Yazan : Engin Deniz

Gözlerindeki parıltı yıldızlar gibi ışıl ışıldı.

Kandil gibi yanıp, kendini tüketerek başkalarına ışık vermeye çalışan bir fikir işcisiydi. Bir heykeltıraşın mermere verdiği en zarif şekilleri o öğrencilerine vermekle meşguldu. Nasıl ki usta bir marangoz ürünlerinden belli olurdu o da yetiştirdiği talebelerden…

Osman Hamdi Bey tarafından çizilen “Kaplumbağalar ve adam” resmindeki dervişle ortak özellikleri eğitimdi. Eğitim, bir fidan gibi toprağa dikilirdi. Bülbülün feryadına, gülün dikenlerine rağmen özenle takibe alınır, boy atıp büyümesi için emek sarfedilirdi. Dervişin emeği kaplumbağalar üzerine iken, Emrah Öğretmenin uğraşı, telaşı, çocuklar içindi.

Onlara, okuma alışkanlığı kazandırmak, dersi, okulu, hayatı sevdirmek varlığının ana gayesi olmuştu. Mesleğine aşık idealist bir öğretmendi. Mesleği, ete kemiğe bürünüp hayat tarzı olarak görünmüştü ona. Öğretmen demek ışık demekti, öğretmen demek cehaletle mücadele demekti. Öğretmen, mevsimler gibi her renk ve desen de çeşit çeşit çiçekler deren bahçevan demekti.

Öğretmenlik; mesleklerin içinde en ince işcilik isteyen, merkezinde insan olduğu için de mesuliyet gerektiren vicdan aynasıydı. Her bir öğrenci uzaktan bakıldığında öğretmenini ele verirdi. Eğrisini, doğrusunu ve emeğini yansıtırdı. Öğretmen, toplum için bir rol modeldi. Kazancıda karayollarındaki ilkokul mezunu bir işcinin kazancından daha düşüktü.

Oysa ülke insanının geleceği de, çocuklarımızın, gençlerimizin göreceği eğitime bağlıydı.

Batılı toplumlar uygarlık düzeyini, öğretmene verilen değerle ölçerken. Bizdeki durum biraz farklıydı, yaz tatillerimiz bile artık göze batar hale gelmişti. Batılıya göre öğretmen toplum mühendisiydi. Bizde idamlık Ali gibi, zindanlık fasıl gibi kadrini kıymetini bilen yoktu.

Suya yazı yazmak kadar zor olan bu meslek bizim seçimimizdi. Severek tercih ettiğimiz, çocuklarla beraber olmaktan mutluluk duyduğumuz, hayat okulumuzdu. Balıkesir’in Kepsut, Havran, İvrindi, Sındırgı gibi ilçelerinde görev yapmıştık. Eşim, kendini öğretmeye adamış bir fedai ve aynı zamanda öğrenmek için sürekli çalışan, araştıran yeniliklere açık bir modernistti. En büyük kazancı öğrendikleri, en büyük ödülü de öğrettikleriydi.

Gel gör ki hayat da acımasız bir öğretmendi, önce sınav yapıyordu, sonra da acı bir ders veriyordu.

Ülkemizin üzerine karabasan gibi çöken 15 Temmuz’dan sonra, herkes gibi bizim de en acı imtihanlarımız başlamıştı. Anneyi babadan, babayı evlattan, yârdan ayıran bir yaz akşamından sonra, eşim bir anda darbeci olmuştu, hain ilan edilivermişti. Vatansever bir öğretmen; bir gecede nasıl terörist olmuştu, bir gecede Erdek, Manyas, Susurluk, Dursunbey, bize nasıl yabancı olmuştu? Aklım almamıştı.

“Yıkılmış sinleri dolmuş,

Hep evleri harâb olmuş,

Kamu endişeden kalmış,

Ne düşvar halleri görmüştüm.”

Haberler yaz sıcağında, bir Marmara akşamında ailemizde de soğuk duş etkisi yapmıştı. Ruh halimiz nasıldı derseniz: “Yeterince pişirilmemiş tuğlalardan örülen bir evin çökmesi gibiydi.” diye cevap verirdim.

Duyumlar, rivayetler, suçlamalar… Söylemler…

Havada uçuşan kuşların gagalarındaki zeytin dalına asılı listeler.

İmzalanılan ölüm fermanları, akabinde gelen tutuklamalar. Dört duvar arasında yaşamayı bile çok gören bir hayatın habercisi gibiydi.

“Yaylalar yaylamaz olmuştu,

Kışlalar kışlamaz olmuştu,

Bar tutmuş söylemez olmuştu,

Ağızda dilleri görmüştüm.”

Bu memleket bizim deyip, her bucağında çalışabileceğimiz mesleğimizden de ihraç edilmiştik. Bunca emek, katlanılan bunca sıkıntı, çekilen yokluk günleri boşa mıydı? Bu sonuçları çok ağır olacak bir imtihanın ilk adımları gibiydi.

Sorumuz şuydu; Tuba ağacı ile cennete, zakkum ağacı ile cehenneme uzanan bu yolculukta bu imtihanı verebilecek miydik? Zulüm üzerine kurulu kıldan ince, kılıçtan keskin olan bu sırat köprüsünden geçebilecek miydik?

Eşim gözaltına alınmıştı. Tabiki de üzülmüştüm, günlerce yemek yiyemez, kimseyle konuşamaz, perdelerimi gün ışığına açamaz, toplum içine çıkamaz olmuştum. O zarif insanın, ellerine kelepçe vurulup götürülmesinden daha çok beni yaralayan şey ne olmuştu biliyor musunuz?

Vatanperver bir insanın bir anda hain damgası yemesi. Onu yıllardır tanıyan takdir eden insanların da bu yalana inanması olmuştu. Gözünün içine baktıları bu naif insana yüzlerini çevirmiş, sırtlarını dönmüşlerdi.

Dost bağında açan vefanın ömrü bu kadarcık mıydı? Bu vefasızlık, dört duvar arasındaki dostlarına bir duvar da biz örelim yarışı mıydı?

O zaman vefa ne demekti ki?

Unutmamak mıydı? Zor günlerde sırt dönmemek, kapıları örtmemek miydi? Dostun ağlarken gülmemek, her acıya onunla göğüs germek miydi vefa?

Hangi dağın moresi, hangi tarlanın istibicasıydı? Hangi baharda açan gongoroş, hangi yamacın ligarbasıydı vefa?

Vefa…

Laf değildi. Vefa ne bir semt, ne de bir apartman adıydı. Vefa dostunla hemhal olmaktı. Yaralıya merhem olmak. Susuzun su diye imdadına koşmak değil miydi?

Vefa duymaktı, hissetmekti, anlamaktı, ağlamaktı. Bir diken için bir gülü atmamaktı. Vefa bir sabırdı, dua etmekti, hatırdan, gönülden çıkarmamak değil miydi?

Bizi ailelerimizin tavırlarından daha çok dostlarımızın duyarsızlığı, irtibat kurmadaki isteksizlikleri etkilemişti. Bana dokunmasın, ateş benim de içimi yakıp geçmesin anlayışı ateşimize benzin olmuştu. Her ne şartta olursa olsun sahiplenmek değil miydi vefa?

Hislerim alev alev tutuşurken..!

“Kimisi zevk-u işrette,

Kimi saz-u beşârette,

Kimi belâ vü mihnette,

Kün olmuş günleri görmüştüm.

Kime sitem edebilirdim ki dosttan gayri, nazım kime geçebilirdi ki dosttan öte? Dosttan başka tüten ocağımız, tutan kolumuz, yürüyen bacağımız yoktu ki. Istırapla akrebin kıskacında takılı kalmıştım, bu da bizi yıpratıyor, içten içe kemiriyor, bir meyve kurdu gibi yiyip bitiriyordu.

Eşim, gözaltına alınınca bir spor salonuna götürülmüştü. On gün boyunca kartonların üzerinde yatırılmıştı. Duş almak, zaruri ihtiyaçlarını gidermek ne mümkün. İki gün boyunca nerede olduğunu öğrenememiştik, öğrendiğimizde de görüştürülmemiştik.

Adliye’de göz göze geldiğimizde ise çöktüğünü, zayıfladığını görüp perişan olmuştum. Sonra da sırtı dönük bir şekilde polislerin önü sıra divan-ı harbe götürülür gibi götürülmüştü. Arkasından seslenmiştim; Emrahım, canım, Yusuf yüzlüm demiştim:

“Dört mevsimi yaşatır, güneş dönen dünyaya,

Sana güneşim dedim, pervane oldum sana,

Güneşi gören dünya, sırtını döner aya,

Birazcık seviyorsan, sırtını dönme bana.”

Ses vermemişti. O gidiş gidivermişti, ellerimin arasından kayıvermişti. Sırt üstü gömülür kabre insanlar, ama sen beni yüz üstü bırakıvermiştin, demiştim. Emrahım yaslandığım dağım, hayat veren kaynağımdın, güven veren göz ağrım, gökyüzündeki ay yıldızlı vatanımdın!

Gözaltı, tutukluluk, vefasızlık ve maddiyat…

Taş duvarlar, demir parmaklıklar arkasındaki insanları terbiye etme, hürriyetlerini ellerinden alma, düşüncelerini engellemenin yoluydu. Bir kuru soğana, bir bayat ekmeğe muhtaç etmekti “maddiyat”…

Bir litrelik süt, bir kalıp sabun alamamaktı… Evlatların kimsesizler yurdunda yeni bir güne uyanması, annelerin kerpiç bir evde yeni bir hayata başlamasıydı “maddiyat”…

İş adamlarının sıfırlanması, fabrikalarının kapatılmasıydı. Masum insanların mallarına el koyulması, kelepir fiyatına satılmasıydı. En korkuncu herhalde mazlumların toplum tarafından dışlanması, horlanmasıydı, “maddiyat”!

Kısacası; bebeklerin açlığa, çocukların yokluğa mahkum edilmesinin, annelerin çaresiz, boynu bükük bırakılmasının adıydı, “MADDİYAT”

Mutluluk maddiyatta mıydı? Mutluluk, masumların mallarını paylaşamayanlarda mıydı? Mutluluk, “bana neden o oteli vermedin, bu okulu peylemedin, şu fabrikayı peşkeş çekmedin.” diye kavga edenlerin sofrasın da mıydı? Yoksa mutluluk orada, mutluluk burada, mutluluk başka meclislerde miydi?

“Alın teri ile kazanılan küçük büyük sermaye grupları tabiki de maddîyata tapanların iştahını kabartıyordu. “Deniz suyu içenler gibi, içtikçe susuzlukları artıyor, daha yok mu, daha yok mu diyorlardı.” Bu âlemde racon böyle işliyordu; birileri çalışıp çabalıyor, bir servet elde ediyordu, başka birileri gelip onu eziyetsiz sarfediyordu. Ne diyelim! Gözlerini toprak doyursun, diyelim.

Bizim de bir maaşımız vardı, kesildi. Bankadaki hesabımıza tedbir konuldu. Kredi borcumuz var, üzerine her gün faiz geliyor, günden güne katlanıyor. Her ay mesajlar geliyor, ödemezseniz icra işletilecek deniliyor. Dünyalık olarak neyimiz var ki? Neyimizi alacaklar? Bir oğlum vardı üniversitede okuyordu, maddiyatsızlıktan dolayı okulu dondurmak zorunda kaldı. Diğer oğlum babasının durumundan dolayı işinden çıkarıldı. Stresimiz, sıkıntımız tavan yapmıştı, depresyonlarımız katlanılacak gibi değildi.

Ailelerimizin durumu ortadaydı. Çocuklarım günü birlik işlere gidiyor. Ben de el emeği göznuru bir şeyler yapıp satarak geçimimizi sağlamaya, damımızı ayakta tutmaya çalışıyorum.

Derdimiz, bu deliğe bu yama olur muydu?

Gayretimiz, bu borçlar bu günü birlik işlerle kapatılabilir miydi?

Gözyaşlarımızla her hanenin içini yalayıp geçen bu yangını söndürebilir miydik?

“Lütfen sesimiz olur musunuz, mağduriyetlerimizi duyurabilir misiniz?” Diye yükselen çığlıklara cevaben;

Cılız sesimizle, bu zülme ortak olan kalabalıklara “durun burası çıkmaz sokak” diye yırtınırcasına, bağırabilir miydik?

Olmazlar içinde öyle insanlar da tanıdım ki; onların din ve insana karşı olan sevgileri, kırk haramilerin altın ve gümüşe olan sevgilerinden daha kuvvetli idi.

Tıpkı eşimin gözlerindeki ışık gibi gözleri ve dahi ümitleri yıldızlar gibi ışıl ışıldı. Kandil gibi yanıp, kendilerini tüketerek başkalarına ışık vermeye çalışıyorlardı. İnsanlığa sunulan en zarif mesajları dostlarına, yakınlarına götürmekle, ümit aşılamakla vazifeliydiler.

 

Vefalı insanlarla yeniden karşılaşmak, buluşmak, kucaklaşmak ne güzeldi. Hatta çok güzeldi. Dillerin de hiç şikayet yoktu; şükür vardı, sabır vardı, Allahu âlem bu işin sonunda bir hayır kapısı açılacaktı.

Bir de çarpıldığım, etkilendiğim hatta korkup titrediğim, ürperiverdiğim ibretamiz bir mesaj vardı ki yüreğim yerinden çıkacak gibi olmuştu.

“Biz kimsenin canını yakmadık, yakmayız da; ama onlar bizim ateş olduğumuzu bile, bile geldiler.” Her masumun, her mazlumun, her mağdurun, her mescunun, her mevkufun yüreğinde sevgi için kardeşlik için yanan ocaklar vardı. Yakayım, yıkayım diye uğraşırlerken bütün yürekleri ateşe verdiler.

Bugünler de geçecek biliyorum ama eşimin gözündeki o ışığı bir daha görebilecek miyim işte onu bilmiyorum.