Yazan : Engin Deniz

Çocukluğumuz beraber geçmişti.

Aynı sokakta oynamış, aynı mahallede büyümüştük, aynı okul sıralarında hayata hazırlanmıştık.

En yakın arkadaşım, kardeşim dediğim kişiydi Züleyha. Aynı sofraya oturduğum, aynı lokmayı paylaştığımdı.

Düğünlerde, halay çekerken gülüştüğüm, mutlu olduğumdu. Çocukluğumuzu, arkadaşlığımızı böyle büyütmüştük. Mahalleden bir cenaze çıktığında acıyı, ızdırabı paylaşmak için birbirimize sarılıp saatlerce ağlayan, gözyaşı dökenlerden olmuştuk.

Elemin, kederin, acının paylaşıldığı zaman azalan olduğunu tâa o günlerde öğrenmiştik.

Zaman geçtikçe insanların değişebileceği hiç aklıma gelmezdi..! Hayat bana oyun oynadı, hayat bana yine yalan söyledi derler ya..! İşte benimkisi de o misal.

Züleyha..! Züleyha..! Diye sesleniyordum.

Ya beni duymuyor, yada bana cevap vermek istemiyordu. Konuşunca da kısa kesiyordu. Çoğu zaman beni görünce yolunu değiştiriyordu. Sokakta gördüğünde tanımamazlıktan geliyordu. Özel bir bankada çalışıyordu, ya işten atılma korkusu yaşıyordu, yada ben onun kırmızı çizgisi olmuştum.

Aileden biriydi..!

Oturup saatlerce konuşmak istediğim, içimi dökmek istediğim, başımı dizlerine koyup ağlamak istediğim bir dostumdu, Züleyha.

Birgün konuşmak istedim, mümkünse bundan sonra konuşmayalım, dedi.

Neden dedim.

Bir gören olur, dedi. Telefonda da görüşmesek iyi olur diye de ekledi.

Cevap vermedim, sessiz kaldım.

Bilirsin, telefonlarımız dinleniyor olabilir dedi.

Haklısın dedim.

Açığa alındığım için mi, dedim.

Evet, dedi. Boynunu büktü, sırtını döndü gitti.

Bir daha karşılaşmamaya çalıştım. Telefonuma kendimi Züleyha diye ekleyip onunla konuştum, dertleştim.

Neden? Neden? Neden? Dedim.

Evet..! 21 Temmuz 2016 tarihinde açığa alındım.

Bir insanın, bir ailenin hayatının kararması ne demek miş..! O günlerde ve o günden sonra bunu daha iyi anladım;..!

Ya beni benden daha iyi bilen, tanıyan Hasan Timurhan dayıma ne demeli.

Açığa alındığımı öğrendiğinde sevinmiş gibiydi. Gülerek suçu birazda kendinizde arayın demişti.

Hani geçmiş olsun demek? Hani bugünlerde geçer kızım demek yok muydu? Belli ki; bana bu cümleleri kurmayı çok görmüştü, beni teselli etmek istememişti.

Hani, senin benim üzerimde emeğin çoktu? Hani, her mecliste ben baba yarısıyım diyordun?

Keşke..! Yalancıktan da olsa deseydin, dayı. Züleyha, boynunu büktü sırtını dönüp gitti. Sen ise yüzüme gülüp beni küçük düşürdün. El âleme rezil etmeye çalıştın, dayı.

Yarın birgün bunu nasıl telafi edeceksin dayı? Nasıl telafi edeceksin?

İnsanın içini ferahlatan yaz günlerinin kışa dönüşmesi, “AÇAN” çiçeklerine kırağı vurması ne demek miş..! Ben, o mevsimi yaşadım;..!

Ruhunu aydınlatan ay ışığına, zalimin gölgesinin düşmesi ne demek miş..! Onu gördüm;..!

Karanlıkları; parlak güneş ışınları ile yıkayıp, durulayan yaz güneşi ne ifade eder miş..! Demiri döven parmakların cehenneme anlık girip çıkması gibi onu hissettim;..!

“Bilirim,” acının bin bir tonunu..!

“Yaşadım,” hüznün en karanlık, en solgun zülme katık yapılan hayat hikâyelerini..!

“Gördüm,” zülüm ülkesinde gözyaşları ile hayata tutunmaya çalışan mukaddes Bilgeleri..!

“Duydum,” en yakınlarımdan, en acı, en emektâr sözleri..!

“Hissettim,” yüreklerdeki ateşi söndürmek için yanaklarda alev topuna dönen gözyaşlarını..!

Yutkunduğum çığlıkların tarifi imkânsızdı, döktüğüm gözyaşı ile okyanuslar çizilirdi. Bana bu zülmü satır satır anlatın demeyin. Anlatamam, anlatmaya yetmez kelimeler, köpüren duygular.

Hem zülüm anlatılabilir mi? Zülüm yaşanır bacılar..!

Ufuk kardeşim sendikadan dolayı ihraç edildi. Evde yaşayan bir ölü gibi geziniyordu. Gözaltına alacaklar diye de kafayı yemek üzereydi.

Ciddi söylüyorum, mübalağa etmiyorum.

Teselli etmeye çalışıyordum. Canım annem; oğlum hayırlısı olsun, canınız sağ diye gönlünü almaya çalışıyordu.

Abim ise anne gelecekler, beni de alacaklar diye korkusunu öylesine belli ediyordu ki..!

Artık evimiz’in önünden geçen her arabanın korna ve fren sesinden geldiler diyip ürker olmuştuk. Kapı zilimiz her çaldığında yaptığımız işi bir dakikalığına bırakıp, gözlerimizi kapatıp dudaklarımızı ısırır olmuştuk.

Kapısı çalınan her aile eminim yaşamıştır bu repliği. O, an zamanın durmasını veya ileri sarmasını benim gibi çok isteyenler olmuştur. Ama heyhata heyhata..!

Korku dolu gözlere hücum eden ısırık dudaklardan akan kanlar. Titrek yüreklerde saç baş yolduran hukuksuzluklar. Yaşanan, yaşatılan mağduriyetler. Geride zülmün bıraktığı kesik kesik çizgiler.

“Zülüm anlatılmaz, yaşanır..!”

Birgün, ihraç olan bir öğretmen arkadaşım ziyaretime geldi. Konuştuğumuz tek şey her an gözaltına alınabiliriz. Bunun için hazırlıklı olalım.

Hazırlıklı olmak mı? Zaten Azrail’i bekler gibi her an ölümü bekliyoruz.

Her şeyden korkan, her gölgeyi yedibaşlı ejderha sanan çocuklar gibi olmuştuk. Korkan, titreyen yürekler; ısırılıp kanatılan dudaklar gibiydik.

21 Ekim 2016’da görevime iade edildim. 24 Ekim 2016 tarihinde de görevime başladım.

Nasıl sevindim anlatamam..! Bir şeyi kaybetmek..! Sonra onu tekrar kazanmak mükemmel bir his bunu izah edemem.

Canımı dişime takıp tekrar çalışmaya başladım. Her saati yirmi dört saat bilip öyle çalışıyordum. Züleyha, evimize geçmiş olsuna gelip beni kucakladı. Dayım, aslan yeğenim “suçsuz olduğunu biliyordum.” Emeklerim demek ki boşa gitmemiş dedi.

Ben, sadece teşekkür ettim. Onları, mahcup etmemeye özen gösterdim. Fakat bu yapılanlarda zülümdür dedim.

Yeni bir hayata başlamış gibiydim. Kapıları hep ben açıyordum. Dışarda ki korna ve fren seslerini duymuyordum. Canım abim, korkudan uyuyamazken ben korkusuz korkaklar gibi uykuya dalıyordum. Adak kurbanımı bile kestirmiştim.

Bu rüyanın bitmesini hiç ama hiç istemiyordum..! Ülkemiz KHK Cumhuriyetine(!) dönüşmüştü. Medyadan ardı ardına ihraç haberleri geliyordu. Yarın, öbürgün tekrar açığa alınabilirdim..!

Sorgu sual etmek yok..! Savunma almak yok..!

İfade alma, tutanak tutma, soruşturma geçirme yok..!

Hak, hukuk, adalet kim kaybetmiş ki buluna..! Yargılamalar, mahkemeye çıkarılmalar altı- yedi ayı buluyordu ve göstermelikti..!

“Açığa alınmak için tebliğat, ihraç olmak için KHK, tutuklanmak için OHAL yeterli sebebti.”

19 Aralık 2016’da tekrar açığa alındım.

Bir devlet düşünün, bir hükümet hayal edin, bir ülke inşa edin yeniden. İster Platondan esinlenin, ister Eflatundan, isterseniz Nizamül Mülkten.

İçinde zülüm olmasın..!

İçinde evrensel değerleri kuşanan zalimlerin; hiçbir suçu günahı olmayan vatandaşlarına kan kusturması olmasın..! İçinde mukaddes değerlerimizi alenen aşağılayanlar olmasın..!

İçinde birazcık erdem olsun, azıcık merhamet, bir tutam sevgi, bir demet ahlâk olsun..! Birazda şefkat olsun ne olur..! Doğruluk- dürüstlük olsun..! Adalet, güvendiğimiz o ülkede yetişen bir gül olsun.

Dipsiz ve karanlık kuyulara atılmayalım..! Zindan kapılarında yedibaşlı ejderhalar olmasın..! Sesimizi yutan duvarlar, dipsiz ve karanlık kuyulardaki zülme boyun eğmesin..!

Kurtuluşumuz için bir ümit ışığı olsun..! Çığlıklarımız, hukuka sunulan mahvolmuş hayatların feryat- figan birer kanlı dilekçesi olsun.

Derinden derine yaşanan acılar olmasın..! Isırılan dudaklardan, dökülen kanlar arasında Rabbe arz edilen, arşa yükselen dualarımız olsun.

Gerçekler omuz omuza hep bir olsun, iri olsun, diri olsun..!

Savunmasız insanlara yapılan zülümler bir daha olmasın..! Zülümlere kimse sessiz kalmasın ne olur..!

Tekrar açığa alınınca Züleyha yine konuşmadı benimle.

Dayım; yeğenim, ülkemiz şuan savaşta. Böyle şeyler olabilir, suçun yoksa tekrar geri dönersin dedi.

Yaşadığım yıkımı anlatamam size. En yakınlarınız sizin suçsuz olduğunuzu biliyor; ama size yapılanlara karşı ya sessiz kalıyorlar yada dayım gibi iyi olmuş yeğen, çok iyi olmuş deyiveriyorlar..!

Bunlar, kalpleri ve vicdanlarını zift medyası ile doldurmuş. Yanar- döner, çıkarcı tipler değil de ne..!

Hayatımız, hayallerimiz, geleceğimiz mahvoldu..!

Emeklerimiz heba edildi, terörist ilan edildik.

“Zülüm anlatılmıyor, yaşanıyor bacılar..!”

Bir ülke olarak, yanan yürekler olarak kan ağlıyoruz..!

O, kapılar nasıl açılır. Bizler, o dipsiz kuyulardan nasıl çıkarız, bilmiyorum.

Her gün zülüm kusan, her haneyi, her yuvayı yakıp küle çeviren ve doymak nedir de bilmeyen..! Yüreği ve midesi ateşle dolu olan, bu yedibaşlı ejderhayı da kim nasıl durdurur ve başımızdan onu nasıl alır onu da bilmiyorum.

Rabbimiz; Yedibaşlı Ejderha’nın kursağındaki ateşte eritme bizleri, onu kendi ateşi ile kavur, ne olur.

Rabbimiz..! Sen bizlere merhamet et.