|Yazar: Musa Ertürk|

Trabzon

Hain darbe girişiminin olduğu gece evimizde oturuyorduk. Misafir olarak bir aile dostumuz vardı. Hiç bir şeyden haberimiz yoktu. Sıradan ve mutlu bir akşamdı bizim için. Televizyonda alt yazılar geçmeye başlayınca, ne yapacağımızı bilemedik. İnanmak istemiyorduk.

Olup biteni sabaha kadar televizyondan izledik. Lanetler ederek ve korku içerisinde sabahın olmasını bekledik. Sabah olup da olaylar bastırılınca, bir nebze olsun rahat nefes aldık. İçimizde bir korku hala vardı ama sıradan yaşantımıza geri döndük.

Ağustos ayının ilk pazartesi sabahında, sıradan yaşantımız bir darbeyle daha sarsıldı. Polisler evimize baskın yaptılar. Neye uğradığımızi anlamadan, biricik kızımızın babası,  sevgili eşimi gözaltına aldılar. Biz adalet elbet yerini bulur diye beklerken, eşimi tutukladılar. Evinden, ailesinden, işinden ve özgürlüğünden ettiler.

Eşimi tutuklayan mahkemenin sorgu tutanağını gördüğümde, adaletin yerini bulacağı yönündeki beklentimin ne kadar da yersiz olduğunu anladım.  Eşim  yasal bir sendikaya üye olduğu için, “terörist” olmakla suçlanıyordu. Suç tarihi bölümünde ne yazıyordu biliyor musunuz? 15 Temmuz 2016. O gece sabaha kadar hiç uyumamış ve darbecilere lanet etmiştik, suçumuz bu olmalıydı!

Can yoldaşım, sevgili hayat arkadaşım şimdi artık demir parmaklıkların  ardındaydı. Buna hiç alışmak istemedim, zaten de alışamadım. Ya kızım alışabildi mi!  “Baba işe gitti” diyor, kapıyı gösteriyordu. On altı aylık kızım sanki saatten anlıyor gibi, babasının işten gelme saati geldiğinde kapıya yöneliyor, babasının terliklerini hazırlıyordu.  Son zamanlarda çok durgunlaşmıştı.

Oysaki çok hareketli bir çocuktu. Kıpır kıpırdı, yerinde hiç durmazdı. Babası onu alıp omuzlarında gezdirir, türlü oyunlar oynatırdı.  Şimdi artık babası işten hiç gelmiyordu.

Bir süre sonra eşimi mesleğinden de ihraç ettiler. O güne kadar tek bir soruşturma geçirmeyen, en küçük  ceza bile almayan eşim, tek bir soru sorulmadan ihraç edildi. Ben de açığa alındım.

Çaresiz evimizi taşımak zorundaydım. Bu işleri tek başıma yapmak hiç de kolay olmayacaktı. Eşyalarımızı emaneten bırakabilecek bir yer buldum ve oraya taşıdım. Sonra da kızımla birlikte, kayınpeder ve kayınvalidemin  evine yerleştik. Yuvamızı artık kapatmıştık. Esyalarımız emaneten bir yerde durduğu gibi, artık biz de emaneten orada yaşayacaktık. Üstelik bu emanetliğin ne kadar süreceği de belli değildi.

Kayınpeder ve kayınvalidem çok iyi insanlardı. Ellerinden geldiğince bana destek olmaya çalışıyorlardı ama ikisi de çok yaşlı insanlardı. Ağır hastalıkları vardı. Onları üzmemek için hiç bir sıkıntımı belli etmemeye çalışıyor, her derdimi içime atıyordum. Bu da beni daha çok yıpratıyordu. Anlayacağınız, emaneten yaşıyordum.

Kızım da dede ve babanesini çok seviyordu ama o da eski evimizi çok özlüyordu. Kendi odasını, oyuncaklarını en çok da eski evimizdeki babasını çok özlüyordu. Buraya geldiğimizden beri babası hiç  yanına gelmiyordu!

Tek tesellimiz eşimi cezaevinde ziyaret günleriydi. Kızım için o günler,  “babasını  işyerinde ziyaret etme” günleriydi. Her şeye rağmen o günleri iple çekiyordu ama kapalı görüş günlerini değil…

Eşimi cezaevinde ilk ziyaretimiz, kapalı görüş gününde oldu. Cezaevi uzak bir ilçede olduğu için gitmek, belli ki kolay olmayacaktı. Sabah erkenden kalktık. Kızımı hazırladım, en güzel kıyafetlerini giydirdim. Sabah saat altı sıralarında, kızımla birlikte yola koyulduk. Beş araç değiştirdikten sonra cezaevine gelebildik. Şükür ki geç kalmamış, hatta biraz erken bile gelmiştik.

Bizi bir bekleme salonuna aldılar. Uzun bir bekleyişten ve görüşme saatimiz de oldukça geçtikten sonra nihayet görüşme odasına girebildik. Bir süre  sonra da eşim geldi. İyi görünüyordu, biraz kilo vermişti. Bizi görünce çok sevindi, gözlerinin içi güldü. Kızım babasını görünce hemen ona doğru atıldı, babasına gitmek istedi. Zaten babası işten gelince benim kucağımda hiç durmazdı. Babası onu evin içinde gezdirir, dururdu. Babasına gitmek istiyordu ama önünde koca bir cam vardı, sonra da yaygarayı bastı. Kucağımdan kurtulmak istiyordu. Sanki benim kollarım annesinin kucağı değil, babasına gitmesine mani olan engeller gibiydi.

Böyle olunca ben de onu camın yanına kadar yaklaştırdım, babası da önüne kadar eğildi. Minik parmaklarıyla cama vuruyor adeta isyanını dile getiriyordu. Bu halimizi gören gardiyanlar bile ağladı. Gözyaşlarım sel oldu aktı. Bu halimizi gören eşim de çok kötü oldu. Rengi soldu, gözleri buğulandı. Bir nebze mutlu olalım diye gelmiş, ama daha kötü olarak ayrılmıştık. Bir daha da kapalı görüşlere hiç kızımı götürmedim. Camın ötesindeki babasına dukunamayışın mahrumiyetini, bir daha yaşamasını istemedim.

Babasını götürdüklerinde kızım sadece on aylıktı ama artık on altı aylık olmuştu. Ayrılık zor da olsa, zaman bir şekilde geçiyordu. Kızım belki de hayatının en tatlı olması gereken günlerini, babasından mahrum şekilde geçiriyordu. Bu durum elbette eşim için de büyük bir hüzündu. Onun ilk kelimelerini duyamıyor, tatlı kokusunu alamıyordu. O ilk paytak yürüyüşleri de göremiyordu.

Son açık görüşümüz iki hafta önce oldu. Yine kızımla hazırlandık, cezaevinin yolunu tuttuk. Açık görüşler iki ayda bir defa oluyor, bu nedenle eşim “Acaba kızım beni unutur mu?” endişesi taşıyordu. Kızım yine babasını üzmedi, hemen ona doğru atıldı, babasına sarıldı. Babası da onu öptü, kokladı. Bu defa babamıza bir de sürpriz yaptık. Kızımız artık yürüyordu. Babası onun, acemi ve paytak yürüyüşlerini görünce gözlerine inanamadı. Kollarını açtı, “gel kızım” diye seslendi. Yavrum telaş edince düşecek gibi oldu ama hemen babasının kolları yetişti imdadına, onu yakalayıverdi. Hiç kucağından indirmedi. Yine öptü, kokladı, omuzlarında gezdirdi.

Eşim yokken bir türlü geçmek bilmeyen zaman, o görüş saatlerinde hemen de nasıl geçiyordu. Ayrılınca o içerideki hapishaneye gidiyor, biz de adeta dışarıdaki hapishaneye atılıyorduk. Görüşme saati dolunca sevgili eşim, son bir kez daha kızına sarıldı, sonra da ayrılarak içeri gitti. Ben de onun hüzünlü gidişini, ardından izliyordum. Bir de baktım kızım babasının oturduğu sandalyeyi çekiştirerek arkasından gitmeye çalışıyor, babası gelsin de sandalyesine otursun istiyordu. “Ah benim kınalı kuzum” dedim, kucakladım. “Yine geliriz babaya, belki de o artık  evimize gelir” dedim. Gözyaşlarımı dindiremedim.

Dönüş yolculuğu başlayınca yavrum  kucağımda uyuyakaldı. Bense sandalyeyi babasının ardından sürüklemeye çalışan kızımın halini aklımdan çıkaramıyordum. Kâh geçmişe gidiyor onun doğduğu mutlu günlerimizde geziniyor, kâh da geleceğe uzanıyor, onu okullara göndereceğimiz günleri hayal ediyordum. Bir gün gelir de “adalet nedir?” anneciğim  diye sorarsa ne derim, bilemiyordum. Çünkü adalet kılıcını elinde tutanlar bir hiç uğruna, körpecik yavrumu babasından ayırmışlar, yuvamızı yıkmışlardı…