Yazan : Süha BERK

Milli eğitimde ögretmendi..! Hafta içleri ve hafta sonları hayli boş vakti vardı.

Esnaf olup para kazanabilirdi; kırtasiye açabilirdi, tekstil işi ile uğraşabilirdi. Arabalara karşı müthiş bir merakı vardı, galericilik yapabilirdi. Arkadaşlarından ortaklık teklifleri de almıştı.

“Oğlum, gel bize katıl, ufak bir sermaye ile başlayalım gerisi Allah kerim, demişlerdi.”

Tabi, işin içinde para olunca insan biraz durup düşünüyordu. Önce ev alırım, sonra araba alırım. Sonra bir ev, bir araba daha derken hayallerin sonu gelmiyordu. Masmavi düşler kuruyordu insan..!

Her mesele de olduğu gibi bu meseleyi de benimle paylaşmıştı; hanım demişti, iyi kötü bir evimiz var. Maaşımda size bakmam için çok şükür kâfi geliyor. Ben, ticaret yapmayı düşünmüyorum. Başarılı olmak veya olmamak, kazanmak veya kazanamamak ayrı bir mesele. Ama müsaden olursa ben, beldedeki fakir öğrenciler yararına açılan merkezlerde gönüllü olarak çalışmak istiyorum, demişti.

Sen, nasıl mutlu olacaksan öyle yap demiştim. Ticaret işi de benim aklıma zaten pek  yatmamıştı diye de eklemiştim.

Metin bey, okuldan arta kalan zamanlarında kurs merkezine gidiyordu. Pazar, günlerinin haricinde boş vakti yok gibiydi. Ha bire oradan oraya koşturup duruyordu. Bizi de ihmal etmiyordu, pazar günlerini bize tahsis etmişti. Nitelikli birliktelik derler ya..! İşte dolu dolu geçiyordu. Bu birliktelikler bazen piknik oluyordu, bazende gezi. Bizimle geçirmiş olduğu o gün, o kaliteli birliktelik bize bir hafta yetiyordu.

Bir sonraki pazarı iple çekiyorduk. Hafta içinden hazırlık yaptığımız oluyordu. Bize bakıp gülüyordu, sizlerle çok mutluyum diyordu. Onun mutlu olması bizi de mutlu ediyordu.

Mutlu et, mutlu ol..! Mutluluk, kollarımızdaydı, yanıbaşımızdaydı, dualarımızdaydı..!

Günlerimiz böylesine mesrur, hanemiz böylesine bereketliydi. Huzurun, mutluluğun her tonu evimizde çiçek olup açıyordu. Bir anne olarak, bir insan olarak Rabbimden başka ne isteyebilirdim ki..!

Bu huzuru, bu mutluluğu elimizden almaması, bizleri kaldıramayacağımız imtihanlara tabi tutmaması tek muradımızdı.

Gel gör ki bu saadet çokta uzun sürmedi..!

15 Temmuz ile beraber eşimde hedef tahtasına oturtuldu..!

Ortalık toz dumandı, o kadar çok entrika dönüyordu ki anlatamam. Dindar, kindar birbirine karışmıştı. Suçlu suçsuz demeden insanlar ha bire kelle avcılığı yapıyordu.

Belli bir kesim, masumbir kitlenin üzerine bir çığ gibi kopmuş geliyordu.

N’ olur Ya Rab! N’ olur Ya Rab! Neyin eksik olur Ya Rab! Demekten ve yine ona sığınmaktan başka çaremiz de yoktu.

Bayramda, Malatya’ya eşimin köyüne gitmiştik ve tatilimizi orada geçiriyorduk. 15 Temmuz’dan iki gün sonra köydeki evimize geldiler.

Kim mi..! Kaymakam, savcı, jandarma, sivil polis..! Köyden kendi akrabalarımız şikayet etmiş.

Neden..! Bu da onlardan, diye..!

El insaf ya..! El vicdan ya..! Telefonun bile doğru dürüst çekmediği bir köy. Olayları bizde herkes gibi televizyondan öğrendik.

Kin, nefret, çekememezlik, haset ne derseniz deyin..! Akraba dediğimiz insanlar, bizleri suçlu diye şikayet etmişler. Ya kaç gündür buradayız, tatildeyiz. Yıllardır tanıdığınız, bildiğiniz insanlarız. Ne saygısızlığımızı, ne kötülüğümüzü gördünüz ki.

Kocaman bir hiç..!!!

Geniş çaplı aramadan sonra bol miktarda kitap buldular. Telefonlarımızı aldılar, çocukların tabletlerine el koydular. Herkesin gözünün önünde de bizi gözaltına alıp ekip arabasına bindirdiler.

Köy yeri herkes bu olayı duydu. İstanbul, İzmir, İzmit, Bursa gibi yerlerde ki akrabalarımızda duydu. Yazık diyenlerde oldu, ohh çekenlerde oldu.

Kayınvalidem, kayınbabamlar çok üzüldüler. Ama sonradan onlarda mahalle baskısına dayanamayıp bizi sahipsiz bıraktılar. Köyde parmakla gösterilip, el üstünde tutulan bizlere keçi çobanı Necati bile suçunuz varsa çekecasınız, demişti.

Sonra şehir merkezindeki evimizi aradılar. Suç isnadında bulunabilecekleri hiçbir şey yoktu. Eşimi alıp götürdüler. Üç çocukla öylece kalakaldım.

Sanki canım çekilip alınmıştı, ağlayamıyordum. Çocuklara bakamıyordum, ayağa kalkamıyordum. Kendi aileme haber vermekten bile acizdim, çaresizdim.

Eşim bir günlük gözaltından sonra hiç bir suç beyan edilmeden tutuklandı. Sonra çok sevdiği ögretmenlik mesleğinden açığa alındı, akâbinde de ihraç edildi. Bunlar yetmezmiş gibi “adil” devletimiz eşimin açığa alındığı süredeki maaşının yarısını da tekrardan geri istedi.

Çaresizlik nasıl bir şeymiş, yaşamadan anlaşılmıyormuş..!

Bu olayın şokunu günlerce üzerimizden atamadık. Ne yaparız, ne ederiz, nereye gideriz, hayatla nasıl mücadele ederiz hepsi muammaydı.

Bir yanda; eşim tutuklanmış onunla görüşmek istiyorum ama bir türlü görüşemiyorum. Sürekli savcı’nın yanına git gel yapıyorum. Diğer yanda; çocuklarım eve kapandılar, yemeden içmeden kesildiler, kimseyle konuşmuyorlar. Hırçınlaştılar, onları rahatlatmaya çalışıyorum.

Mücadelemiz yeni başlıyordu ve de çetin geçeceğe benziyordu..!

Devlet kurumları ve yetkililer de boş durmuyorlardı. El ele vermiş, bizim yaşam alanımızı daraltmaya çalışıyorlardı. Bunun bir yansıması olarak, oturmuş olduğumuz lojmanı en geç on beş gün içerisinde boşaltmamızı istediler.

Böylece lojmandan taşınmak zorunda kaldık. Yaşananlara hiç aldırmayan savcı lutfedip beş hafta sonra eşimle görüşmemize izin verdi.

Çocuklarımda psikolojik sorunlar başladı; yedi yaşındaki oğlum, polis ve jandarma görünce korkar oldu. Geceleri birden uyanıp beni aramaya başlar oldu. Uzun süre mide bulantısı problemi yaşadı ve istifra etti. Küçük kızımda sürekli hale gelen burun kanaması başladı ve uzun süre geçmesi için mücadele ettik. Büyük kızım ise fen lisesini kazandı onun mutluluğunu bile yaşayamadık.Taşındığımız yere uyum sağlamakta o kadar zorlandı ki anlatamam.

Taşınma, yerleşme, okul derken ciddi manada maddi ve manevi sıkıntılar yaşadım. Ailem ve akrabalarımdan da hiç bir destek görmedim. Lojman’dan sonra şehir merkezinde annemlerin alt katında bulunan evimize taşındık. Bize o kadar kızgındılar ki..

! Biz, evi taşırken ailemden annem dahil hiç kimse bize en küçük bir yardımda bulunmadı.

Kolay gelsin bile demediler..! Çocuklarım o küçücük kolları ile o kocaman kolileri taşıdılar.

Kardeşim, canım dediğim insan en yaralı olduğum zamanda beni daha çok yaraladı.

Herkesin ortasında, balkondan aşağıya avazı çıktığı kadar bağırarak; “Bu şehirden ya sen gideceksin, ya da ben gidecem abla..!!! Bu memleket ikimize dar” diye içini kustu, çığırtkanlık yaptı.

Kardeşimin, bu bağırmasını çocuklarım duymasın istedim. Ama teyzelerinin söylediklerini gözyaşlarıyla dinlemek zorunda kaldılar. Kardeşim, hem beni mızrakladı hemde çocuklarımı hançerledi. Yavrularım, gözyaşlarıyla bana dönerek; “Anne, Allah aşkına biz bu kadar kötümüyüz..!!” diyerek sürekli kendilerini sorgulamaya başladılar.

Vefasızlık anne, baba, kardeşten gelince çekilmiyor. Her şey zehir oluyor, onu daha iyi anladım.

Sonra erkek kardeşim beni ve çocukları düşman belledi. Her para verdiğinde bunu başımıza kaktı, bizi rencide etti. Çocuklarım, dayı diye koştuğunda tersledi, sırtını dönüp gitti.

Neredeyse bir yıl olacak, beni kendi ailem kadar yıpratan, küçümseyen, horlayan olmadı.

Çocuklarım, teyze, dayı, anneanne kelimelerinden nefret eder hale geldiler. Bu utanç onlara yeter gari..!

Okullar açıldı, ama çocukların okula gitmeye niyetleri yoktu..! Evimiz, taştan yapılmış bir tabut, bir lahit bizde içinde yaşayan ölüler gibiydik.

Eşim, tutuklu olduğu cezaevinde on altı kişilik koğuşta, yirmi beş kişi kalıyordu. Yer yok, yatak yok..! Buna rağmen dört- beş kişi de beton üzerine konulan kartonlarda yatırılıyordu.

İnsanlık onurları, gururları kalmamıştı..!

Ziyaretlerimiz; ayda bir, kırk dakika açık görüş..! Hafta da bir de kırk dakika kapalı görüş şeklinde oluyordu. Bunu da bize çok gördüler aldıkları yeni kararla açık görüşleri iki aya çıkardılar. Her gidişimizde rencide edilerek aranıyorduk. Aramıyorlar, resmen taciz ediyorlardı.

Aşağılama, horlama, hakaret, kabalık, dışlama, ötekileştirme cabası..!

Çıkışlarda ise cocuklarımın “BABA” diye ağlaması kulaklarımdan hiç çıkmıyor. Metin’im o kısacık zaman diliminde bizimle öyle ilgileniyordu ki.

Nitelikli birliktelik dediğimiz, o pazar günlerine dönüşüyordu buluşmalarımız. Çocuklarımın güldüğüne orada şahit oluyordum. O mu tutukluydu, biz mi bilmiyorum. Bize moral veriyor, fıkralarla güldürüyor, hedefler veriyordu. Hergidişimiz bir sevinç olsa da, oradan her dönüşümüz bize bir azap oluyordu.

Onunla olan görüşmeyi iple çekiyordum..! Zindanda ki insan bana huzur ve mutluluk veriyordu. Onun söyledikleri ailemin söylediklerinden daha sevimli geliyordu. Mutluluk orada, mutluluk orada, mutluluk orada onun yanındaydı..! O benim her şeyimdi; tutunduğum ümidim, sevincimdi. Sırdaşım, arkadaşım, yoldaşımdı..!

Dayanacak bir omuz, tutunacak bir el aradığımız böyle bir dönemde kendi ailem tarafından evlatlıktan da reddedildim. Sonra eşimin ailesi de; “biz size demiştik ama bizi dinlemediniz” dedi.

Ortada yapayalnız kaldık..! Çöl ortasında susuz bırakılmış bende’ler gibiydik. Su, su, su diye inliyorduk ama heyhata heyhata kulak verenimiz yoktu.

Rabbime iltica ettim. Rabbim yükselen bu sessiz feryatımızı elbette sen duyarsın dedim. Çünkü; biliyorum ki, duası olanın elbette bir duyanı vardır, dedim.

Allahım çok daraldık..!

Ne kardeşlerimden gördüğüm zulme, ne ailelerimden gördüğüm muameleye, ne masum yavrularımın boynunun bükük kalmasına, ne de üzerimize atılan yaftalara tahammül gücüm kalmadı, dedim.

Rabbim tek silahımız duamız, ne olur duanın gücünü bir kez daha bize göster ve senin katında duası makbul olanlar hürmetine acilen cevabı savab ve fereç lütfeyle..! Dedim

Herkesin, hatta ailelerimizin dahi bizi yapayalnız bıraktığı zamanda..! Eşimin, gönüllü olarak çalıştığı kurstaki arkadaşları kapımızı çaldı.

Tıpkı yıllar önce gençliğimizde elimizden tutup bize sahip çıktıkları gibi..! Şimdi de tam ümitlerin söndüğü “nasıl olacak halimiz” dediğimiz anda,  biz “buradayız” dediler.

Hamdolsun bizi yalnız bırakmadılar, elimizden tuttular. Çocuklarımın elinden tuttular, halimizi hatırımızı sordular, dertlerimizle dertlendiler, ilgilendiler.

Evde kilitli kaldığımız bir zamanda üst kattaki abimi, annemi çağırıp yardım isteyemezken, onları gönül rahatlığıyla çağırdım. Ailecek, koşarak geldiler.

Bize;”Biz burdayız abla..! Endişe etmeyin yalnız degilsiniz”dediler..! Sebep olanlardan, el olup uzananlardan, destek olanlardan, Allah ebeden razı olsun.

Eğer onlar bize el uzatıp sahip çıkmasaydılar. Maddi manevi destek olmasaydılar. Halimiz nice olurdu bilemiyorum. Rabbim, bizlere merhamet ettiğin için sana sonsuz teşekkür ediyorum.

Ziyarete gittiğimde olanları eşime, anlatınca hüngür hüngür ağladı..! Ve ardından;”Rabbime şükürler olsun ki artık gözüm arkada değil”dedi.

Bizi ve bizimgibileri yalnız bırakmayan abilerimize, ablalarımıza Rabbim zeval vermesin. En garibuzzamanda cemil cümlemizi felâha ulaştırsın inşallah. Görüşleri dört gözle bekliyorlar. Bizde hasretle, özlemle..!

Yapılan işkenceler duyulmasın diye bu tedbirler alınmış. Oysa hukuksuzluklarını sağır sultan bile duydu. Sadece kendileri duymak istemiyorlar. Kendi oluşturdukları milletlerine öyle bir şey yok diyorlar. Bu ülke de hukuk var, kanun var, nizam var diyorlar.

Kimse de sorgulamıyor zaten, kimsenin de umrunda değil.

Ben sadece açık görüş olsun istiyorum. O kapı açılınca sanki yeni dünyanın kapıları açılır gibi oluyor. Heyecanla, kucaklaşmayı bekliyoruz.

Açık görüşlerde ki ilk soruları; ülkemizde neler oluyor?

Bu insanlar terörist olamaz..!

Ben, kendimi onların yerine bir dakikalığına dahi koyamıyorum. Bu kadar haksızlığa, bu kadar zülme katlanamıyorum, kalbim çatlayacak gibi oluyor.

Elimden, elimizden bir şey de gelmiyor.

Bir gün çıktıklarında bizim için ne yaptınız dediklerinde ne diyeceğim, onu düşünüyorum.

Sizin için dua ettim diyeceğim.

Ne olur sizde dua edin. Allahu alem artık sözün bittiği yerdeyiz.