Yazar | Engin DENİZ

Tutuklanarak derdest edilen elli bin kişiden birisiydi. Bir açık görüşte eşine şöyle hislenmişti.

Zindana düşmek, kabre girmek gibi bir şey. O anda her şey susuyor, şafak sanki hiç atmıyor, demir parmaklıklar hiç ısınmıyor. Oyunu kurallarına göre oynamak misali. O an, cezaevinin kuralları geçerli oluyor ve sadece gardiyanlar konuşuyordu.

Kabre hazırlıksız girmek, denize kayıksız açılmak gibiymiş ya cezaevine ansızın girmek de öyleymiş. Başların koyulduğu yastıklar mezar taşı, üzerinize çektiğiniz yorganlar toprak gibi oluveriyordu.

Zindana düşmek, kabre girmek gibi bir şeymiş!

Ne içerden dışarıya acı bir haber gönderebiliyorsunuz. Ne de dışardan gelen güzel bir haberi can kulağı ile dinleyebiliyorsunuz.

Yutkunmuş, sesi kısılmış, sanki kimse duymak istemesin der gibi “Bu bir kaç kişiye has bir duygu muydu, yoksa genel teamül müydü bilmem.” demişti. “Dünyalık namına çalışıp didindiğimiz, biriktirdiğimiz her şey hapishanenin kapısına kadarmış.” Gözleri dolu dolu olmuştu, eşarbının kenarı ile gözlerini silmişti. Eşinin gözlerinin içine bakmıştı, yağmurlu gözleriyle, “Bizim için değerli olan her şey bize o kapıya kadar eşlik edebiliyormuş. O an evlenmek, evlat sahibi olmak, ev almak anlamsızdı! Mal mülk sahibi olmak, makam mevki edinmek boş bir uğraş gibiydi!”

Zeynep öğretmen Erzincan’da çalışıyordu, ihraç edilmişti. Evi kiraydı, tatlı mı tatlı iki çoçuğu vardı. Kendisi mahpusa girince hepsi geride kalmıştı. “Eee o zaman! Dünya’daki bunca yaygara nedendi? Dünya hayatı bir oyun muydu? Her şey ne içindi? Onca şey boş bir hayal, yalan bir sevda mıydı?” diye kendini hesaba çekmişti. Dev dalgaların arasında kalmış fındık kabuğu gibi oradan oraya sürüklenip durmuştu.

Zeynep hanım, sen bu dünyaya ne için geldiğini unutmuş gibisin demişti. Rabbi Rahim’ine kul olmak için gelmedin mi? Bunun için ervahı alemde söz vermedin mi? Sevdiklerin, değer verdiklerin seninle hapishanenin kapısına kadar gelebildi. Tıpkı kabir gibi..!

Ölüm, kalabalıkları hizaya sokma sanatıydı, cezaevleri de sanki öyleydi. Gözleri bu fırtınada bir deniz feneri aramış, sığınabileceği, demirleyebileceği bütün limanları taramıştı. Fırtınada sığınabileceğin liman, tutunabileceğin ümitler çok önemliydi.

Evet zindana düşmek, kabre girmek gibiydi..! demişti. Cezaevleri bugünü muktedir olarak yaşayanların da, yarınki evi gibi duruyordu. Mezarlıklar da öyle değil mi? Dün kendisini vazgeçilmez olarak görenlerle dolu değil mi?

Beş buçuk ay kabir ayarında zindan hayatı yaşamak dile kolay.

Gardiyan: – Zeynep..! diye seslenmişti.

Gardiyan’ların seslenmesi hiç hayra alamet olmazdı. Zamansız olarak seslendikleri kimseler genelde alınıp, sorguya götürülürdü.

Hakkınızda ya bir itirafçı ya da bir iftiracı var demekti. Götürülenler bazen iki gün bazen bir hafta gelmezdi. Ölüp ölüp dirilmek bu olsa gerekti. Meraktan ölürlerdi, acaba ne oldu diye? En kötü şey bir kadının mahremine el uzatılmasıydı. En ağır tacizleri gördükleri için o anın çok yakın olduğunu hemen her tutsak gibi o da iliklerine de kadar hissetmişti.

“Çiceklerle hoş geçin, balı incitme gönül, bir küçük meyve için, dalı incitme gönül.” sözünden hiç nasipleri yoktu. Bunu yapanlarda vicdan duygusu yok olmuştu. Namus kavramının içi boşaltılmış, haysiyet duygusunun yerini sahte gülücükler almıştı.

Tutuklanmış bir insanı neden izinsiz sorguya götürürler ki? Anlamak mümkün değildi. Zaten bu hukuksuzlukları kim duyacaktı, bu mağduriyetleri kim haykıracaktı ki? Bu zulüm kimin umrundaydı ki?

Gardiyan tekrar seslenmişti: – Zeynep!

Korkuyordu, buradayım diyemiyordu. Kuru bir iftiradan dolayı aylardır içerdeydi. Beş aydır nelere şahit olmamıştı ki. Dövülen, hakaret edilen, elbiseleri çıkartılan, en ağır küfürler neticesinde travma geçirenler vardı. Erkekliklerini psikolojik baskı olarak kullanan polislere, cinsel tacizde bulunmak isteyen gardiyanlara ne demeliydi?

Ya göğüslerindeki sütü kanalizasyona akıtmak zorunda kalan gencecik, selvi boylu anneler. “Dokunur gayretine, karışma hikmetine, sahibi hürmetine, kulu incitme gönül.” diyen gönül dostlarına rağmen. Cam gibi kırılgan olan bu naif, bu iffet abidesi hanımların kalplerini paramparça eden, psikolojilerini alt üst edenler bunun vebalini nasıl ödeyeceklerdi?

Zeynep susuyordu, susuyordu, susuyordu. Aslında koğuştaki her genç kız, her bir anne bu sessiz feryadın farkındaydı. Yaşananlar hafif acılar olsa konuşulabilir, buradayım denilebilirdi. Yaşananlar derin acılardı, ruhlarda öylesine izler bırakmıştı ki duygular onun için dilsizdi. Burada yaşananlar öyle şeylerdi ki vakti geldiğinde affedilebilecek şeyler olduğu gibi ne kadar vakit geçerse geçsin içlerinde hiç affedilemeyecek şeyler de vardı. Görmek istemediğiniz ve hiç  istemeyeceğiniz insanlar da. Ömrünüzün sonuna kadar hiç unutamayacaklarınız, aklınızdan hiç çıkaramayacaklarınız olduğu gibi içlerinde sittin sene sizden helallik alamayacak kimselerde vardı. Yaralar jilet kesiği gibiydi öylesine derindi ki!

Gardiyan demir kapıları aça aça ilerliyordu. Kapı gıcırtıları, anahtar sesleri, hiç böylesine ürpertici olmamıştı. Her bir gıcırtı bir yılı, her bir anahtar sesi bir asrı temsil eder gibiydi. Zeynep..! diye seslenmesi yürek hoplatıyordu, ömründen ömür gidiyordu.

Kübra hanım Zeynep öğretmenin yanına yaklaşıp, “Endişelenme ablam. Bu kapıdan senin için nasıl bir haber gelirse gelsin, biz senin için tahmidiye ve sekine okuyacağız.” demişti. “Dualarımız hep seninle olacak sadece sakin ol! O lanet olası yere tekrardan gidecek olsan bile metin ol! İnsanoğlu, yaşattığını yaşamadan gitmez bu dünyadan. Biz hak dostunun deyimiyle yaşatmak için geldik bu dünyaya ama ne yapalım ki bizim de bahtımıza burada yanmak düştü.”

“Sen, ben, bu koğuştakiler suçlu olduğumuz için mi buradayız? Emekli öğretmen Meryem Yazırlı’nın, Konya’da ki Nazan ASLAN’ın, Giresun’un Piraziz ilçesinde ki E.Y’nin ne suçu vardı? Senin deyiminle diyeyim Zeynep hocam burası “zindana düşmek kabre girmek gibi bir şey.” Ama kabir nasıl bir yerdir bilir misin; ölülerin toprağa karışmadan önce adlarını, kimliklerini toprak üstünde bıraktıkları yerdir. Biz de kabirdeyiz ama henüz toprak olmadık. Hesap vere vere geldik buraya kadar. Demek ki; hesabını veremeyeceğimiz hiçbir şeyimiz yokmuş evvelallah. Adımızı, sanımızı, kimliğimizi kime, nereye ve nasıl bıraktıysak öyle de alacağız inşaallah.”

“Şimdi üzülme! Zikirlerini dilinden düşürme, Allah bizimle beraberdir.”

İhraç olunca herkes gibi o da memleketinin yolunu tutmuştu. Bir yandan eşinin tutuklanma korkusunu yaşarken bir yandan da Mersin’de ev aramıştı. Öte yandan da evin temizliği, tertipi düzeni nasıl olacaktı? Ya geçim derdi diye düşünürken gözaltına alınmış ve de tutuklanmıştı?

Temiz kalbli, ay yüzlü, mert bir hanımdı. Suçlamaları reddettiği için beş aydır cezaevinde çile dolduruyordu.

Zikirlerini tekrardan okumaya başlamış, Kübra ablası ile kucaklaşmıştı, ikisi de boncuk boncuk yaş döküyordu. Gardiyanın gelmesi ile koğuştaki herkes orta yere toplanmıştı. Feryadı koparacak bir işaret olacaktı gardiyanın ağzından çıkan cümleler. Gözler yaşlı, hıçkırıklar bir düğüm ötede beklemedeydi. Kardeşini sırtlayıp dağın zirvesindeki kulübesine çıkarmakta olan bir hanıma, “yükün ağır değil mi?” dediklerinde. Hanımın cevabı yaşatmak için yaşatanların verdiği cevaptandı “O, benim yüküm değil ki! O, benim imtihanım, O, benim kardeşim.” demişti. Herkes o işaret anından önce kardeşlerinin yanındaydı. Nasıl olmasın ki, dört artı bir olan bir daire, üç dört kişiye dar gelirken onlar otuz dört kişi bu küçücük koğuşu paylaşıyordu. Sofradaki ekmekleri, içtikleri suları, teneffüs ettikleri hava, yüz sürdükleri seccadeleri hep ortaktı.

Gardiyan, sokak tebessümü ile “Hanımlar bu ne hal, cenaze merasimi var gibi duruyorsunuz.” demişti.

Gardiyana en uzak noktada olan doktor hanım girmişti söze. “Kapı her açıldığında gardiyan8lar acaba şimdi kimi, nereye götürecekler diye düşünüyoruz. Artık korkuyoruz, ürperiyoruz.” sözleri kadınların yaşadıkları travmanın boyutunu anlatmaktaydı.

Zeynep için toplanmaları da Allah yolundaki kardeşliğin en güzel örneğiydi. Öyle bir kardeşlik ki, ellerin gözlerle ilişkisine benzemekteydi. Öyle bir kardeşlik ki, gözler yaşardığında eller imdada yetişiyordu. El ağrıdığında da gözler yaş döküyordu.

Gardiyan “Korkmayın hanımlar! Bugün size güzel bir haber getirdim. Mahkumlardan Zeynep hazırlansın yarın 16:00 gibi çıkışı var.” demişti. “Anlaşılmayan bir durum var mı?” dedikten sonra da özgürlüğü tekrardan mahkum edip gitmişti. Şaka gibiydi, güzel haber duymak tarifi imkansız bir kek yemek gibiydi. Düğüm düğüm olan hıçkırıklar yerini mutluluğa bırakmıştı. İstisnasız herkes sevinçten gözyaşı döküyor, mutluluktan ağlıyordu. Ertesi gün çıkacak olan sanki Zeynep değildi de koğuşun tamamıydı.

Cezaevi kabir gibiydi hepsini içine almıştı. Ünmüş, gençlikmiş, gururmuş hepsini sıfırlamıştı. Tek kimlikleri vardı gardiyanların dilinde mahkum. Mahkumu getirin, mahkumu götürün. Buna da alışmışlardı, şimdi bütün mahkumlar gözyaşının etrafında tek yürek olmuştu. Sevinç çığlıkları esaretten bir kişinin daha kurtulmasınaydı.

Tutuklu olduğu yer Zeynep’in bilmediği bir ildi. Kübra hanım o işi de halletmişti. Arkadaşlarını arayıp gelip almalarını söylemişti. Ertesi gün çıkacaktı, bugün son günüydü. Gider ayak arkadaşları için bir şey yapmak istedi. Poşetlere koydukları bayat ekmek içleri ile suyu birleştirip hamur yoğurdu. Ketıl’ın içine yağ döküp börek kızarttı. Son akşamında herkese mis gibi kızarmış ketıl böreği ikram etti. Genç kızlar “Abla böreği çok özlemişiz.” demişlerdi. Hem yiyip hem ağlamak sanırım böyle bir şeydi.

Ertesi gün Kübra’nın aradığı Türkân cezaevinin önüne gelip, beklemeye başlamıştı. Saat 17:00 olmasına rağmen çıkan olmamıştı. Saat 17:25 kale kapılarında yine hiç bir hareketlilik yoktu. Arkadaşlarınızla dostluğunuzu, kardeşliğinizi sürdürün sözüne binaen çocuklarını birine emanet edip gelmişti. Zira vefâkâr bir dost, ışık veren bir lambaya benzerdi. O da o ışığın aşıklarından olduğu için buraya koşmuştu.

Cezaevi önüne vaktinden de önce gelmişti, heyecanla beklemekteydi. Gelen giden olmayınca “Çıkıp gitti mi ki acaba. Yok canım gitmemiştir, biraz daha bekle ölür müsün?” diye kendi kendine konuşmaktaydı. Zira Zeynep’in ailesi Mersin’de kendisi Urfa’da tutukluydu. “Gidip sorsam mı ki? Ya beni de Nagihan GÖKÇEK gibi tutuklarlarsa.” demeden, düşünmeden de edememişti. Sonun da tüm cesaretini toparlayıp gidip sormuştu.

“Bugün bir yakınım tahliye olacaktı, ismi Zeynep. Durumunu öğrenmek istiyorum, yardımcı olabilir misiniz?” demişti. Yarım saat geçtikten sonra cevap gelmişti. “Evet! Bugün çıkacaktı, lâkin Erzincan’daki bir dosyadan dolayı hakkında yeni bir tutuklama kararı çıkartılmış. Yarın Erzincan’a nakledilecek.” denince, Türkân hanım şok olmuştu, donup kalmış ve adeta yıkılmıştı. “Allah’ım bu nasıl bir imtihandı, buna gayri yürek dayanır mı?” deyivermişti.

Zeynep öğretmen tutuklandıktan sonra ailenin peşini acılar bırakmamıştı. İlk önce eşinin kardeşi Hakan öğretmen, beş ay sonra da eşi tutuklanmıştı. Kıvanç öğretmen Erzincan’da görevliydi. Antalya’da teşkilata yaranmak isteyen Milli Eğitimdeki bir şube müdürü ismini vermişti. Dershanenin Milli Eğitimle, eğitimden başka ne işi olabilirdi ki? Dalkavukların bu iftiralarını anlamak mümkün değildi.

Kıvanç öğretmen tutuklandıktan sonra, eşi Zeynep’in çıkması için ona yöneltilen suçlamaları da kabul etmişti. Zeynep çıkmıştı, çıkmasına ama daha bu mutluluğu yaşayamadan, gözlerindeki yaş kurumadan, özgürlüğün havası ruhunu sarmadan, ayağının tozu kurumadan. Bir darbe de kayınpederinden yemişti.

İçerisi kabir gibi olsa da dışarısının da Zincirlikuyu Mezarlığından hiçbir farkı yoktu. Memleket, üzerine şefkat ve merhamet güneşinin doğmadığı bir ülke gibiydi. Mersin’e gittiği günün ertesi günü kayın pederi Zeynep’i ve görümcesi Rabia’yı evden kovmuştu. Gelini beş buçuk aydır Urfa cezaevindeydi, bir kez gitmemişti. Şimdi de…

Gönülanne “Bey yapma. İki gencecik gelin, dört küçük çocuk bu kışın ortasında nereye giderler? Sen de hiç vicdan yok mu? Bunlar bize Kıvanç’la Hakan’ın emanetleri..! Bey! Bey! Tüten ocağı bozma, bizi incitme, sahipsiz bırakma bey. Herkes hata yapar gel sen de bu hatandan dön.” dese de dinletemez.

Kayınpederinin cevabı, “İstiyorsan sen de vatan hainleri ile çık git.” olmuştu. Çocuklarının, torunlarının, bunca yıllık eşinin bile hiçbir hatırı yoktu. Gönül anne yutkunmuştu, sesi kısılmıştı. Dünyalık namına çalışıp didindiğimiz, biriktirdiğimiz her şey buraya kadar mış. “Tıpkı kabir gibi, tıpkı kabir gibi.” demişti. Gözleri dolu dolu olmuştu, yaşmağının kenarı ile gözlüklerini çıkarıp gözlerini silivermişti.

Kıvanç bir yerde tutuklu, Hakan bir yerde. Gelinler, çocuklar derbederdi. Hangi ressam bu acıyı resmedebilirdi? Hangi baba evlatlarına gözüm görmesin sizi, defolun gidin diyebilirdi?

Baba ocağından kovulmak hiçbir şeye benzemiyormuş. Çünkü, baba ocağı öyle bir yermiş ki kışın o evin ocağında odun yanmasa da üşümezsiniz, bilirsiniz ki orada sizin için yanan kocaman kocaman yürekIer vardır.

Zindana düşmek kabre girmek gibi bir şeydi ya. Ya baba ocağından kovulmak…