Yazar | Engin Deniz

‘Sen gittin bizler geride kaldık

Sen Rabbine ulaştın bizler zulümle baş başa kaldık..

Bu resim senin aziz hatıralarına atfen yapılmıstır.

Mekanın Cennet Olsun Ayşegül’

[Ayşegül Öztürk anısına]

Bu hikaye; diğer tüm mağduriyet hikayeleri gibi,tamamen yaşanmış gerçeklerden yazılmıştır. 2017 Türkiye’sinde insanların inanmakta zorlandığı bu zulümler maalesef yaşandı ve hâlâ yaşanmaya devam ediyor. İşte yaşanmış acı bir gerçek daha. Anne mezarda,doğmamış kardeş mezarda,baba hapiste…Bir aileden geriye kalan tek kişi ilkokul öğrencisi Hikmet..

Bu zulmü yaşatanlar,zulme sessiz kalanlar! Biliniz ki üzerinize aldığınız vebal sadece cezalandırdığınız kişilerin vebali değil. Onların bebekleri,çocukları,eşleri, gelecekleri,umutları,hayalleri..

Elbet bir hesap günü var…

Bitmeyen sıkıntılar, eksik olmayan stres!

Düşük tehlikesi ile hastaneye kaldırılmıştı. Sancıları yüzünde ki ıstıraptan belli oluyordu, boncuk boncuk ter atıyordu. Ağrılarının kesilmediği anlardı, kendisi ile ilgilenen hemşireye dönmüş; “Hemşire hanım ben galiba öleceğim.” demişti.

Hemşire hanım da, neden ümitsiz sözler sarfediyorsunuz hanımefendi! anlayamıyorum demişti.

Ayşegül Hanım, tebessüm ederek narinlerden narin, kadife gibi mülayim sesiyle. “ Bilmem ki, öylesine bir his, kuvvetli bir vuslat arzusu.”  diyebilmişti.

Hikmet ise annesini evde göremeyince meraklanmıştı. Babası gideli anneciğinden bir an dahi ayrı durmaya dayanamayan bir çocuk oluvermişti. Senden yakın olan kim vardır bana? Bu kalbim daima bağlıdır sana, diye gözleri her an anacığını arayıp durmuştu.

17-25 Aralıktan sonra Ayşegül Hanım’ın çok sevdiği ve saygı duyduğu eşi açığa alınmıştı. Yolsuzluk operasyonu dosyasına çalışmış olmasından dolayı Bitlis’te gözaltına alınıp İstanbul’a götürülmüştü. Ayşegül Hanım, ana okuluna giden oğlu Hikmet ve henüz dünyaya gelmemiş bebeği ile Bitlis’te yalnız kalmıştı. Hani derler ya; yüzün kiminle gülüyorsa, yüreğin de ona aittir diye. Onun yüreği gülmeyi unutmuştu, ümitleri kan ağlamaktaydı. Karşılıklı oturup çay içebileceği, gülebileceği bir arkadaşı, bir yoldaşı yoktu artık yapayalnızdı.

Sıkıntıdan, stresten uzak durması gerektiğini çok iyi biliyordu. Lâkin acının yaydığı radyasyona karşı yüreğini, karnında ki bebeğini korumakta güçlük çekiyordu. Bir iki defa düşük tehlikesi geçirmiş hastaneye kaldırılmıştı. Yine o güler yüzlü, melek hemşireye denk gelmişti. Ayşegül Hanım’ın hem bedeni hem de ruhu sancılar içindeydi.

Hemşire’ye tebessüm ederekten; Hemşire hanım çok sık gelmeye başladım değil mi? demiş. Galiba ben burada öleceğim, diye de eklemişti.

Hemşire: – Hepimiz bir gün öleceğiz efendim! Fakat bugün değil, bugün moralinizi bozmanızı gerektirecek bir durum yok. Düşük tehlikesi, bu haftalar da kadınların hemen hemen yüzde kırkın da görülebiliyor. Bebeğimizin durumu da gayet iyi, sadece sizin kendinizi biraz  toparlamanız gerekiyor. Biliyorum yaşadıklarınız normal şeyler değil, zamana ihtiyacınız var. Fakat biliyorsunuz ki; bebeciğinizin dünyaya adım atma zamanı da hayli yaklaştı. Stres, sıkıntı yasak ve üzülmek yok hanımefendi demişti.

O da hemşireye doğru tekrar bakarak “Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber, hiç güzel olmasaydı ölür müydü peygamber?” diye mırıldanmıştı.

Hikmet’in yine anneciğinin zamansız olarak gözden kaybolmasına canı sıkılmıştı.

“Babam bir yana, annem bir yana, her zaman annecim muhtacım sana” diye de bu özlemini dile getirmişti.

Ayşegül Hanım’ın istirahat etmesi şarttı. Eşi gözaltına alınınca Bitlis onun için kabirden farksız olmuştu, ayrılık havası ruhunu bir kement gibi sıktıkça sıkmıştı. Eşinin olduğu şehir de hayata tutunmak, güneşin doğup battığını onun olduğu şehirde hissetmek istiyordu. O’nu görmek için iki üç defa da İstanbul’a gidip gelmişti. Ayşegül için özlem, hasret öyle bir ateşti ki; altı yedi aylık olması bile onu bu yolculuktan vazgeçiremiyordu. Neden Ayşegül neden? diye sordukların da; O, evimin direği, yüreğimin fatih’i diye karşılık vermekle yetiniyordu. Bitlis ve İstanbul’a mesafe tanımaksızın gidip geliyordu!

İnsan elbette ki sevmeliydi. Bazen dibi yosun tutan denizleri, bazen elif gibi dimdik duran heybetli dağları, bazen de içinde ki derin ve sonsuz sevgiyi…ve hayal etmeliydi mutluluğu ki kanadı kırık bir kuş gibi huzuru daima ertelenmesin, ümitleri tükenmesin. Ayşegül Hanım sağlığına çok dikkat etmeli ve bebeciğini de düşünmeliydi, ihmal etmemeliydi. Ama o eşinin bir tebessümünün ona iyi geleceğini düşünerek onca yola katlanıp hasretini gidermeye çalışıyordu. Aslında yavaş yavaş tükendiğinin de farkında değildi..!

Bazen karşılıklı çay içtikleri zamanları düşünüp, tebessüm ediyordu. Ahmet Bey bir gün, “Ben bundan sonra çaylarımı açık isteyeceğim.”  demiş. Oysa o, çayın demlisini severdi. Ayşegül  Hanım, “Şimdi bu nerden icab etti?” diye sorduğunda ise Ahmet Bey, “Çayım koyu olunca s

enin gül yüzünü göremiyorum gülüm.” deyivermişti. Bu onun için müthiş bir söz ve yüreğini de mest edecek bir iltifat olmuştu. Ya, Ayşegül Hanım’ın içinde ki ateş..! Vatan aşkı gibi uçsuz bucaksız hissedilen sevgiye ne demeliydi..! Evlat sevgileri ise bambaşkaydı. Annesi veya babası onu kucağına aldığında mutluluk denilen şey sevginin önüne geçerdi. Bitlis’teki o mütevazi evde yaşanan hayaller hep gelecekte ki güzel günler içindi. Güzel günler; hasret ve özlem günleri..! Güzel günler; eleminin gidip lezzetinin kaldığı günler..! Ne zaman geleceği sırra kadem basan günler..!

Bir kaç gelip gitmeden sonra İstanbul’da annesinin yanına yerleşmişti. Eşinin yanına gidip gelmesi, onu görmesi, daha kolay oluyordu. İstanbul; insana hayat, yaşama sevinci, neşe ve güzellik duygusu veren emsalsiz bir şehirdi. Göklere tırmanan minareleri, sayısız kurşun kubbeleri insanı kendisine hayran bırakıyordu. Bir de doğma büyüme İstanbul’lu olunca insan, zülüm her yerde aynı olsa da yaşamın kalbi İstanbul’da başka atıyordu. Güneşi farklı doğuyordu, denizi yaban otları gibi dalga dalga oluyordu. Martı’ların çığlıkları farklı bir alem, cami avluların da ki güvercinlerin gülücükleri farklı bir beste oluşturuyordu. Şah-ı şehri İstanbul nefes aldığı, gülümsediği bir şehir olup çıkıyordu. Çünkü hayat arkadaşı, yoldaşı, sırdaşı artık  İstanbul Çağlayan Adliye’sinde ikamet ediyordu.

Ayşegül Hanım Çağlayan Adliye’si önünde ki dua halkalarına da yetişmeye çalışıyordu. “Ne kadar sevenimiz varmış” diye de heyecan duyuyordu. Ülke’nin yetiştirdiği bu yiğitlerin; Ömer KÖSE’lerin, Yurt ATAYÜN’lerin, Ali Fuat YILMAZER’lerin, Erol DEMİRHAN’ların kadir kıymetini bilen ne kadar çok ağzı dualı insanlar varmış. Çok şükür ki yalnız değilmişiz, diye şükrediyordu. O da eşine destek olmak için o mahşeri kalabalığın bir kenarında duruyor. Yusuf’larının atıldıkları kuyudan çıkarılmaları için aşk, şevk ve heyecanla dua ediyordu. Oraya gitmemeyi, el açıp dua etmemeyi vefasızlık olarak görüyordu.

Herkes dua ediyor, dudaklar kıpır kıpır oluyordu, yürekler Allah diye adeta kanatlanıyordu. Gözyaşları ile aminler birlikte pervaz ediyordu. Canı daha çok yanan yüreklerde ki acılar amasız bekleyişlerle Çağlayana yöneliyordu.

Bitmeyen sıkıntılar, eksik olmayan stres! Ayşegül Hanım’ın peşini de bir türlü bırakmıyordu. Naif bedenini iyiden iyiye zorluyordu. O ise her şey güzel olacak diye dişini sıkıp sabrediyordu.

Eşi tutuklanınca, duruşmalara katılıyor, kaçırmamak için gayret sarfediyordu. Yan yana geldiği insanlara mütebessim bir çehreyle, bakıp “Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber, hiç güzel olmasaydı ölür müydü peygamber?” diye mırıldanır. Sonra da “Bu dünya beni çok sıkıyor, galiba ben öleceğim ve vuslata kavuşacağım.” derdi. Arkadaşları da, “Gül hanım, stresten, sıkıntıdan böyle diyorsun biliyoruz. “Vallahu galibun âlâ emrihi ve lakinne ekseren nasi lâ yâ’lemun. Allah neyi diler neye hükmederse onu muhakkak yerine getirir. Ne var ki, insanların çoğu bunu bilmez.” Bundan ötesi yok canım bize sadece sabretmek düşüyor.” sabredelim demişlerdi.

Yedi yüz kişilik devresi arasında akademi’yi iyi bir derece ile bitirmiş olan, herkesin parmakla göstermiş olduğu Ahmet ÖZTÜRK tutuklanmıştı. Hizbuttahrir, Selam-Tevhid, Hizbullah, Pkk, Tahşiye gibi dosyalarda Türkiye’deki uzman üç beş kişiden biriydi. Tutuklandığın da başarı puanı olarak devreleri arasında Türkiye birinci’siydi. Türkiye’nin ender yetiştirdiği değerlerden biriydi. Gel gör ki değerler yerle yeksan edilmişti.

Tutuklanma kararı okunduğunda, Ayşegül Hanım’ın yüreği bu kadar haksızlığı, bu kadar sıkıntıyı kaldıramamıştı, olduğu yere yığılıvermişti. Düşük tehlikesi ile apar topar hastaneye kaldırılmıştı. Yapılan  kontrollerden sonra bebeğinin düşük olduğu anlaşılmış. Annenin de zehirlenmemesi için ivedi olarak ameliyata alınmasına karar verilmişti. Altı yedi aylık bebek zülüm atmosferine yenik düşmüştü.

Bir anne için en kötü haber nedir bilir misiniz?

Dilinin damağının şekillendiği, elinin ayağının hareket ettiği. Tatlı kelimeler söyleyip de minik ellerine dokunmaya çalıştığınız da tepki veren bir bebeği annesinden koparıp almak. Burada tüm ışıklar sönüyor, karanlığa mahkum oluyorsunuz. Bebeğin alınması tek çareydi, kürtaj da bir o kadar riskliydi. İki ay sonra anne diyecek olan, minik elleri ile annesine sarılacak olan, hayata annecim diye merhaba diyecek olan bebek alınacaktı. Bir ev de ümitle beklenen, sevgiyle beslenen, hasretle, özlemle gelmesi beklenen bebek alınacaktı. Kim bilir belki de minik bir mezarı bile olmayacaktı..!

Peki neden? İki ay sonra dünyaya gelecek olan minik bebek neden toprak olacaktı?

Ya bebeğin alınması annesine de bir zarar verecek olursa..! Ya annesine de bir şey olursa ne olacaktı..!

Zulüm şehir şehir geziniyordu, küçük büyük demeden can yakıyor, can alıyordu. Zalimlerin kahkahalarının gölgesinde Ali’lerin, Ayşe’lerin ahû efganları yükseliyordu. Dillerde ki tek temenni :

“Yansak da ocak gibi gayra eylemem izhar,

Yakma beni alevlere ey çarh-ı cefâkâr” oluyordu.

Ayşegül Hanım bir hafta kadar hastane de kaldı ve taburcu oldu. Tebessümleri gül yaprağı gibi kurumuş, içine kapanmıştı, perişandı. Allah’tan başka kimseye eğilmeyen başı kaderin hükmüne boyun bökmüştü. Ahmet’in den sonra bebeğini de kaybetmesi kalbine bir mızrak gibi saplanmış, hayalleri, ümitleri sarsılmıştı. Bir türlü kendisini toparlayamıyordu ve kanaması da devam ediyordu.

Üniversiteyi burslu kazanmış, hayatın da hep başarılı olmuş bir insandı. Bu zülüm karşısın da çaresizdi, elinden hiçbir şey gelmiyordu. Bu arada mahkemenin ara kararı ile Ahmet Müdür tutuksuz yargılanmak üzere sebest bırakılmıştı. Onun çıkması Ayşegül Hanım için müthiş bir moral olmuştu. Zirvesine göz koyduğu dağlar göz kırpmıştı ona. Eşi tarafından bir dediği iki edilmiyor sabahlara kadar başında nöbet tutuluyordu. Uyandığın da ay ışığını seyreder gibi eşinin masmavi gözlerini seyrediyor, o bakışlar da huzur buluyordu. Yanın da güvendiğin, yaslandığın, derdini anlatabildiğin birinin olması ne güzeldi. Seni anlayabilen bir eşinin olması ve dahi seven. Halsiz olmasına rağmen bütün şükranlarını bir tebessümle anlatıveriyordu. Hikmet’i sarılıveriyordu ince boynuna. “Annecim, sen yokken söylediğin sözler geldi aklıma, giydiğin gömleğini aldım koynuma. Özledim annem! Özledim deyip sarıldım sana ama doyamadım ben senin bu gül gibi kokuna.” deyip anneciğinin kanatlarının altına sokuldukça sokuluyordu.

Günler geçiyordu..! Ayşegül Hanım sararıp soluyordu. Ateşi kırk derecenin altına düşmeyince, acil olarak hastaneye kaldırılmıştı, durumu ciddiydi. Enfeksiyon kapmıştı ve zehir vücuda yayılmış, bağışıklık sistemini çökertmişti. Bir ay özel müşahade altında tutuldu. Maalesef vücudu esir alan enfeksiyona karşı kalbi daha fazla mücadele edemedi. Babası son anlarında kızım nasılsın? diye sorduğunda yine mütebessim bir şekilde sadece “İyiyim”  demiş;

“Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber

Hiç güzel olmasaydı ölür müydü peygamber?” dercesine mütebessim bir çehreyle hikâyenin başından beri dillendirdiği vuslatına kavuşmuştu.

“Kapı kapı bu yolun son kapısı ölümse,

Her kapıda ağlayıp, bu kapıda gülümse” misali hayatını noktalamıştı. Bebeği gibi kendisi de kevserden gözyaşları ile yıkanmıştı.

Ona ve ailesine..! Ve dahi tüm masumlara bu zulmü reva görenler Ayşegül Hanım’ın cenaze namazın da da iş başındaydı. Mit’in, Kom’un, Tem’in görevli polis’leri kamera çekimleri ile cenazeye katılanları fişlemekle meşguldu. Tüm enerjileri, zalimlik üzerineydi. Zalimliğin ne kadar acımasız bir duygu olduğunu cenaze namazın da sergiliyorlardı. Ölenlere saygıları yoktu, dirilere de rahat vermiyorlardı. İnsanlar acıları ile kıvrım kıvrımken, onlar ekstra bir motivasyonla şer peşinde iz sürüyorlardı. Bu yüzden sevenlerinin çoğu uzaktan bir fatiha okumakla yetinmişlerdi. Zalimlerin bu fotoğrafı zulmün bir karesi olarak akıllarda kalır mıydı? Bilinmez.

Ama zalimler şunu bilmeli ki; bu dünya da hiç kimse yerinde saymamıştır; ya felâketlerine yürümüştür ya da saadetlerine..!

Ayşegül Hanım’ın defnedilmesinden sonra Ahmet Müdür tekrar tutuklanıp, Silivri Cezaevi’ne götürülmüştü. Hayatta ki en değerli şeyini kaybetmişti. Kaf dağı kadar büyük olan sevgisini küçücük kefenlere sığdırıvermişlerdi. Bu halini bilmesine rağmen susan, bir başsağlığını bile çok gören eş, dost, tanıdıklarına şahid olmuştu. Bilmeyip de iftira atan küçük adamlara ne demeliydi? O yine de metin olmaya çalışmıştı. Ancak gözlerine baktığınız zaman da müthiş soruların bir matkap gibi beynini delip geçtiğini görür gibi oluyordunuz.

Çıkarılan bu paslı kanunlar, kalibre edilmiş bir mızrak gibi bir gün çıkaranları vurmaz mıydı? Sizleri uzaktan bile görenler de acılar her daim tazelenmez miydi? Bilmem ki dostlarım; o gün size karşı gereken şefkati gösterebilir miyim?

Hikmet ise içine kapanıp yalnızlaşmıştı, annesinin özlemi, babasının hasreti içini acıtıyordu. Yüreğinden arta kalan hüzünler gözlerinden taşsa da bazen şiirlerle avunuyordu.

“Yavrum canım diyerek büyüttün beni,

Ninniler söyleyip uyuttun beni.

Geceleri kalkıp doyurdun beni,

Özledim annem ararım seni.

Annelerin emeği çoktur ödenmez,

Sayfalarca yazsam yine tükenmez,

Annem ölsen bile ismin silinmez,

Her zaman annem ararım seni.”

Hikmet şimdi üçüncü sınıfa gidiyor, babası da Silivri de yatıyor, şunu da iyi biliyor; Allah, eğer hikmetiyle bir kapıyı kaparsa, elbette ki rahmetiyle başka bir kapıyı açar.