Yazan | Engin DENİZ

 

Ne olur Diclemi koparmayin benden

Kapı açılınca müjde hatun, müjde..! deyivermişti.

Hayrola bey..! Ne oldu..? Bu neşe de ne böyle, hayırdır inşaallah..!

Sende bugün bir hal var ama..!

Fırat beyin mutluluğu gözlerinden okunuyor, yüreğinde de bir coşkunluk olduğu hissediliyordu. Bir an önce bu mutluluğu eşi ile paylaşmak istercesine içeri girmeye çalışıyordu.

Dilâzar hanımda sabırsızlanmıştı, eşinin etrafında pervane olmuştu. Gözlerini, mutlu bir haberin çıkacağı sadık bendesinin dudaklarına kalibre etmişti.

Bey..! Söylemedin hâlâ meraklandırma beni diye heyecan yapmıştı. Eşinin blazer ceketini vestiyere asmış, önüne kahverengi terliklerini bırakmıştı. Elinde ki poşetleri alıvermiş, bir solukta mutfağa bırakmıştı. Dilinde sessizlik, yüreğinde heyecan rüzgarları dönüp duruyordu. Dilâzâr anlam olarak haykıran yürek demekti, kalp dünyasının balansı değişiyor, nabzı hızlı hızlı atıyordu. Eşinin vereceği müjdeyi bir an önce duymak istiyordu. Haykırmamak için de kendisini zor tutuyordu.

Müjde ne olabilirdi ki..?

Fırat bey renkli kanepenin üzerine oturmuş, yorgunluk terini cebinden çıkardığı mendiliyle silmişti. Dilâzâr’ın gözlerinin içine şefkatle, refetle bakıp müjdemi isterim hatun, müjdemi isterim demişti..!

Dilâzâr, gamzelerini ortaya çıkaran bir tebessümle, yoksa yoksa..! Tahmin ettiğim şey mi diye duygularını bırakıvermişti. Mutluluk gözyaşları ile eşine sarılmıştı. Gerçekten mi Fırat, gerçekten mi diye tekrarlamıştı, bir çocuk gibi ağlamıştı.

Fırat bey hı hı dercesine kafasını sallayıp eşinin neşesine ortak olmuştu. Mutluluk; “hayat” demekti, “ümit” demekti, “yeni bir başlangıç” demekti. Yalçın kayalıklardan doğup hiç durmadan gürül gürül akan, medeniyetlere beşiklik eden, üzerine şiirler derlenen, şarkılar söylenen “sonsuzluk” demekti.

Heyecanlı heyecanlı nasıl oldu..! Anlatabilir misin?

Sosyal Hizmetler Müdürlüğünden Berivan hanım diye birisi aradı. Dilekçemiz kabul edilmiş, bir kaç gün içinde evimizi ziyarete geleceklermiş.

Dilâzâr hanım çok mutlu olmuştu, ne zamandır koruyucu aile sistemine dahil olup, kimsesizler yurdundan bir çocuk almak istiyorlardı. Bu isteği kabul edilmişti, bir evlat edinecekti. Kimsesiz bir yavruya yeni bir hayat, yeni bir nefes oluverecekti.

Sosyal hizmetlerden gelen görevliler evimizi, ortamımızı gördüler. Aile hayatımızla ilgili sorular sorup cevaplar aldılar..! Ortamımızı, imkanlarımızı çok beğendiler ve olumlu beyanatta bulundular. Çok güzel çok güzel, dediler. Resmi işlemler tamamlandıktan sonra bizi alıp “Sevgi Evlerine” götürdüler. Bize, anne babası ayrılmış biri iki yaşında, diğeri beş aylık iki yavru gösterdiler. Sırada bunlar var, bunlardan birini tercih edebilirsiniz, dediler. Keşke ikisini birden alabilseydik, şartlarımız bir tanesine müsade ediyordu. Bu anı, bu kareyi sanki çok önceden yaşamış gibiydik. Tercih etmek zor bir seçenek olsa da bizim gözlerimiz iki yaşında ki yavruya takılmıştı, onu seçmiştik. Bir nedeni yoktu, sadece bir tercihti

İsmi Dicleydi..! O kadar tatlı, o kadar masumdu ki, dünyanın isinden, kirinden o kadar uzaktı ki anlatamam..!

Onu alıp evimize götürdük, evimize gittiğimizde bizlere anne baba demeye başladı. İnsan, bu lafı duymak için ne kadar bekler bilir misiniz? Bu kelimeyi yeniden küçük bir yavrunun kalbinde  hissetmek için neler feda etmek ister? Bu duygunun tanımı imkansız bir şeydi..!

O gün, çok farklı bir gündü..! O gün, mutluluktan ağladığım bir gündü..! O gün, dua dua yalvardığım bir gündü..! O gün, Dicle’nin sıcacık, sevgi dolu bir yuvası olmuştu. Ailecek onun üzerine titriyorduk, hemen odasını hazırlamıştık. Yatağı, yorganı, yastığı, dolabı, oyuncakları..! Dicle, sabahları mutlu bir güne uyanıyordu. Anne, diyerek koşup geliyordu kucağımıza, babasını işine öperek uğurluyordu, akşam dönüşünü hasretle bekliyordu. Baba geldi, baba geldi demesi bizlere yetiyordu.

Bizim beş çocuğumuz vardı. Üçü üniversite, biri lise mezunuydu özel bir sektörde çalışıyordu, en küçükleri de liseye gidiyordu. Dört çocuğum şehir dışındaydı, onlar gidince evimiz ıpıssız oluyordu. Dicle ile bu sessizlik bozulmuştu, evimizde yeniden bahar rüzgarları esmeye başlamıştı.

Efendimiz (sav) bir yetimi bakıp büyüten ahirette benimle yan yanadır buyuruyor. Bu müjdeye mazhar olmak, efendimize komşu olmak için böylesine mesuliyet gerektiren bir yükün altına girmiştik.

Dicle’nin babası dağda öldürülmüştü, annesi başkası ile evlenip gitmiş, dedeleri sahip çıkmamış veya çıkamamıştı. Dicle de kimsesizler yurduna bırakılmıştı. Senede bir iki kez babaannesi görmeye geliyordu. O kadar..!

Biz Dicle’mizi çok seviyorduk, yalçın kayalıklardan doğup Basra’ya doğru gürül gürül akan bir su gibiydi. Rabbimin bize lütfettiği çok güzel bir emanetti, onu öyle görüyorduk. Onunla et ve tırnak gibi olmuştu. Bizden bir parça gibiydi, sanki onu dünyaya ben getirmiştim. Abileri, ablaları Dicle’ye karşı o kadar ilgililerdi ki anlatamam. Şehir dışından geldikleri zaman onu adeta tepelerinde gezdirirlerdi.

Dicle, onlarla oynamaktan yorulmazdı, bütün enerjisini sonuna kadar kullanırdı. Göremediği günlerin özlemini, hasretini çıkarırdı. Ufacık yüreğine sevgi ve mutluluk depolardı. Kardeşleri Dicle’nin fotoğraflarını, videolarını çekip yanlarına alırlardı. Devamlı telefon açıp uzun uzun konuşurlardı. Dicle’de abi, abla diye yanıp tutuşurdu, onları görünce gözlerinin içi parlardı.

Dicle ailemizin yeni bir üyesi, ayrılmaz bir parçası olmuştu. Onu çok seviyorduk, onsuz bir günü hayal dahi edemiyorduk. Eve ilk getirdiğimiz zaman büyük kızım Dilçem emzirmişti onu. Büyük kızım Dilçem evliydi, bir tanede çocuğu vardı. Bende ilaç kullandım, benim sütüm gelince Dicle’yi ben de emzirdim. Dicle canımız, kanımız ve artık süt kuzumuz olmuştu. Evimizin neşe kaynağıydı, sevgi doluydu. Üzerine titriyorduk, saatlerce oynasak bıkmıyorduk. Gülücükleri, hareketleri ile moral kaynağımızdı.

Annecim demesi yüreğimize huzur ve mutluluk veriyordu..!

İki yıl kreşe gönderdik. Okula başlamadan önce psikolojik yönden etkilenmesin diye onu evlatlık olarak nüfusumuza almaya karar verdik. Bunun için sosyal hizmetlere tekrar dilekçe verdik. İki yıl takip süresinin dolduğunu uygun görülürse olabileceğini söylediler. İki yıl dolunca tekrar müracaat ettik, uygun görüldü. Evlatlık olarak almak için mahkeme sürecimiz başladı. Bilirkişi raporları çok olumluydu. Dicle’nin kişisel gelişimi, bakımı, ailenin ilgisi, alakası mükemmel olarak raporlara geçirilmişti

Birinci ve ikinci mahkemeler ertelendi, üçüncü mahkemede ağır aksak devam ediyordu.

Mahkemelerin ertelenmesinde ve gecikmesinde eşimin durumu etkili olmuştu. Eşim, Milli Eğitimde bir ögretmendi. Temmuz’un 20’sinde Bank Asya’ya para yatırması gerekçe gösterilerek gözaltına alınmıştı. Yirmi beş gün ağır gözaltı sürecinden sonra tutuklanmıştı.

Dicle’yi almıştık ama Fırat’ı vermiştik ve bize yine yalnızlık, yine acı kalmıştı..!

Bu manzara karşısında ellerim çok üşümüş, yüreğim buz tutmuştu. Doktor ‘kansızlık’ demişti, benim teşhisimse ‘sensizlik’ti Fırat. Senin için bir şey yapamayışıma, seni zindanlarda yapayalnız, kimsesiz bırakışıma ağlamıştım. “İnsanın yaşı kaç olursa olsun, ister elli, ister yüz..! Ağlarken hep kimsesiz bir çocuk gibi değil mi yüreği?” Bende yalnızım, sensizim işte..!

Örgüt üyesiymiş..! Evden okula, okuldan eve gidip gelen emekliliği için gün sayan bir insan nasıl örgüt üyesi olur? Kime ne zararı olmuştu?

Kime sorsanız; konu komşu, eş dost, akraba hepsi de eşimi sever ve sayardı. Emekliliğine bir iki sene kalmıştı. Eşim vatanını, milletini, devletini, bayrağını canından çok seven, aziz tutan bir kişiydi. Kötülük onun rüyalarına dahi girmez, giremezdi. Herkese yardıma koşar, herkesin elinden tutmaya çalışırdı. Bize karşı da oldukça kibardı, o bir nezaket abidesiydi. Birbirimize karşı olan sevgi ve saygımız hiç eksilmedi, çok anlayışlıydı. Otuz iki yıldır evliyiz yarım saatcik olsun dargın kalmamışızdır. İnşallah ömrümüzün sonuna kadar da öylece devam ederiz.

Dicle bile anne üzülme..! Baba suçsuz, gelcek, gelcek diye bizlere moral veriyordu. Evet kızım baba suçsuz, çıkıp gelecek inşallah. Umutla bekliyoruz, hep yollarını gözlüyoruz, diyorduk.

Eşim tutuklandıktan sonra Sosyal hizmetlerden geldiler. Bize çok kötü bir süprizleri vardı. Eşimin terör örgütü üyesi olduğunu ileri sürerek koruyucu aile olmamıza son vermişlerdi..!

Bunu yapamazsınız, bu hiç adil değil, bu haksızlık diye haykırdım..! Dicle’yi almayın ne olur..! Onu bizden koparmayın diye yalvardım, yakardım.

Beni dinleyen, sesime kulak veren olmadı. Dicle’miz 4 Kasım’da bizden alınıp “Sevgi Evlerine..!” götürüldü. Bütün çocukların yataklarının kenarlarına “Anne” yazdıkları soğuk duvarların ardına koyuldu. Devletin soğuk yüzü evimizin her köşesine sinmişti, dokunduğum her şey buz kesiyordu. Onun odasın da, onun için bestelediğim ninnilerle baş başa kalmıştım.

Ben yine kimsesiz, yine Dicle’siz, yine Fırat’sız ve yine yalnızdım. Yalnızlık okyanusunda kalan sevda yüklü bir sandal gibiydim. Ne olur hadi gelin, çıkın gelin..! Siz gittiğinizden beri ağlamadığım, inlemediğim tek bir günüm yok diye feryat ettim. Dicle ve Fırat bir sonsuza doğru akıp giderken, ben arkalarından bakakalmıştım.

Mahkemeler devam ediyor, lehimize bir karar çıkar mı bilmiyorum, bekliyorum. Ama bu zülümden olumlu bir karar çıkacağını da zannetmiyorum..!

Fırat’ın çıkmasını beklerken, şimdi buna bir de Dicle’nin özlemi eklenmişti. Dicle ve Fırat’ıma kavuşurmuyum, kavuşabilir miyim bilemiyorum. Onlara doğru attığım her adımımda, yıkılan ümitlerin altında kalmaktan yoruldum. Hüsran yaşamaktan yas evine döndü yüreğim.

Haftada bir gün kızımızın ziyaretine gidiyoruz. Pedagog öyle uygun görmüş, yoksa psikolojisi iyice bozulurmuş. Psikolojisi bozulmasın, kuzumu bana verin dedim.

Olmaz..! Dediler.

Dicle’ye, artık büyüdüğünü yatılı okula gitmesi gerektiğini söyledim. Bir süre böyle olmalı dedim. O da öyle biliyor..! O, küçücük ruhu ve aklı daha fazlasını kaldıramaz, yıkılır diye hiçbir şeyi anlatmadık. Altıncı yaş gününü yeni kutlamıştık, pastasını yeni kesmiştik.

Her gidişimizde ağlıyor, anne ne olur beni eve götür diyor..! Birazcık daha böyle olmalı ben seni bırakmam kuzum diye öpüp kokluyorum. Gözlerimin içine bakıyor derin derin, biliyor musun annecim; “ben seni hiç bırakır mıyım” yavrum sözüne inandığım tek kişi sensin der gibi oluyor. O küçücük gözlerinden dicle gibi yaşlar yuvarlanıyor, ağlayışları fırat’ın acılarını tazeliyor. Yıkılmamak için kendimi zor tutuyorum.

Annecim..! Ben büyüdüğüm için mi beni buraya getirdiniz, diyor.

Evet yavrum, diyorum.

Hiç de güzel değilmiş büyümek, diyor. Ben büyümek istemiyorum anne. Ben senin yanında olmak istiyorum, diyor

Bana yeniden emeklemeni istemez miyim? Seni yeniden büyütmek istemez miyim? Bu acılar, bu zulümler bitsin istemez miyim? Tekrardan başa dönmek istemez miyim? Dercesine sarılıyorum kuzuma..!

Orada çalışanlar; Dicle ilk geldiği zaman çok neşeliydi ama günden güne içine kapandığını söylüyorlar. Biz gidince oynuyor gülüyor güzel vakit geçiriyoruz. Ayrılırken çok zor oluyor. Bir çocuğun annesinin  yanında büyümesi kadar tabi ne olabilir?

Sorumluluk ister anne olmak;

Yumuşak tuttuğun kalbinle, her sıkıntıya karşı dağ gibi durmaktır, anne olmak..!

Her türlü gürültüde, evladın tek nefesini bile duymaktır, Anne olmak..!

Bahşettiği lütuftan dolayı, yaradana yanaşmaktır, anne olmak..!

Orada kalabalıkta ne kadar sevgi verilebilirsiniz? Anne baba sevgisinin yerini hangi bakıcı, hangi dadı ile doldurabilirsiniz? Yavrumu burada daha ne kadar tutabilirsiniz?

Biz, kızımız okula başlamadan önce onu nüfusumuza geçirelim istedik. Soyadından dolayı arkadaşlarının yanında psikolojisi bozulmasın, problem yaşamasın diye uğraştık.

Ama olmadı, olmuyor..!

Bu zalim düzenden hiçbir şey beklemiyorum, çok ümitsizim. Küçücük küçücük yavruları cezaevine gönderen, kundaktaki bebeleri sütten mahrum bırakan bu zalimler. Beni de eşimi de yavrumu da perişan ettiler.

Haftada bir kez görüşebiliyoruz, haftada bir kez kavuşabiliyoruz. Ağlamalarına artık dayanamıyorum. Anne ne olur beni eve götür deyince yüreğim parçalanıyor. Deli divane yanıp duruyorum, geceleri ağlamalarına uyanıyorum.

Uğrunda savaştığım bu mücadeleyi kaybetmekten korkuyorum. Rabbim bu zalimlere ne olur fırsat verme artık yeter diyorum. Fırat’ın üstüne Dicle’nin acısı hiç çekilmiyor.

Sadece bir müjde bekliyorum.