Yazan | Selim Aydın

Yine uyku tutmamıştı. Haftada bir, biriken uykusuzluğun etkisi ile dört beş saat uyuyabildiğinde bugün uyudum diyordu kendi kendine. Yatak uzun zamandır diken tarlası gibiydi. Hiçbir şekilde ve zamanda rahat değildi.

Usulca kalktı, parmak uçlarında mutfağa gitti. Aynı sessizlikle bir bardak su doldurup içti. Tam o anda yedi yaşındaki oğlunun sesini duydu. Kapısına kadar gidip dinledi. Yine uykusunda ağlıyordu. Uyandırmayı düşündü ama ağlaması durunca vazgeçti. Daha sabaha çok vardı.

Uyuyamayınca gecelerin çok uzun olduğunun farkındaydı artık. Yatağına dönmedi dönemedi. Oturma odasına gidip koltuğa oturdu. Gözüne ilişen kitaplıktaki albümü aldı eline. Bakmayalı uzun zaman olmuştu.

Hayatlarının seçili anlarının olduğu donuk karelere baktı. Yaşayacağın her kareyi seçebilmek güzel olurdu belki ama gerçekte hiç de öyle olmuyordu.

Mesela bir sabah kalktıklarında kocasını gözaltına almaya gelen polisleri kapılarında bulmuşlardı. Kimsenin albümünde olmasını istemeyeceği bu kareleri yaşamak zorunda kalmışlardı. Tutuklama kararı ile nefes alamayan ve yere yığılan eşini cezaevi öncesi hastaneye zor yetiştirmişlerdi.

Bu karede ölüm ile cezaevi arasındaki eşinin yanında yine o yer almıştı. Elinde olsa o günü hiç albüme koymazdı.

Birkaç gün sonra bu kez büyük oğlunu gözaltına almışlar, on gün sonra bırakmışlardı.

Beşinci yaş gününde ne de güzel gülüyordu küçük oğlu. Şimdilerde ise çok nadir gülüyor, her zilde gözleri kocaman, endişe içinde, nereye gideceğini bilemiyordu. Babasını soruyordu ısrarla. Nedendir bilinmez gerçeği söylememişlerdi. Çalışmaya gitti demişlerdi. Sezmişti bir tuhaflık bir terslik olduğunu ama yine de her akşam kapı önünde babasının işten döneceğini beklemekten de vazgeçmemişti.

Siyah beyaz bir fotoğraf takıldı gözüne. Dükkanı ilk açtıklarında eşinin dükkandaki ilk işini yaparken çekmişlerdi. Yılların ekmek teknesiydi o dükkan onlar için. Şimdi ise kapısına kilit vurulmuş bir şekilde ustasının geleceği günü bekliyordu. Bekliyordu beklemesine ama bir yandan da kira yemeye devam ediyordu.

İlk çocuklarının her resmini çeker ya insan. Oğlanın da ne çok resmi varmış meğerse dedi içinden gülümseyerek. O küçük çocuk şimdilerde ev erkeği. Asgari ücretli bir işte çalışıp ev geçindirmeye çalışıyor. Ama daha ergenlik çağındaki oğlu için de çok erken ve çok büyük bir yük. Yükünün ağırlığı hareketlerinden belli oluyor. Zira sakin ve yumuşak huylu iken fevri davranmaya başladı onca yaşadıklarından sonra. Yine iyi dayanıyordu aslan oğlu.

Kızının resimlerine gelmişti sıra. O ise ayrı bir hasret kokusuydu. Üniversitedeydi başka bir ilde. Uzakta olmak acıları azaltmıyordu. Baba hasretini katmerli duyuyordu yüreğinde. Hafta sonları yaptıkları her telefon konuşması uzun bir sessizlikle bölünüyor, hıçkırıklar boğaza gelince de aniden ve hızlıca sona eriyordu.

Tüm bu mutlu kareler yerini hicrana terk etmişti artık. Hayatındaki her kareyi resim gibi planlayamıyordu insan. Gözlerinden akan yaşları, ağzında hissettiği tuzlu su tadı ile farketti. Kimsenin görmesini istemeyen bir refleksle alelacele sildi gözyaşlarını.

Sabah ezanı okunmaya başlamıştı. Mutfağa geçip bir bardak su daha doldurdu kendine. Bir süre gözlerini kapadı. Gözlerini kapayınca niye herşey daha netlik kazanıyordu. Yakınlarının vefasızlığı, hiç arayıp sormamaları takıldı bir an aklına. Çabucak gönderdi onları, çok da beklentisi yoktu kimseden.

Sonrakini gönderemedi bir türlü. Çocuklara, bebeklere yaşatılanlar… Bunlar telafisi olmayacak şeylerdi. Bunlar öyle ya da böyle ülkenin gelecek nesli değil miydi? Eğer öyleyse ülke kendi kendine kıymakta değil miydi?

Ezan bitmişti, mutfağın kapısında dikilen oğlunu fark etti suç üstü yakalanmış gibi silkindi. “Anne babam geldi mi?” dedi oğlu masumca ve çocukça. Sıkı sıkı sarıldı oğluna, aylardır hiç olmadığı kadar içinden gele gele ağladı ağladı ağladı…