Yazan | Mağdur

Yazıya nerden başlanır? Nasıl yazılır? Bilmiyorum.

Aileden mi? Eş ne demektirden mi?

Çocuklardan mı? Nerden başlamalı?

Ailedir toplumu toplum yapan. Eşdir aileyi aile yapan. Çocuktur evin neşesi. Ama babadır evin direği, babadır evin çatısı.

Nerden başlanmalı ?

Yaşanan fedakarlıktan mı?

Nereden başlamalı?

Çekilen çileden mi? Yaşanan ezadan mı?

Recep, elli küsur yıllık hayatında Rabbi’nin rızası doğrultusunda hareket eden, kılı kırk yararcasına yaşamış, başkaları için bir çok fedakarlıklar yapmış, PTT’de memuriyetini postacılık yaparak ailesinin nafakasını ve geçimini temin eden biriydi.

Nerden bilsin ki kaderin onun hayatında karagün ağlarını  ördüğünü. Nerden bilsin ki herkes tarafından takdirle karşılanan, gıpta ile  bakılan, sevilen biri olmasına rağmen suçsuz yere, sanki bir suçlu gibi muamele göreceğini? Nerden bilsin ki onun da yüzbinler gibi kader mahkumu olacağını? Nerden bilsin ki, bir iftiracının yalanına, hakaretine maruz kalacağını?

Adını bile koymakta zorlandığımız bir acı süreç. Neymiş? İsmini vermişler. Suç unsurları var denilmiş. Mahkum olmuş, tutuklanmış. Canlı canlı konulmuş T tipi denen Kapalı Cezaevi mezarlığına. Özgürlüğüne, hürriyetine kilit vurulmuştu artık. Ne aile kaldı, ne de eş. Çocuklarına duyduğu hasret ve özlem, her geçen gün eritiyordu sanki onu. Altı ay geçti aradan. Altı ayda çekmediği çile, dert keder kalmadı.

Ailesi aklına geldikçe, yüreğinin sızlıyor, gözlerinde buğulanıyordu. “Abdullahım!” dedi. “Bana çok düşkün. Son sınıfta, sınava girecek bu sene.” derdi. “Duydum ki sürekli beni düşünürmüş. Ders notları düşmeye başlamış.” diye titrek sesle anlattı, buğulanan gözlerinden akan yaşlarla. Derdini dert edinmekten bedeni artık dayanamaz olmuş, bitap düşmüştü. Cezaevi doktoru, revirde muayene ederken halinden şüphelenmiş ve hastaneye sevk etmişti. Halden anlayan olur mu hiç? Ha bugün ha yarın derken günler sonra hastaneye sevki için ismi söylenmiş. A-16 koğuşunun mazgalından.

“Hazırlan hastaneye gideceksin.” demişti gardiyan. Hazırlanır hazıranmasına da, ömründe kelepçe nedir bilmeyen, görmeyen Recep’e kelepçe takılır. Kelepçeler, kollarına mı yoksa yüreğine mi takılmıştır, artık var orasını da siz düşünün. Ağır gelir bu durum ona. Gözlerden süzülen yaş değil, yüreğinin sızısıydı.

Hastaneye iki astsubay, iki asker, iki sivil görevli eşliğinde giderler. Bakarlar Recep’e “Ya hu, bu mu?” der gibi. Ama ne yaparsın. Onlar da görevlerini yapıyorlar zaten. İki asker girer kelepçelenmiş kollarına, tutarlar sıkı sıkı. Biri önde, diğeri arkada olmak üzere astsubaylar ve sivil polisler eşliğinde hastane koridorunda, rahatsız eden bakışlar altında yürüyerek giderler muayene odasına. Koridorda yürürken bir bayanın takip ettiğini görürler sivil polisler. Sorarlar Recep’e “Kimdir bu ? Tanıdığın birimi?” diye. Nasıl tanımasın ki. Yıllardır aynı yastığa başkoymuş, yüreğinin sahibi. Çocuklarının anasıydı, eşiydi takip eden. “Eşim” der Recep. “Peki nereden biliyordu bugün senin hastaneye geleceğini? ” Nereden bilecek ki? Tabi ki bilmiyordu. 15 günde bir yapılan telefon görüşmesinde eşine söylemişti, haber vermişti. “Bilmiyordu.” dedi Recep. “Önceden söylemiştim. Geleceğimi bildiği için de her gün her sabah gelip burada beni bekleyeceğini söylemişti. Demek ki her gün, her sabah gelip beni beklemiş.” Sordu polislere ” Takip etmesinde bir sakınca var mı?” diye.

Muayene oldu olmasına ama durum pek iç açıcı değildi. Emin olmak için 19 Mayıs Tıp Fakültesine sevk etmişlerdi. Ve korkulan olmuştu. Sonuç vahimdi. “Kanser” teşhisi konmuştu. Evet gerçekten canlı canlı T tipi Kapalı Cezaevi Mezarlığına konulmuştu sanki. Öğrendiğimizden beri sürekli dua ediyoruz. “Rabbim Şifa versin” diye. Eşi ve görevli gardiyan başında bekliyormuş. Fakülte hastanesinde. Ve anlamlı bir söz çınlıyor hastane koridorlarında. Bekleyenlerin yüreğine işliyor bu söz.” Keşke eşim sağlığı yerinde olsaydı da, cezaevinde yatsaydı.” diye