Yazar| Ahmet Arslan

 

Sahi, neydi mutluluk?

Neydi huzur?

Neydi yaşam?

Bir tatlı tebessüm mü, lezzetli bir lokma mı, bir yudum su mu?

Sahi neydi?

Güzel olan, gül dalında şakıyan bülbülün sesi mi, yoksa , “anneciğim” diyen çocuğun masum nidası mı?

Anlamlı  zamanları kovalamak, manalı davranışları sergilemek, hayatın vazgeçilmezleri değil miydi?

Dünya, iyi ve kötünün savaşını veriyordu. Doğrunun eğriyle çarpışma arenasıydı. Güzelle çirkinin amansız yarışındaydı.

Sevda Öğretmen, üniversiteyi bitirmişti.  Yoksul ailesinin “örnek ferdi” olarak, vatana, milletine hizmet etmek için gösterdiği gayret takdire şayandı.

Bölümünün birincisi olmuştu. Bin bir zorluğa katlanıp bir de hazırlı kursuna gitmiş ve kazandığı sınavla ataması yapılmıştı.

Koca şehirde, yalnız gibiydi. İlk maaşıyla, öğrencilerinin karşısına çıkabileceği giysileri Mahmutpaşa’dan ayaklarına kara sular inse de sıkı pazarlıklar sonucu almıştı. Ayakkabı ve çantayı da ihmal etmemişti.

İki otobüs değiştirerek ancak ulaşabilse de tatlı koşuşturmadan şikayetçi değildi. Aksine mutluluktan göklere çıkacak gibiydi.

Bu hengamede İstanbul trafiğine yakalanmamak için evinden erkenden çıkarken annesinin duasını almayı ihmal etmezdi.

İki yıl daha dünya misafirhanesinde konuk olabilseydi, babası da bu günleri görebilecekti. Oysa Sevda Öğretmen ne çok isterdi babasının dünya gözüyle görmesini. Zira babasının emeği çoktu. Bu fedakâr adam, yıllar yılı, gündüzleri demir atölyesinde ocaktaki alevin karşısında buram buram ter döktükten sonra eve gelip, yemekten sonra da işportaya çıkardı. Kolay değildi beş çocuk büyütmek, yaşlı ve hasta annesine bakmak.

Yaşlı babaannenin varlığı evlerinin bulunmaz nimetiydi. “Koca Çınar” derlerdi aile arasında.

Koca Çınar;

– Evladım! Her işinizde doğru olun. Dürüstlükten ayrılmayın. Bizim inancımızda meşru olmayan ve doğru olmayan hiçbir yol ve yöntem yoktur. Vaktin, sağlığın, imkanlarınızın kıymetini bilin. Halinize şükredin. Şükredin ki nimetler artsın. Bugünün yarını var. Yarın Hakk’ın divanı var, hesabı var, derdi.

Çoğu zamanda Sevda’yı dizinin dibine alıp;

– Yavrum! Sen kız çocuğusun. Ailenin büyüğüsün. Eğer sen okur, kardeşlerine örnek olursan, onlar da okur, iyi insan olur. Bir sözvardır “Ön teker nereye giderse, arka teker de oraya gider” diye. Bu yüzden örnek ol. Azmet, sabret ve oku. Ailene, vatana, millete faydalı ol. Babanın halini görüyorsun. Gece gündüz demeden çalışıp çabalıyor, deyip eklerdi.

– Baban öğrenciliğinde çok zeki ve çalışkandı. Öğretmenleri onu çok sever, arkadaşları ona imrenirdi. Memlekette kan davası yüzünden rahat vermediler. Tarlamızı tapanımızı satıp savdık. Buralara geldik. Deden de ahirete göçünce, yük babanın omuzlarına kaldı. Çok sevdiği okuluna devam edemedi. Onun hayalini sen gerçekleştir. Oku kızım oku, oku…

Sevda da bu yüzden azmetmiş, bin bir güçlüğe rağmen okumuş, vatanına, milletine ve ailesine faydalı olmak için öğretmen olmuştu.

Uzaklarda okumuştu Sevda Öğretmen. Hem de çok çile çekerek.

Her şeye rağmen bölüm birincisi olmuştu.

Başörtülü olduğundan defalarca okul disiplinine verilmişti Defalarca sözlü ve yazılı ifade vermişti. Bu da yetmezmiş gibi sınav zamanı kampüse alınmadığından, ders tekrarına maruz kalmıştı.

Mücadeleden asla yılmazdı. İnandığı doğruları savunmaktan asla geri durmazdı.

Hakların savunuculuğunda önderdi.

Dilekçeler yazdı. Telgraflar çekti.

Ziyaretler yaptı. Makaleler yayınladı. Cumhurbaşkanlığından, başbakana, bakanlara, milletvekillerine mektuplarla derdini anlattı.

– İnancımdan dolayı başımı örtüyorum. İnancımın gereğini yapmak istiyorum. Başka derdim yok. Gayem ilim öğrenmek, irfan sahibi olmak, insanlığa faydalı olmak. Bu ayrımcılığa son verin. Ben de okuyabileyim. Okuluma girebileyim. Üniversitemi bitirebileyim. Diye, yazdı, yazdı,  yazdı…

Bu sefer de;

– Niye dilekçe yazdın? Neden telgraf çektin? Niçin mektup gönderdin? Diye disiplin cezası aldı.

Mezuniyet töreninde birinci olmasına rağmen ödülünü

– Ödül alan öğrencinin ödülü daha sonra Rektörlükte verilecek. Denilerek alamamış, sahneye çıkamamıştı.

Okul yıllarının çilesi onu diplomayla birlikte “yüksek tansiyon hastası” olarak mezun ediyordu.

Atandığı okulda, kısa zamanda en çok gayret eden öğretmenler arasına girmişti. Okul idaresi de bunun farkına varmıştı.

Okulun kıdemlisi Halil Öğretmenin de dikkatinden kaçmıyordu bu yeni gelen meslektaşının halleri. Oğlu Aydın,  iki yıldır öğretmendi ve onun için helal süt emmiş birini arıyordu.

Sevda’nın babası Demirci Arif Usta, Halil öğretmenin yabancısı değildi. Mahalle komşularıydı ve cami arkadaşıydılar. Arif Usta da acele ediyordu. Hem sırada dört çocuk daha vardı. Hem de iki hafta önce hastanedeki tahlillere doktorun söylediklerin aklını kurcalıyordu.

Söz, nişan, düğün derken zaman çabuk geçmişti.

Zorlu mesai, trafik, şartlar, ilk bebeğine hamileliğinin zorlu geçmesine sebep oluyordu.

Nihayet hamilelik sona ermişti.

Ancak “Umut bebek”, annenin yüksek tansiyon hastası olmasından dolayı, küvezde hayata tutunmaya çalışıyordu. Annesi hasretti bebeğinin kokusuna, bebek hasretti annesinin şefkatine. İki koca ay geçse de hasret bir türlü dinmemişti.

Doktorların, hemşirelerin, personelin ilgisine ve teknolojinin onca imkanına rağmen anne karnında hastaneye gelen “Umut Bebek” kefenlenmiş halde son yolculuğuna uğurlanıyordu.

Aydın ve Sevda Öğretmen çifti, “Umut” Bebeğin ardından kalakalmışlardı.

Doktorların;

– Yeniden hamile kalacak olursan, stresten tamamen uzak kalmalısın. Aksi halde hem senin hem bebeğin sağlığı tehlikeye girer. Umut bebek sebep açısından stresten dolayı aramızdan ayrılmış görünüyor. Diyen cümleleri de çiftin aklından çıkarmayacağı sözlerdi.

Günler ayları, aylar yılları kovaladı.

Ege’nin incisi ilimize atanmaları yeni heyecanlar yaşatıyordu.

Bu güzel şehirde her şey çok güzel gidiyordu. Hicrana rağmen mutluluk eksik olmuyordu yuvalarında.

Yıllar önce ilk öğrencileri olarak ders verdiği birçok genç, üniversitelerini bitirmiş, iş sahibi olmuş ama Sevda öğretmenlerini unutmamışlardı. Bayramlarda, kandillerde arıyorlardı. Nişanlananlar, evlenenler törenlerine davet ediyorlar, davetiye ve nikâh şekeriyle hediyeler gönderiyorlardı.

Bu güzelliklere, yıllar sonra iknci bebeğe hamile olduğu haberi de eklenince kendini uçacak gibi hissetti.

Evet, yıllar sonra huzurun, mutluluğun bütün buutlarıyla yaşandığını iliklerine kadar hissediyordu.

Ta ki, Temmuz ayı ortasına kadar. O tarihte ülke aleyhine, millet aleyhine, yapılan girişime kadar.

Herşey allak bullak olmuştu.

Değerler ve kavramlar alt üst olmuştu.

Zulmün ilk kelepçesi Aydın Öğretmen’e uzandı. Meslekten ihraç edilen, baba adayı bu adam elleri arkadan kelepçeli evinden demir parmaklıkların ardına götürüldü.

Dostlar, düşman kesildi. Ahbaplar selam vermez oldu.

Akrabalar arayıp sormaz oldu. Her şey değişmişti, araştırıp soruşturmadan.

Kirayı hiç aksatmadığı halde, ev sahibi;

– Evimi bir an önce boşaltın. Daha fazla söyletmeyin beni. Gerekirse atarım eşyanızı dışarı. Kim sahip çıkabilir ki size. Derken kocası tutuklu, yalnız bir kadına karşı oldukça küstah tavırlar sergiliyordu.

Sevda Öğretmen kimseye derdini açamıyordu.

Zihninde “stresten uzak durması gerektiği” konusu vardı. Yakında dünyaya gelecek masum bebeği için stressiz olmak zorundaydı.

Eşinden sebepsiz, hukuksuz şekilde koparılalı aylar olmuştu.

Bir sabah acı acı çalan zilin ardından, yumruklanan kapıyı açtığında uzun namlulu silahlarla bir sürü polisi karşısında görünce afalladı. Kanı beynine sıçradı. Korktu, ürktü. Konuşamadı. Ne diyeceğini bilemedi.

Evini aramaya gelen polisin hakaretleri de eklenince iyiden iyiye tansiyonu, zirve yaptı.

Hele;

– Demek o adamın avradı sensin. Devlet seni bugüne kadar neden kodese tıkmadı ki? Üzüm üzüme baka baka kararırmış. Sen de aynı haltsın mutlaka, diyen cümleler Sevda Öğretmenin oracıkta bayılmasına neden olmuştu.

Hemen dil altı tansiyon ilacından aldı. Ağzı zehir gibi olsa tansiyon biraz olsun düşmüştü.

Karnındaki bebek de huzursuz, olmuş, anneye halini belli etmişti.

Arama, daha doğrusu evin altını üstüne getirme bitmek üzereyken, polislerden birinin pişkin pişkin gülerek;

– Kusura bakmayın. Akıl edemedik. Bu yağmurda, çamurda keşke ayakkabılarımızı çıkarsaydık. Yazık oldu. Her yer de battı, berbat oldu. Diye alaylı ve küçümseyici söylenmesi durumun ne derece vahim olduğunu gösteriyordu.

Sevda Öğretmen de;

– Keşke. Keşke bir caniye gösterdiğiniz kadar saygıyı, hamile, tek başına suçsuz, günahsız bir kadına karşı gösterebilseydiniz. Keşke en temel insanlık özelliklerinden mahrum olmasaydınız. Keşke, keşke, keşke…. demişti.

Onlar evi terkedene kadar da gözyaşlarını dizginlemişti.

Ancak bebeğinin bu streslere dayanıp dayanmadığını kimseye söylemedi, söylemeyecekti.

Dünyaya gelecek masum yavrunun durumu bir ay kadar sonra belli olacaktı.

Süresi vardı daha.

Zulüm sadece dünyadaki yaşayan masumlara reva görülmüyordu.

Zulüm, doğmamış günahsızlara, sabilere de yaşatılıyordu.

Amma nasılsa sonlanacaktı.

Amma onların  onların(!) sonları nasıl olacaktı?

Ya ahiretleri

Vay hallerine

Vay ki vay!!!!