Yazar | Engin Deniz

Kiraz mevsiminden sonra gelir orak ayı; cur ayı, çürük ayı da deriz. Temmuzdan bahsediyorum; cur ayından, çürük ayından. Gelen haberlerden belli değil mi? Kiraz ağaçları üstündeki kelek ve zil sesleri, kaçışan sığırcık kuşlarından. İçimde yanan ateşten ürkmüşler besbelli!  Duyulup, yayılan kara haber; yüreğimin üzerine karaduman gibi çöken haber! Ahh! Sineleri kora çeviren acı haber, yanık türkülerin bamteline dokunan haber!

Yetmişlik yüreğime aldırış etmeksizin geldiniz. Şu yaşlı yüreğime yeniden doğum sancıları yaşattınız ya! Hayat öyle bir noktaya getiriyor ki yaşlı yüreğimi; eskiden “hiç bitmesin” dediğim kiraz ayı, orak ayı için, şimdi keşke hiç yaşamasaydım, görmeseydim diyesim geliyor. Hiçbir şey yolunda gitmiyor gözüküyor amma hiçbir şey de beni yolumdan alıkoymuyor. Ey kiraz mevsimini bekleyen sabırlı kiraz çiçeği. Ey güzellikleri bağrında taşıyan vakti zaman; sen de keşke tanımasaydım, yaşamasaydım, görmeseydim diyebilir misin? Ailem biraraya geldiğinde ikiz kiraz tanelerinin, çocukların kulaklarına küpe edilişinden yakına bilir misin? Gülen yüzleri keşke görmeseydim diyebilir misin?

Kiraz mevsiminin sonlarıydı. Bir kuş ötüşüyle bozulmuştu havadaki durgunluk. Oğlum Necip’le başladı imtihanlar. Orak ayı ile devam etti yıkılan yuvalar ve bozulan aile boyu mutluluklar. Alım koşullarındaki kusur kusursuzluk testini başarı ile geçmişti. Vatanın gözbebeği harp akademisine girmeye hak kazanmıştı. Kusursuz olarak seçilmiş, alınmıştı. Lise ve akademi de güzel bir eğitim almış ve mükemmel bir şekilde de yetiştirilmişti. Vatanına ve milletine yakışır bir subay olmuştu. Harp akademisini başarı ile bitirmişti. Kiraz festivaline yetişememişti ama bir kaç kiraz dalına yetişeceğim demişti. Biz vatansever bir teğmen olarak kapıdan içeri girmesini beklerken. Okulları kapatıldı ve kapı önüne koyuldular. Yıllarca emek verdikleri meslekleri ellerinden alındı. Sorgusuz  sualsiz diplomaları iptal edildi.

Necip başarılı bir öğrenciydi. İsteseydi çok rahat başka lise ve üniversitelerde de okuyabilirdi. Fen lisesini, anadolu öğretmen lisesini kazanabilir. Buradan da Gazi Üniversitesi veya ODTÜ’ye yerleşebilirdi. Ama O, bu okulları tercih etmeyi hiç düşünmedi. Tek hayali vardı o da askeri okul ve harp akademisi. Onun için yıllarca çalışıp çabaladı. Kolay mıy

dı kazanmak okumak? Başvuru şartları ve alım koşulları çok ağırdı. Neredeyse her bakımdan kusursuz olmak gerekiyordu. Hepsi tek kalemde silinip atılmıştı. En ağır olanı ise vatan haini olarak yaftalanması olmuştu.

Altı kardeşin en küçüğüydü, en son kucağıma aldığımdı meyvesini en son göreceğim, derken acısını ilk yaşadığım oldu. Emekleri zayi edildi, yılları çalındı. En küçük evladıma bu haksızlığı yapanlar, en büyüklerine “zülümlerden zülüm beğenin” diyebilirler miydi? Bu kadar alçak olabilirler miydi? Bunu tahmin etmedim. Kusursuz bir plânla kusursuz vatan evlatları darma dağın edilmişti. Tutuklananlar, hiç haber alınamayanlar ayrı bir travma oluşturmuştu.

Orak ayı, cur ayı veya çürük ayında meşum olayla birlikte acılarımız da katlandı. Kiraz ayını mumla arar olduk. Ankara’da hakim olan oğlum Arif tutuklandı. Aile, çoluk çocuk perişandı. Hazırlanıp Ankaraya gidelim diye düşünürken Şanlıurfa’daki kızım Nihal aradı. Veteriner olan damadım tutuklanmıştı. Kızım üç çoçukla orta da kalmıştı. Ankara’ya mı Şanlıurfa’ya mı gidelim diye düşünürken Ordu’da hakim olan oğlum Nihat’ın da tutuklandığını öğrendik. Bir üçgenin ortasında öylece kala kaldık. Sincan, Urfa, Ordu zindanları arasında sıkıştık. Gözlerdeki yaşımız kurumuyor, yüreklerdeki yangınımız bir türlü dinmek bilmiyordu. İhtiyar yüreğimiz kaldırmaz diye tutuklandıklarını diyememişlerdi. Terörist olarak zindanlara atıldıklarını söyleyememişlerdi.

Yeter ki evlatlarım okusun varsın evimiz olmasın, arabaya binmeyelim ne çıkar, dedim. Dişimden tırnağımdan arttırarak, ekmeğimden aşımdan kısarak dershane desteği, kolej desteği alarak okuttum evlatlarımı. Açığa alınmaları, ihraç edilmeleri çok ağırıma gitti. Bir terörist gibi kelepçelenip, tutuklanmalarını, itibarsızlaştırılmalarını kabullenemiyorum. Vatan ve millet için yetiştirdiğim evlatlarıma yöneltilen suçlamaları ve devlet düşmanı gibi gösterilmelerini reddediyorum. Onur duyduğum, gururlandığım evlatlarımın hücrelerde tutulmalarını yüreğim kaldırmıyor.

“Ya dağıt kimsesiz kalan sürümü,

Ya çobansız bırakma Allahım!”

Vildan Ana! “O yüreğindeki acı mı?” diye soruyorlar. Hafifçe tebessüm ederek cevaplıyorum; “Hayır” diyorum evlatlarım. “O benim imtihanım ”

“ Ya çağır şurda bal yapan arılarını,

Ya kovansız bırakma Allahım.”

Duyulup, yayılan kara haber; yüreğimin üzerine karaduman gibi çöken haber. Ahh! Ateşi nara çeviren acı haber; yanık türkülerin bamteline dokunan haber.

Amasya’ya kiraz ayı, orak ayı ve zevir mevsiminde düşen zülüm. Her yüreği her haneyi yangın yerine çevirmişti. Kiraz ayını acılar biraz teğet geçmişti. Ya orak ayı,  bir üçgenin ortasında kalmıştık, gözler yaşlı yaşlı olmuştu. Yürekler zindan demirleri ile dağlanmış, acının her çeşitini yudumlamıştık. Üzüm ayı ortalarıydı, Asya kızımın eşi gözaltına alındı. En büyük oğlum Fazıl’ın da evine Polisler geldi. Necip, Arif, Nihal ve Nihat sonrasında Asya ve Fazıl hepsinin ocağına ateş düştü. Dokunamadığım bir yalnızlık, göremediğim bir çaresizlik ve dindiremediğim bir hüzün, bir acıydı. Aile boyu zulüm, kırılan ümitler, yıkılan hayaller. Sakin durabiliyorsam, suskun durabiliyorsam bir nedeni var. Hiç gelmeyecekmiş gibi gözüken güzel günler çok mu uzaksınız? Bu enkazı toparlamam zaman alacak.

İlerleyen günlerde polisler Amasya’daki evimize geldi. Orak ayı yetmedi ağustos da geldiler. Ağustos ayı yetmedi üzüm ayında geldiler. Geldi ha geldiler. Yaşına başına bakmadan eşimi de alırlar mı diye düşünmeden edemedim. Ne yapılabilir? Nasıl yapılabilir? Zulüml

eri bize çok mu uzak olur? Çok mu yakın olur? O’nu da bilemedim. Zalimin zulmünü kim tahmin etmiş ki? Ben de tahmin edebileyim, tahmin edemedim.

“ Burası Adem UYSAL’ın evi mi ?” dediler. Çok zor olsa da  “Evet” diyerek teyit ettik. “Evinizde arama yapmamız lazım.” dediler.

“Evladım; yetmiş küsür yaşındaki insanların evinde ne bulacaksınız? Biz ununu elemiş, eleğini asmış insanlarız. Neyi bulmayı ümit ediyorsunuz? Zaten ailemi parça parça ettiğiniz yetmedi mi? Ne istiyorsunuz?” “Çocuklarınız için geldik teyze çocuklarınız.”

Vildan  Ananın tepesi atmıştı. Bunca acı yetmemiş gibi bunca çektirdikleri az gelmiş gibi buraya gelmişlerdi. Kendi kendine sayıp dökmeye başlamıştı, rahatlamıştı. Kendini toparlayınca da ne yüzle gelirler buraya diye söylene söylene polislerin karşısına dikiliverdi.

Vildan Ana polislere dönerek: “Evet yavrum kimin için geldiniz? Necip Fazıl için mi? Arif Nihat Nihal Asya için mi? Söyleyin ki yardımcı olayım. Burası gördüğünüz gibi yalnız yaşayan iki ihtiyarın evi.”Polis, “Anacım o nasıl soru? Elbette ki çocuklarınız için geldik, arama iznimiz de var. diyerek cevapladı.

Vildan Ananın gözünün önünden geçivermişti Amasya’nın mütevazi evindeki hatıralar; etli yemeklerini misafir geldiği zamanlar yapardı. Yokluk yüzü görmedi, aç ve açıkta da kalmadı. Haramın da zerresine bile el uzatmadı ve evlatlarına da uzattırmadı. Yaz aylarında kiraz, elma, zevir ile donatırdı sofrayı. Bir tutam da taze kıvırcık koyduğu zaman şükrü edaları elhamdülillah olurdu. Hiç aç gözlü olmadılar, çocuklarına küçüklükten itibaren kanaat etmeyi öğretti. İkiz kirazı bile paylaşmayı öğrendiler, sofraya konulan taç krakerleri sayarak yediler. Birbirlerinin hakkına riayet etmeyi öğrendiler. Hafiften gülümsemiş; polisler bu çocuklar için mi geldi? Haktan, adaletten ayrılmayan, kanaatkâr olan bu evlatlar için mi? Belli ki devletin terazisi doğru tartmıyordu.

Vildan ana ses tonunu biraz yükselterek: “Evladım, dalga mı geçtiğimi sanıyorsunuz? Evet, bunlar benim evlatlarım. Bunların kimisi hakim, kimisi veteriner, kimisi öğretmen. Bunlar benim medar-ı iftiharlarım. Siz kimi arıyorsunuz ki? Evlerini aramadınız mı? Eşyalarına el koymadınız mı ve sonra da tutuklamadınız mı? Bunlar kaçmadıki, şuanda cezaevinde. Allah aşkına bu neyin araması? Bu üçtür geliyorsunuz. Yeter artık! Yeter artık! Bir parçacık huzurumuz kaldı onu da kaçırmayın.” diye çıkışmıştı.

Dedim ya mağdurların, zulme maruz bırakılanların ana dili ACI’ydı artık. Zalimlerle anlaşamıyorduk. Gelen memur beylerle de pek anlaşamamıştık. Arif, Nihat, Fazıl için gelmişlerdi. Terör üyeliği mi? Teröre destek mi ne ararsan vardı. Karıncayı bile incitmeyen çocukların dosyaları hayli kabarıktı. Anlaşılan Sincan, Urfa,  Ordu üçgeni kesmemişti beyefendileri.  Bir kiraz ağacının yaprakları gibi dökülmüştük ayrı yerlere. Sincan, Urfa, Ordu’ya savrulmuştuk. Oysa ne hayaller kurmuştuk aynı dalın üzerinde. Ne salıncaklar asmıştık kiraz ağacının yanındaki cevizin dalına.

Amasya’daki acılar kiraz ayında başlamıştı. Orak ayı ve zevir mevsimindeki acılar zulme dönüşmüştü. Buğday tarlalarının gölgesi gün ışırken feryat ederek çekilmişti. Üzüm ayının imtihanı da çok ağır olmuştu. Erik ağaçları zülüm karşısında çicek olmuştu. Anne, baba, çoluk çocuk hepsi mahkeme önlerinde yaşlı bir çift yürek olmuştu. Gözyaşları kristalleşmişti, acılar her bir yürekte granit olarak döşenmişti. Kiraz, elma, zevir dallarından havalanan sığırcık kuşları tek yürek olmuştu. Buğday tarlalarından kalkan tarla kuşlarının çığlıkları zulme hem şahid hem de ortak olmuştu.

Komşularımın, dostlarımın “Bu kadar üzülmeyin, değmez.” sözünü duymaktan sıkılmıştım. Değmez diye zaten üzülmüyorum ki. Üzüldüğüm şey değmezlere yüreğimizin değmiş olmasıydı. Zamanında sevmiş olması, gönülsüz destek olması. Şimdi de bu zulümlerinin benim imtihanım olmasıydı.

Hayat işte! Öyle bir noktaya getiriyor ki insanı, eskiden “hiç bitmesin” dediğim günlere şimdi keşke hiç yaşamasaydım, görmeseydim diyesim geliyor. Acının mozaiği haline gelmiş bu yaşlı kalbim, hiçbir şey yolunda gitmiyordu dese de, hiçbir şey de onu doğru bildiği yoldan alıkoymuyordu.

Amasya’ya zulüm düşende acılı bir üçgenin içindeki yürekler bin bir ümitle çarpıyordu. Ümitler, baharın koynunda cemre oluyordu; bazen havada, bazen suda, bazen de toprakta. Kim bilir ezilen, çiğnenen mağdurlar yeniden çiçeğe duruyordu?