Yazan : Selim AYDIN

Savrulan, alt üst olan pek çok hayattan biri de onunkiydi. On yılı aşan meslek hayatı, aile hayatı, çocukları, eşi, kardeşleri sonbaharda, rüzgarda savrulan yapraklar misali etrafında dönüp duruyordu.

Pek çok öğretmen gibi idealistti. Pırıl pırıl öğrenciler yetişsin diyeydi tüm gayreti ve fedakarlığı. Ama bu mesleğinden zorla koparılmasına engel olmamıştı. Savrulmalar önce mesleği ile başlamıştı.

Sonra birbirini takip etti. Bir müddet eşiyle iş aradılar. Kim bulursa çalışsın diğeri de çocuklara bakar düşüncesiyle. Olandan bitenden habersiz, biri iki diğeri dört yaşında iki çocukları vardı. Ama iş bulamıyorlardı. Aslında iş vardı ama onlara yoktu.

Bir gün dayısının oğlu tutuklandı. Bir başka gün abisi, bir diğer gün eşinin kardeşinin tutuklandığını öğrendi. Her güne üzücü bir haber düşüyordu neredeyse.

Günlerden bir gün de onların kapısı çalındı. Bu kez onun için gelmişlerdi. Çocuklarının şaşkın bakışları ve ağlamaları eşliğinde götürüldü. İki günlük gözaltından sonra tutuklandı. Ömrü boyunca insana zarar vermeyi aklından dahi geçirmemiş, herkese mürüvvet göstermiş, iyiliğim dokunsun diye herkese el uzatmışsa da bunların hepsi gözardı edilmiş ve bir çırpıda cezaevine gönderilmişti.

Cezaevinde çok acı tecrübeler yaşadı. Bir anne için en ağırı ne olabilir derseniz? İki yaşındaki kızı açık görüşte hiç kucağına gitmemişti. Tanımadığı için mi yoksa  annesinin orada bulunamayacağını düşündüğü için mi onu hiç bilemeyecekti. Ama evladının bir sebepten kendisine gelmemesi, sarılmaması, yanağına küçücük ve sıcacık bir öpücük kondurmaması yaşadığı her şeyin önüne geçmişti. Dört yaşındaki oğlu ise ayrılmak istememiş, feryatlarıyla görüş salonunu inletmişti.

Açık görüşte yaşadıkları karşısında kalbi tonlarca yükün altında kalmışçasına ezilmişti. Altmış altı gün sonra tahliye edildi. Anlaşılan yanlışlık sonucu alınmıştı. Pardon deyip saldılar. Ama onun yerine eşini aldılar. Sevinemedi çıktığına. Tam tersi yine ağlıyordu ve “15 Temmuz’dan beri ağlamadığım gün yok” diyordu.

Serbest kalmıştı kalmasına ama aş yoktu, iş yoktu, eş yoktu, insanca yaşama hakkı yoktu, seyahat etme hakkı yoktu, yurt dışına çıkma hakkı yoktu. Tüm bu yokluklar içinde yaşaması bekleniyordu.

Her şeye rağmen çocukları ile birlikte olduğu için her gün şükrediyordu. Bazı zamanlar tutuklu hamile bayanlar, cezaevinde doğum yapanlar, cezaevinde kalmak zorunda bırakılan bebekler, hastalar, 75-80 yaşında ihtiyarları duyuyor, kendi derdinden geçip onlara ağlıyordu.

Tutuklu olduğunda çocuklarına teyzeleri bakmıştı. Eve döndükten sonra çocukları yine kaybederiz korkusuyla annelerinden bir an olsun ayrılmak istemiyorlardı. Nereye gitse annelerin peşinde gidiyorlar, adeta eteğinden ayrılmıyorlardı. Oğlu ” Annem bir daha işe gitmesin.” diyordu. Kızı ise sevinçten gözleri ışıl ışıl “Teyzeciğim bu gece annemin kucağında süt içtim. Ne kadar güzeldi anlatamam sana.” diyordu.

Yaşanası bir hayat olmasa da yaşamak zorundaydı. Bir şekilde ümitli olmak zorundaydı. Eğer dünyanın bir düzeni varsa her kıştan sonra bir bahar gelmeliydi.