Yazar | Zeynep Can

Ben dört kız çocuk annesi, hayatı hep çileyle geçmiş bir kadınım. Çocuk olamadan büyük olmak zorunda kaldım emsalim pek çok kadın gibi. On yaşındayken annemi kaybettim. 3 erkek kardeşim ve  babamla kaldım. İlkokuldan sonra okula da gidemedim. Hayatın bütün ağırlığına rağmen şikayet etmeden yaşama dört elle sarıldım. Çünkü hayatın zorluğu karşısında küsmeyecek kadar güçlü ve antremanlıydım.

24 yaşında evlendim. Eşim mesleğine aşık bir polisti. TEM şubede çalıştığı dönemde bazı günler eve on iki gibi gelip sabah beşte çıkardı. Hatta günlerce eve gelemediği olurdu. Elbette çok zordu benim için ama eşime de birşey diyemezdim. Bilir ve inanırdım ki devletimizin ve milletimizin selameti için bu şekilde çalışmaları gerekliydi.

Eşim yirmi gündür hastanede babasının yanındayken bir gece evimizi polisler bastı. Eşimi sorup evde arama yapıp çıktılar. Yirmi gündür felçli babasının yanında refakatçıydı. Hastaneye giden polisler yukarı çıkmak zahmetine bile katlanmadan telefon açıp aşağı inmesini istediler. Eşim apar topar aşağı indi ama nereden bilecekti ki bu babasını son görüşüydü. Ne için arandığını bilemeden hastahane bahçesinde gözaltına alındı. Bir hafta sonra tutuklanıp Isparta Cezaevine götürüldü.

Bir anda ne yapacağımı bilemedim. Öyle çaresizdim ki artık yaşayamam zannettim. Bir iki gün sonra ancak kendime gelebildim. Artık çocuklarımın hem annesi hem babasıydım.

Eşim tutuklandıktan bir buçuk ay sonra babası vefat etti. Eşim cenazeye elleri kelepçeli iştirak edebildi. Bütün tanıdıklarının, akrabalarının karşısında kelepçeli bir vaziyette babasının kabre konulmasını seyretti. Onu görenler cenazeden daha çok onun durumuna üzüldüler. Ama o kendinden emin ve başı dikti. Eşimin o onurlu duruşu beni de çok etkiledi. Benim metanetimi de artırdı. O günden sonra adeta eski gücümü tekrar kazandım.

Boynu bükülmese de kalbi çok kırılmıştı. Çünkü babasının son anında yanında olamamanın, ellerini tutamamanın, cenaze namazını kılamamanın üzüntüsünü derinden yaşamıştı. Taziyeleri bile alamadan alıp götürdüler.

Hayat devam ediyordu ve benim dört kızım ve artık tutuklu bir eşim vardı. Eve para getirmem, aileme bakmam gerekiyordu. Akrabalarım çeşitli bahanelerle yardım edemeyeceklerini söyledi. Arabayı satamıyordum çünkü tedbir kararı konmuştu. Kısacası çalışmam gerekiyordu. Hastahanede tanıştığım bir hanım aracılığıyla evde hasta bakıcılığa başladım. Bakacağım kişinin yatalak ve erkek olmasını ilk başlarda yadırgasam da çocuklarım için buna mecburdum. Günler bir birini kovaladı ama her gün bir öncekinden daha çetindi.

Kızlarımdan biri on ikinci sınıfta üniversiteye hazırlanıyordu, diğeri sekizinci sınıfta teog sınavına girecekti, bir diğeri beşinci sınıfta ortaokula uyum sağlayacaktı, en küçük ise ikinci sınıfa gidecekti. Her birinin ayrı ayrı derdi vardı. Okula geliş gidiş saatleri farklıydı. Ufaklık okuldan en erken çıkandı. O sıralar ne yapacağımı tam bilemedim. İşi bıraksam giderlerimi nasıl karşılayacaktım. Bırakmasam çocuklar evde yalnız ve ilgisiz kalacaklardı. İnsan mecbur kalınca her şeye bir çözüm bulabiliyormuş anlaşılan.

Kızlarım babalarını ayda bir görebiliyorlardı. Karda kışta yürüyerek binbir zahmetle cezaevine gidip geldik. Fakat bir gün görüş günü pazardan pazartesiye alındı. İtiraz ettik, çocukların okulu var dedik ama nafile, dinleyen olmadı. O günden sonra babalarını görmeye okuldan dolayı gidemez oldular.

Okuldan değişik bahanelerle para istenip duruyordu. Çocuklar ezilmesin diye isteklerini karşılamaya çalıştım. Fakat üstesinden gelinecek gibi değildi. Bir gün müdürün yanına gittim. Müdür alaycı bir tavırla niçin geldiğinizi biliyorum “mağdursunuz” dedi. Ben bu tavır ve alaycı ifade karşısında sinirlendim ve “Geçen yıl bu zamanlarda eşimin en yakın arkadaşı Mustafa bey Hakkari’de şehit düştü. Hayatta olsaydı şimdi muhtemelen o da hapiste olacaktı. Bu ülkede ölenler şehit kalanlar da terörist mi? Terörist ile şehit arasındaki fark bu kadar mı? Benim eşimi ve bizi ne sebeple bu kadar mağdur ettiler.” diyerek bugüne kadar eşimin yaptığı fedakarlıkları müdürün yüzüne haykırdım. Bu çıkışım karşısında şaşıran müdür renkten renge girdi, ne diyeceğini bilemedi.

Geçen her gün bir yıl gibi geldi. Şükür ki en azından, az da olsa düzenli bir gelirimiz vardı. Kimseye muhtaç değilim diye düşünürken gece yarısı, beterin beteri olabileceğini anlatan, bir telefon geldi. Telefondaki  baktığım kişinin kızıydı ve babalarının vefat ettiğini, yarın gelmememi söylüyordu.

Son aldığım bin liradan kalan üçyüz lira ile kalakalmıştım. Başka bir iş bulmaktan başka çarem yoktu. Zira bu hayat benim hayatım,üstesinden gelmek da bana düşüyordu.