Yazar| Mahinur İnci

On iki yıllık hemşireydim. Hemşire, ‘’Kardeşlik’’ demektir aynı zamanda, anlamı ile müsemma nâdir mesleklerdendir. Kardeşlik etmezsen, insanı ve insanlığı sevmezsen yapılacak iş değildir. Zordur, meşakkatlidir. İnsanın canına değer ellerin. Ellerinin değdiği yerde yarası vardır, kalbi orada atar. Avuçlarında titrer bazen hastasının elleri, aklından uzun zaman çıkmaz müteşekkir gözleri. İşte o anlarda iyi ki diyordum, iyi ki seçmişim bu mesleği. Böyle âşıktım mesleğime, bağlıydım. Canımı dişime takarak, aldığımın hakkını vererek çalışıyordum tabiri caizse.

“Neden böyle anlatıyorsun ki kaybetmiş, yitirmiş gibi anlatıyorsun” diyorsunuz belki. Evet, kaybettim, yitirdim mesleğimi.

O gece, sabahına en geç kavuşan o uzun geceden sonra oldu ne olduysa. Teker teker çevremizdeki dostlarımızdan, akla hayale gelmedik sebeplerle, görevden uzaklaştırmalar duyar olmuştuk. “Bu kadar kolay mı?” diyorduk. Yılların emeği var, bu tertemiz insanlara kıyılır mı hiç diyorduk. Hatta annem bir gün, ‘’Kızım kimin alındığını duysak, ne iyi insandı, kimseye kötülük etmezdi diyoruz, ben ömrümde böylesi zulüm görmedim inanki.’’ dedi.

Ülkemizde bu olaylar yaşanırken eşim beklenmedik bir kaza geçirdi. Maalesef belinin kırıldığını öğrendik. Bir sürü tedavinin ardından, doktor dinlenmesi gerektiğini, o halde çalışamayacağını söyledi ve üç aylık rapor verdi. Eşimin ciddi ağrıları oldu. Hareket edemiyor, birçok ihtiyacını zor karşılıyordu. İş, ev ve çocukların okulu arasında çok yorulmuştum o sıra. Bir gün, yine hem eşimin halini, hem de işinden edilen arkadaşlarımı düşünerek hastaneye gidiyordum. Yolda ihraç olan bir arkadaşıma rastladım. “Nasılsınız?” demek adetten olmuş, sordum haliyle. ‘’Nasıl olalım perişan olduk çoluk çocuk, yiyecek ekmeğe muhtacız. Yeni bir işe de giremedik. Malum herkesin tutumu belli. Nereye kadar böyle devam eder, bilemiyorum.’’ dedi. Nereye gittiğini sorduğumda ise cevap karşısında ne diyeceğimi bilemedim. İhraç olduğu için, maaş iadesi istenmişti. Üzerinde hak kalmasın diye koştura koştura defterdarlığa parayı yatırmaya gidiyormuş. Günlerdir her yerde terörist denilen insanlar, bu insanlardı.

Bu düşüncelerle işyerine gittim. Hastane yönetiminin beni çağırdığını öğrendim. Görevden uzaklaştırıldığımı duyurmak için çağırmışlar beni. “Nasıl yani sebep nedir?”dediğimde, Devletin yasal dediği, iznini verdiği, faaliyetlerini kontrol ettiği bir sendikaya üye olduğum içinmiş. Kendi içerisinde çelişen bir karardı. Anlam veremedim ama uzun zamandır hangi olup bitene anlam verebiliyorum ki dedim kendime. Birkaç gün sonra eşimin de aynı sebeple görevinden uzaklaştırıldığını öğrendik. Raporlu olduğu için, telefonla arayıp haber verdiler. Benim haberim daha tazeliğini korurken, bir de bununla sarsıldık. Birkaç ay önce birileri başımıza gelecekleri söylese gülüp geçerdim, hatta belki ‘’Saçmalama lütfen, hukuk devletinde yaşıyoruz. Sendika üyeliği, üstelik illegal hiçbir faaliyeti olmayan bir sendikaya üye olduğu için insan işini kaybeder mi? ’’ derdim.

Hastanede konuşulanlardan olsa gerek. Eşimin görevden uzaklaştırıldığı, raporu bize veren doktorun kulağına gitmiş. Bizi arayıp raporu iptal ettiğini söyledi. Elinizdeki rapor geçersizdir diyordu. Hani olur ya, rapor sırasında eşim göreve iade edilirse, kendi adının eşime rapor veren doktor olarak anılmasını istemiyormuş. Görevden uzaklaştırıldığımız yetmezmiş gibi, sağlığımız da hiçe sayılıyordu. Göreve geri dönseydi eşim o kırık beliyle çalışabilecek miydi? Ama doktorumuzun endişeleri yersizmiş. Çünkü göreve dönmek yerine, bir ay sonra yayınlanan kanun hükmünde kararname ile görevden atılmakmış nasibimize düşen. Sonrasında başımıza geleni anlatacağımız, haksızlığa uğradık diyeceğimiz hiçbir merci bulamadık. Nereye başvursak sonuç alamadık. Mağduriyetimize ülkemde hukuki olarak bir çözüm bulamadık. Nereye gitsek kapılar kapalı idi.  İki çocuğum, tedaviye muhtaç eşimle ortada kaldık biz de arkadaşlarımız gibi.

Kanuni’nin karşısına çıkan yaşlı bir hanım, askerlerin geçişleri sırasında, toprağını istila ettiğini şikâyet etmiş,  Kanuni ise ‘’Beni bana mı şikâyet edersin bre hatun’’ deyince, ‘’Seni senin kanunlarına şikâyet ederim, sen kanunların sultanı ‘Kanunî’ değil misin?’’ demiş. Padişah da bu diyalogdan büyük onur duymuş ve yaşlı kadının zararının karşılanması emrini vermiş. Ülkesinde bu denli adaletin hükmettiğini, kılıçla değil adaletle yönetmek gaye-i hayalinin gerçekleştiğini görünce gözleri  yaşarmış.

Hepinizin şu anda aklından geçeni tahmin edebiliyorum. Bir zamanlar kanunlarla adaletle yönetilen bu topraklar bu günlerde zulmün merkezi oldu . Son sekiz ayda yaşananlar insanlık tarihinin kara listesinde çoktan yerini aldı. Hepimiz biliyoruz ki ne kadar şiddetli olursa olsun hiçbir zulüm devam etmez elbet bir gün son bulur ama geriye ne kalır biliyor musunuz? Bu zor günlerde bize tarifsiz acıları yaşatanların yanın da daha da acı veren bu acıları hissiz bir şekilde seyredenlerin duyarsızlığı kalır. Bugünler elbet geçer, geçecek.