendi arasında konuşuyor.

Arka koltukta ki iki teyze Alanya da ki Fadime G. isimli bir hanımı konuşuyor.  Bir günlük bebeği ile gözaltına alınmış. Ön çaprazımdaki iki genç bayanın sohbetinde. Urfa’daki bir öğretmen var. Sezaryenle doğum yapmış. Bebeği kuvözde olmasına rağmen gözaltına alınmış. Bir önümde avukat olduğu anlaşılan iki bayan da Konya’daki ikiz çocuk annesi M.K’yı konuşuyor.  Doğumunun üzerinden üç gün geçmeden gözaltına alınmış. Ya Denizli’deki durum! Yürekleri dağlayan kareler, sayısız kurşun sözler, göz yaşartacak haller, zulümler yükseliyor hafiften! Böylesi zalimlik olamaz.

Tahribat ne kadar büyük bilmiyorum? Her eve her yüreğe ateş düşeli.

Her koltuktan acı bir haber. Her gönülde hicranlı sözler. Yüz yüze geldiğimiz insanların gözlerinde közlü sözler vardı. İbrahimler ateşlere atılıyor. Musalar nehirlere bırakılıyordu. Zülüm, güneş gibi yükseliyordu. Herkesin dilinden dökülen, “Artık YETER!” oluyordu. Birinin bu gidişe “Dur” demesi gerekiyordu. Ama Nasıl?

Burnumun direği sızlıyor gözlerim doluyordu. Vatan diyen, millet diyen insanlar tutuklanıyordu. Her bir renk ve desende zülüm vardı. Yaşlısından gencine, erkeğinden kadınına kadar herkes tutuklanıyordu. Beşiktekiler, kundaktakiler ve kuvözdekilerin alınması “YOK ARTIK” dedirtiyordu. Adaletin üzerine bozluklar düşmüştü ve cezaevleri babaların yeni iş yerleri olmuştu.

Bir an hayalen 2003 yılındaki Çıralı Köyü’ne gidiyorum. Gözümün önüne yaşadığımız sıkıntılar geliyor. Keşke diyorum bu sıkıntıların hiçbirisi olmasaydı da hayat bize Çıralı gibi olsaydı. Evliliğimizin ilk haftaları çiftler balayına giderken. Biz yıllardır öğretmensiz kalan Lice’nin Çıralı Köyü’ne gitmiştik. Okul demeye bin şahit isteyen yıkık dökük binaya devlet okul tabelası asmıştı. Rabbim köyde yaşayanların çocuklarının okuması adına ümitlerini kestikleri bir zamanda eşim Ümit’i Çıralı’ya bir ümit olarak göndermişti. Okulun lojmanını ahır olarak kullanmışlar. Bir odası küçük bir banyosu vardı. Musluk yok, fayans yok, cam yoktu. Tuvaletin giderini kara bir kazan ile kapatmıştık ki fare çıkmasın diye.

Ümit bey zorlandığımı, sıkıntılı olduğumu görünce : “Sibel; İstersen sen İstanbul’a git işler yoluna girince ben seni gelip alırım.” Demişti. Evet,  şartlar zordu bulunduğumuz ortam da malumdu ama eşimin teklifini kabul etmedim, edemezdim de. İnsan sevince her şeye katlanıyordu. Bir göz hatırına nice gözler seviliyordu.  Ahırda su olmayınca banyo yapamaz,  çamaşır yıkayamazdık. Hafta sonları Diyarbakır’a gittiğimizde bütün işlerimizi halletmeye çalışırdık. Sıkıntılarımız közlü yüreklerde bir hikâye oluyordu. Ben, seni bırakıp gidemem, gidersem bir daha gelip de mutlu olamam ki. Ben senden bir gün bile ayrı kalmak istemiyorum dedim. O şartlarda kalıp mücadele ettim. İyi ki de kalmak kaderim olmuş. Yoksa bugün zulme ve zindana karşı daha kip daha dik duramazmışım.

Ne kadar oldu bilmiyorum. Sarıldığım umudum, düşlerim ve hayallerim, yarınım, gülümseme sebebim Ümit’im cezaevine gireli.

Şoförün, radyonun sesini kapatması ile birlikte “Jandarma!  Jandarma !” sesine irkildim.

Jandarmalar yolu kesmiş ve trafiğe kapatmışlardı. Cezaevine daha 2 km vardı ve biz otobüsten indik. Bulunduğumuz yerden cezaevine ne taksi ne dolmuş ne de başka bir ulaşım aracı gitmiyordu. Bize cezaevine gidebilmemiz için yürümemizi söylediler.  Benim yanımda iki kızım vardı.  Arkadaşın altı aylık bebeği ve yaşlı annesi ve otobüste nice acılı yürekler. Köyün içine doğru hep beraber yürümeye başladık. Yürü babam yürü!  Yürü babam yürü!  Bir ara yaşlı bir teyze çamura saplandı zar zor çıkabildi. Çocuklar soğuktan duramaz. Bebek ağlar susmaz.

Offf! Offf!  2 km yolu bu şekilde yürüdük. Hava buz gibiydi ve soğuktan iflahımız kesilmişti. Hafiften kar yağıyor, her yer çamurdu. Dizlerimize kadar çamurda bata çıka ilerledik. Zar zor cezaevine ulaştık. Orada ki sıkıntılar da, acılar ve gözyaşları da zulmün ayrı bir fotoğrafları gibiydi.

“Özü köz olanın sözü öz olur, derler.” Mağdur edebiyatı yapmayı bilmem. Olayları dramatize etmeyi de pek beceremem. Eşim 27 Eylül’den beri tutuklu. Kızım intiharın eşiğinde… Hakkımızı savunmamıza müsaade edilmiyor, zülüm giderek artıyor. Kimseden; “Af ve merhamet beklemiyoruz. Hak, hukuk ve adalet istiyoruz.” Aile saadetimi Çıralı günlerinde olduğu gibi yeniden bi’ daha tesis etmek istiyorum. Huzurlu, mutlu, sade ve özgür bir yaşam istiyorum.

Şunun şurasında özgürlüğe ne kaldı bilmiyorum? Ey! Istırap; biliyorum ki her şey senin ile!/ Sen Hakk’a giden yollarda vuslata vesile..!