Yazar | Ümit Yılmaz

‘Hayır!’

‘Hayır!’

‘Hayır!’

Dönüp bir kez olsun yüzüne bakmadan, önünde bulunan kağıdı okuyarak soru sormaya çalışan hakim beyin, alakasız sorularına bu şekilde kısa kısa kestirme cevaplar vermekten sıkılmıştı artık. “Yüzbin kere hayır, inanmıyorum sana!” desem, ortam yumuşardı belki, hem rahmetli Barış Manço’ yu yadetmiş olurduk diye düşündü. Tebessüm edecekti bu hayaline, ama “Rahmetli bugünleri görseydi ne derdi acaba?” düşüncesi, tebessümüne engel oldu.

Uzun süredir hayatı bu şekilde devam ediyordu. Yaşadığı, gördüğü ve duyduğu onca şey, ancak bir tiyatro sahnesinde gülmeleri için hazırlanmış replikler gibi geliyordu ona. Ama ne zaman gülecek olsa, boğazı gerçekliğin düğümleriyle boğumlanıyordu.

O hayır demekten bıkmıştı, ancak belli ki muhatabının bıkmaya pek niyeti yoktu. Sınıfa girip, masasına kurulmasının hemen ardından, yoruluncaya kadar başını kaldırmadan öğrencilerine ders kitabını okuyan öğretmenler gelmişti aklına. Yorulunca da öğrencilerinden birine “Sen devam et!” deyiverirlerdi, çok iş yapmış gibi. Hakim bey de yaklaşık bir saattir aynı şeyi yapıyordu. Yorulup, “Siz devam edin işte,haberlerde ne gördüyseniz cevap verin!” demesindi şimdi o da. Bu defa çehresinden kısa bir tebessüm geçti.

Hayırlar devam ediyordu. Hakim, pis ve kokulu bir kaynaktan beslenen havuz ahalisinin, ne kadar yalan ve iftira varsa hepsini akıtacaktı, belli ki sorgu kağıdına. Sorular o kadar saçma ve boş idi ki, uzatmadan hayır deyip kestirip atıyordu her defasında. Hakimin de bir itirazı yoktu olanlara. Kim koymuştu acaba o soruları önüne? Tek bir eksik kalmadan, hepsini zabta geçirmekteki azim ve gayreti takdir edilmeliydi.

Hakim ciddiyetini muhafaza etmeye çalışsa da, onun yaşananları değerlendirilişi çok farklıydı. Yüzyılın komedisi, aslında trajikomedisi yaşanıyordu, herkes rolünü büyük bir ciddiyetle oynamakta ısrar ediyordu. Cinayete varan cürümler işliyorlardı, ödenmesi imkansız haklar sırtlanıyor, yüzbinlerin ahını alıyorlardı, ama bu hal vicdanlarında hiç yer etmiyordu. “Herhalde oyuna kendilerine çok kaptırdılar! Yazık, değer miydi?”

Evet, dünya hayatı ancak bir tiyatro sahnesi kadar gerçek, hakikat karşısında. Ama bu sahnede herkes kendi rolünü tercih ediyor ve kişi aldığı rol ile bütünleşiyor, bir oluyor. Kiminin rolü, alıp onu hakikate götürüyor. Kiminin rolü ise, üzerinde hiçbir zaman kaldıramayacağı bir yük oluyor. Onlar zalim rolünü seçmişlerdi. Rolün ağırlığı ile hergün biraz daha eğiliyor, iki büklüm oluyorlardı ama farkında değillerdi.

Tiyatro, komedi falan demişken, birden aklına geliverdi, sakın bu hakim gizli hayırcı olmasındı. Israrla kendisine hayır dedirtmesinin ya başka sebebi ne olaydı? “Sizi ihbar edecem diye şakadan takılsam mı ki acaba?” diye düşünse de, hemen vazgeçti. Belki yaşlı adamın kalbine falan inerdi, zira duyarlarsa maazallah en azından Fizan’a sürerlerdi.

Ardarda gelen anlamsız sorular nihayet düğüm noktasında birleşti. İşte sıra geldi, sorucukların ağa babalarına; “Silahlı Terör Örgütüne Üye olmakla suçlanıyorsun. Bir diyeceğin var mı?” dedi hakim.

Az daha ağız alışkanlığından “Hayır!” diyecekti, ama son anda farkedip, içinden yemezler deyiverdi. Yine tebessüm etti. Ayrıca bu nasıl bir soru sorma tarzı idi? Belli ki cevap vermesi istenmiyordu. Onca iftira yöneltilmişti kendisine ve hepsine bir cevap beklenmişti. Oysa simdi hakim asıl soruya sıra geldiginde, “Eklemek istediğin var mı?” diyordu. Yani hüküm binası kurulmuştu ve kendisine bu çürük yapıya ekleyeceği birşey olup olmadığı soruluyordu. Zulüm ile kurulmuş bu çirkin esere bakıp, takdir etmesi bekleniyordu belki de, “Hımm, çok güzel yapıp, sıvamışsınız!” diye.

Bir diyecegi elbette vardı, zira kurdukları bina hem temelsiz, hem direksiz, hem de çatısızdı. Bir üfleme ile yıkılacak, yerle bir olacaktı ve yıkılırken mühendislerini de, mimarlarını da, hatta amalelerini de yerle bir edecekti. Merak ediyordu; o konuşsa da, sesini duyan olacak mıydı? “Kurduğunuz bu yapı çürük, bugün olmasa da yarın elbette başınıza çökecek!” dese, dinlerler miydi ki?

“Var hakim bey. Terör örgütü üyesi olmakla suçlanıyorum. Ağır bir suçlama bu ve ben, nezarethanenin tutanağa geçirmeyi reddettiğiniz o insanı rahatlatan, o efil efil esen, insanı raksa davet eden şartları altında hep bunu düşündüm. Ne yapmış olabilirim ki terörist olmakla suçlanabileyim, bu yapılanları hak edebileyim?

Bugün huzurunuzda bulunurken, ortamın ciddiyetinden çok etkilendim sanırım ve neden terör örgütü mensubu olmakla suçlandığım sorusunu daha etraflıca düşündüm, sanırım bazı cevaplar da buldum. Evet, bu cevaplara göre ben terör örgütü üyesi olabilirim de, olmayabilirim de. Bu konuda bilgili ve tecrübeli olan sizsiniz, kararı da siz vereceksiniz ve elbette kararınız geçerli olacak. En azından bir süreliğine…

Ben yıllarca Doğu da, köylerde görev yapmış bir öğretmenim ve her ne kadar terör tehdidini zaman zaman ensemde hissetmiş olsam da, tabii ki terörü sizin kadar iyi bilmem mümkün değildir. Ama bildiğim kadarıyla terör örgütleri icin azami birkaç şart var. İdeoloji, eylem ve silah gibi. Ha bir de örgütün propagandasını yapıyor olmak şart mıdır, bilemiyorum. İşte ben bu açıdan kendi hayatıma şöyle bir baktım ve bazı neticelere ulaştım. Şimdi bu neticeleri arz etmek istiyorum.

Devletin bana verdiği görevi mukaddes emanet kabul edip canımı dişime takarak yıllarca çalıştım.

Öğrencilerime bilgi ve birikimimi aktarırken, onlarda maddi-manevi değerlerin yerleşmesine dikkat ettim. Yani vatanına, milletine ve milli gelenek ve göreneklerine, özellikle de evrensel değerlere bağlı bir nesil icin var gücümle gayret etmeyi kendime bir vazife addettim, o yönde hiç durmadan  gayret gösterdim. O kadar ki buna benim davam idi diyebilirim. Ben, bu davayı esas olarak kabul eden bir terör örgütü var ise eğer yeryüzünde, üyesi olmayı değerlendirebilirim.

Çocukluğumda ağaç dallarından ve iç lastikten yaptığımız, kuş avlamak için kullandığımız sapanlar vardı. İşte hayatım boyunca sahip olduğum tek silah budur, av tüfeği dahi elime almışlığım yoktur. Ki keşke çevremde bir uyaranım olsaydı da, o sapanı da elime almayaydım, masum kuşçukların canına kıymayaydım. Hatırlamıyorum kaç cana kıydım, hepsi için şimdi çok pişmanım. Silah olarak bu zikredilebilir olsa gerek, öyle değil mi? Şurası gercek; yeri geldiğinde sapan da etkili bir silahtır. Davut Aleyhisselam’ dan biliyoruz, sapanla atılmış bir taşın zalimi yere serebildiğini. Gerçi ben çok uzun zamandır elime sapan da almadım. Ama yine de bulduğunuz örgüte silah olarak sapanımı ekleyebilirsiniz. Ne de olsa, bir Peygamber silahı ve zalimle yüzyüze gelmeyi gerektiren, arkadan kalleşçe vurmayı reddeden bir silah.

Öğretmen maaşımla, köyde defteri kalemi olmayan öğrencilere defter kalem alırdım. Köyde birleştirici rol oynayarak, küs olan insanları barıştırmak için ikram sofraları düzenler, gençler kahvehane köşelerinde maç izlemesin diye aldığım tv yi maç günü okul bahçesine koyarak, orada onlara seyrettirirdim. Ama bu azılı terörist eylemi kuru kuru olmazdı haa! Çerez-kola falan da koyardım masalara. Yolların ve elektiriğin aylarca kesildiği dağ köylerinde çocuklara faydalı olabilir miyim diye düşünür, okula gelmeyen öğrencileri fırsatını bulunca evlerinde ziyaret edip ders çalıştırırdım. Bilmiyorum, muhtemeldir ki benzer başka eylemlerim de olmuştur, şimdi hatırlamadığım. İşte bunları eylem olarak kabul edip, az önce bahsettiğim ideolojim ile birleştirip, sapanımı da üzerine ekleyip, beni bir terörist olarak kabul edebilirsiniz. Dedim ya, siz bilirsiniz!

İşte benim örgütüm! Bu örgütü hafife almayınız, zira mayasında sevgi ve şefkat var ve hiçbir zulüm, kötülük, hukuksuzluk mayasında sevgi ve şefkat bulunan bir eylem ve düşünce sistemi karşısında uzun süre tutunamaz.”

“Yeter! Tiyatroya çevirdin burayı!” diye haykırdı hakim, kendisinden hiç beklenmeyen bir gürlükle. İşte şimdi çok kızmıştı, hakim bey onun rolünden çalıyordu. Bir kere ortamı tiyatroya ilk benzeten kendisiydi. En azından içinden geçirmişti.

“İlginçtir, hakim bey! Ben de aynı şeyi düşünüyordum. Şu an burada yaşadıklarımız bütünüyle bir tiyatro. Hatta bütün ülke genelinde yaşananlar kurgulanmış bir sahneden ibaret. Shakespeare, ‘Beğendiğiniz gibi’ isimli oyununda şöyle der;

‘Tümüyle bir sahnedir yaşam;

Erkeklerle kadınlarsa, hepsi birer oyuncu.

Biri çıkar, öteki girer ve her biri,

Kendine düşen sürede pek çok rol oynar;

İnsanın yedi dönemi yedi perde eder.’

Shakespeare’in sözlerini az bir farkla değiştirip, erkek ve kadınların yerine zalim ve mazlumları koyunca bence tam uyuyor günümüze. Ve size bir tüyo; perde kapanmak üzere ve bu zalimler için yedinci, yani son perde.

Evet, şu yaşadıklarımız bir tiyatro sahnesidir ve dolayısıyla, yolsuzluğun, zalimliğin, işkencecilerin, canilerin, süfyanların, yezidlerin hüküm ferma olduğu bir sahnede bana terörist, bu yaptıklarıma terör, beni buna yönlendiren evrensel değerlerime de terörizm denilse gerektir. Aksi hiç düşünülebilir mi?”

“Bitti mi?” diye sordu hakim, içini çekerek.

“Evet, hakim bey. Sanırım bu sahne artık burada bitmeli!”

Gözleri hakime bakıyordu, o ise katibe. Kendince birşeyler yazdırıyordu ifadesine. Dayanamadı daha fazla ve sordu en sonunda;

“Biliyor musunuz hakim bey, ben hayatımda hiç kavga etmedim? Kavga nedir bilmem. Acaba bu benim teröristliğime bir engel midir?”

Sorusuna karşılık verilmedi. Hakim zabta son cümlesini de nihayet ekledi; “…terör örgütüne üye olduğundan tutuklanmasına….”

Şimdi aklında tek bir soru kalmıştı. Hakim silahlı terör örgütü dememişti! Acaba unutmuş muydu yoksa silahını mı beğenmemişti?