Yazar | Musa Ertürk

Bizler sıradan insanlarız. Her gün sıra sıra mağduriyetlerin yaşandığı bir dönemde, bizim yaşadıklarımız da sıradan görülebilir. Hapse atıldık desem sıradan, işkence gördük desem sıradan, malımız mülkümüz, alınterimiz gasp edildi desem, o zaten sıradan.

En acı olan da bu belki de, alışmak… Biz hiç alışamadık aslında ama kapı komşularımız, mahallede beraber top oynadığımız arkadaşlarımız, aynı kahvehanede oturduğumuz dostlarımız, bizim çilemize çok çabuk alıştılar.

Geçen akşam sokakta yalnız yürüyordum, etrafta pek fazla insan da yoktu. Bir ara arkamda üç kişi vardı, kendi aralarında konuşuyorlardı. Biraz orta yaşın üzerinde ve sakallı olan diğerine diyordu ki; “Ya sen Kur’an okumayı bilmezdin, nasıl müezzin oldun?” Hep beraber kahkaha attılar. Adımlarımı hızlandırdım, adeta kaçmaya çalışıyordum ama şu sözleri duymaktan kurtulamadım. “Falancanın tutuklanması bana yaradı, Hastane Camii’ne müezzin oldum.” Keyifleri oldukça yerindeydi. İnanın insanlığımdan utandım, bu insanlarla aynı havayı teneffüs etmek duygusu boğdu beni bir an için. “Ağlayanın malı gülene hayretmez” derler ama onlar bu hale çok çabuk alışmış görünüyorlardı. Ben hiç bir şeye alışamadım. Falancanın tutuklanmasına da, biricik babamın tutuklanmasına da alışamadım.

Anadolu’nun küçük sayılabilecek bir ilinde yaşayan kendi halinde insanlardık. Babamla birlikte yıllardır esnaflık  yapıyorduk. Babam, kendi halinde mütevazi bir insandı. Şu dünya üzerinde yaşayan, bizimle beraber yemek yiyip uyuyan bir melek göster deseniz, hiç tereddüt etmeden babamı gösterebilirdim. Siz, hiç gece yarılarında otogarda çorba dağıtan bir adam gördünüz mü? İşte o benim babamdı. Bazı geceler anneme çorba yaptırır, otogarda kalan gariplere dağıtırdı. İşte böyle Hızır gibi bir adamdı.

15 Temmuz hain darbesinden sadece beş gün sonra, polisler kapımıza dayandı. Daha darbeciler derdest edilmeden, bizim kapımıza gelmişlerdi. Sabahın çok erken saatleriydi, gün henüz yeni doğmak üzereydi. Kapımızın zili uzun uzun çaldı. Babam kapıyı hafifçe araladığında, onlarca polis birden evimize doluverdi. Sanki bir katil arıyor gibiydiler, ellerinde uzun namlulu silahlar vardı. Ne söylesek dinlemiyorlardı.

Ne bir arama kararı, ne de bir gözaltı talimatı gösterdiler. Avukatımıza haber verelim bekleyin dedik, ona da izin vermediler. Evimizi didik didik aradılar, çamaşır makinasının içine kadar. Sonuç, “Herhangi bir suç unsuruna rastlanmamıştır”, tutanağa böyle yazdılar. Zaten babamın adını “suç” kelimesinin yanına yazmak bile haksızlık olurdu. Öylesine kılı kırk yararak yaşayan bir adamdı. Babamı gözaltına aldılar ve bir polis aracına bindirdiler.

Halbuki daha birkaç sene önce babam, polis arabası alınsın diye Emniyete bağışta bulunmuştu. Babamı başından bastırarak bindirmeye çalıştıkları o polis aracı belki de babamın parasıyla alınmıştı. Polislerden bunu bilen var mıydı bilinmez?

Babamı emniyet müdürlüğüne götürdüler. Sonrasında nezarethaneye koymadılar. Bir spor salonunda on beş gün beklettiler. Babam spor salonunun soğuk ve sert zemininde oturarak on beş gün bekledi. Onlarca insanı o spor salonuna doldurmuşlardı. Orada yatıp kalkıyor, hiç dışarı çıkamıyorlardı. Banyo ve traş olmak gibi en basit günlük ihtiyaçlarını karşılaşmalarına bile izin verilmiyordu. Manzara 12 Eylül Darbesi’nin siyah beyaz resimlerinden daha beterdi. Spor salonu sanki bir toplama kampı gibiydi. Gidip görüşemiyor, halin nedir diye soramıyorduk. Avukatımızla bile görüştürülmüyordu.

Sonunda bize ölümü gösterip sıtmaya razı ettiler. Babam tutuklanıp cezaevine gönderildiğinde, spor salonu işkencesinden sağ salim kurtulduğu için seviniyorduk. Tek bir delil gösterilmeden tutuklanan adamın arkasından seviniyorduk. Artık sabırsızlıkla babamı, açık görüşte ziyaret edeceğimiz günü beklemeye başladık ama bir şokla daha sarsıldık.

Babam tutuklandıktan bir süre sonra bir Kanun Hükmünde Kararname yayınlandı. Bu kararnameyle babamın da ortağı olduğu şirketimiz kapatıldı ve bütün sermayesi hazineye devredildi. Oysa ben çok iyi biliyordum ki şirketin ne bir eksikliği tespit edilmişti, ne de devlete tek bir kuruş borcu vardı. Şirket hakkında herhangi bir soruşturma da yoktu. “Emek, adalet, özgürlük” diyenlerden de tek bir ses çıkmadı.

Alın terimizle kazandığımız, içine haram tek bir lokma karışmasın diye çabaladığımız malımız mülkümüz elimizden alındı. Tüm kapılar yüzümüze kapandı.

Biz o şirketi devlet kredisiyle kurmamış, alın terimizle büyütmüştük. Gerektiğinde evimizin iaşesinden kısarak, bugünlere getirmiştik. Tek bir çalışanımızın emeğinden hırsızlık yapmamış, ekmeğimizi onlarla bölüşmüştük. Şimdi emeğimizin üzerinde tepiniliyordu, alın terimiz gasp ediliyordu.

Altı ay oldu, babam hala cezaevinde. Suçunun ne olduğunu hala öğrenemedik. Bu keyfilik artık bizi tüketti. Babam, tıka basa doldurulmuş bir koğuşta kalıyor. Anlaşılan spor salonundan kurtulduğu için boşuna sevinmişiz. Cezaevini de spor salonuna çevirdiler. Orası da artık bir toplama kampı. Babamın sağlığından ve hayatından endişe ediyoruz.

Bu adalet değil, benim yaptığım da bir adalet arayışı değil. Zaten hiç kimsenin bir şey aradığı falan da yok. Herkes aradığını bulmuş, günah keçisi olarak da bizi bulmuşlar. Onun için hiç kimse delilden, hukuktan, hakkaniyetten bahsetmiyor. Ben artık adalete olan inancımı da yitirdim.

Şimdi ben her şeyden geçtim, tek bir isteğim var, o da babamın cezaevinden sağ salim çıkması. Dünyaları başlarını yesin.