Kıvanç DENİZ

“Canım sevgilim!

Bitti…

Şimdi koğuşa geldik, eşyaları topladık, ufak bir kahvaltı yaptık.

İnanamıyorum bitti…

Zamanını bilmediğimiz vuslat nihayet geldi. Sizi çok seviyorum.

Canım sevgilim, bugüne kadar gösterdiğin özveriye, sevgiye ve dayanışmaya çok çok teşekkürler. İnan çok zordu ve bitti. Bir daha böyle ayrılık olmasın. Keşke hiç yaşanmasaydı ama oldu. Ama gelecek günler daha güzel olacak inan. Seni çok seviyorum, hem de çok.

Canım sevgilim, herhalde 3-4 saat sonra görüşeceğiz. Seni ve çocuklarımı çok seviyorum.”

Murat Aksoy’un 31 Mart 2017 günü, Silivri Cezaevinde saat 19:28′ de eşi Şehriban Hanıma hitaben yazmaya başladığı bu mektup, 19:40′ da sonlanıyor. Alelacele yazıldığı çok açık; belli ki eşine ve çocuklarına kavuşacak olmanın tatlı heyecanı sarmış.

Ama Olmadı!

Ama olmadı! “Herhalde 3-4 saat sonra görüşeceğiz” diye yazmıştı ama sevgilisine kendisi değil ancak mektubu ulaşabildi. Hem de günler sonra.

Gizli bir el devreye girmedi. Herşey herkesin gözleri önünde oldu. İsmi lazım değil siyasal iktidarın tetikçi kalemlerinden gazeteci kılıklı bir meczup, Aksoy’un eşine ve çocuklarına  kavuşmasına tahammül edemedi, üstelik mahkeme tarafından verilmiş bir tahliye kararına rağmen. Murat Aksoy ve tahliye edilen diğer gazeteciler, cezaevi kapısında tekrar gözaltına alındı ve Vatan Emniyetine götürüldü.

Aslında yaşanan olay siyasal iktidarın artık, haklı olmaya değil haklı görünmeye bile ihtiyaç duymadığını gösteriyordu. Bu durumda daha ne söylenebilir ki.

Bu yazıyı yazmaya niyetlendiğimde, Murat Aksoy’un tekrar tutuklanmasını müteakip açılan darbe soruşturmasının ilk duruşması henüz başlamıştı. Yazıyı özellikle birkaç gün geciktirdim. Bir umutla, çıkacak tahliye kararını bekledim. Uzun zamandır hasret kaldığımız mutlu bir son yazmayı ümit ettim. Duruşmanın ikinci gününde Avukat Yaman Akdeniz; “Murat Aksoy ifade veriyor. Bir tek CHP milletvekili yok duruşma salonunda” diye tweet atınca umutlarım biraz daha söndü.

Ülkenin Anamuhalefet Partisi Genel Başkanı’nın  danışmanlarından biri, skandal bir soruşturma kapsamında yargılanıyor ve Anamuhalefet Partisi’nin tek bir vekili, bu davaya değil destek olmak, ilgi bile göstermiyordu. Duruşmanın üçüncü gününde karar açıklandı; mahkeme ‘yeni bir darbe girişimi daha olabi

lir’ bahanesiyle, Murat Aksoy ve diğer 10 gazetecinin tahliye talebini reddetti. Türkiye’deki en önemli davalardan birini yargılayan mahkeme heyeti, Türk hukuk sisteminde ‘tekrar suç işleyebileceği ihtimaline binaen’ kimsenin tutuklanamayacağını bilmiyormuydu? Elbette biliyordu ama artık mahkeme heyeti için bile haklı olmanın bir gereği kalmamıştı.

“Gözlerim Hep Nemli Benim Artık”

Ne söylemek gerek bilemiyorum. İnsan hakları, demokratik değerler, hukukun üstünlüğü gibi kavramlar,

“Gözlerim hep nemli benim artık!” diye ağlayan Şehriban Aksoy’un sözleri karşısında anlamsız kalıyor.

Her şeye rağmen, bir vefa borcu diyerek Murat Aksoy ve ailesinin yaşadıklarını çok özet bir şekilde anlatmaya çalışayım.

Yenişafak gazetesinde yazmakta olan Murat Aksoy, Gezi Olayları sırasında gazetenin yayın politikasıyla ters düşmeye başladı. Siyasal iktidarın, eylemcilerin taleplerini anlamaya çalışmak yerine yaşananları ‘modern bir cadı avına’ dönüştürme çabalarını eleştiren Aksoy; ” Anlamak biraz daha çaba ister. Yani o Gezi’deki insanları anlamak onların taleplerini dinlemek. Ama siz onu, dış güçlere faiz lobisine bağladığınız zaman yapacağınız bir tek şey var; onu ortadan kaldırmak” diye konuştu.

Yazılarında, meşruiyetin sadece sandıktan ibaret olmadığını vurguladı.

17/25 Aralık operasyonunun ardından yaşanan krizin ve bakanların istifalarının konuşulduğu 5N1K programda; “devletin çöktüğünü ve hükümetin siyasi krizi yönetemediğini” ifade edince de, 11 Ocak 2014 günü Yenişafak  Gazetesinden kovuldu.

“Baba Seni İşten mi Attılar?”

İşinden kovulmak pahasına bile olsa doğru bildiklerini  söylemekten çekinmeyen  Aksoy, bu konuya ilişkin, kızıyla yaşadığı bir hatırasını şöyle anlattı; “kızım o zaman 7 yaşındaydı. Atıldığım günün bir kaç gün sonrasında annesiyle konuşmuşlar. Ben uyutuyordum, yatağa girdik. ‘Baba seni işten mi attılar?’ dedi. Ben, nerden biliyorsun kızım? dedim. ‘Annemle biraz konuştuk’ dedi. ‘Olsun’ dedi, ‘sen doğruları yazdıysan sorun yok’ dedi. Birbirimize sarılıp ağladık”.

“Murat Çıkana Kadar Tedaviye Gitmeyeceğim”

Murat Aksoy’un o söyleşide, bu trajik hatıradan başka anlatmadığı başka sıkıntılar da vardı; bir süredir görme bozukluğu yaşayan ve hamile olan eşi Şehriban Hanımın şikayetleri artmaya başlamıştı. Şehriban Hanım,  karnındaki bebeğinin zarar görebileceği endişesiyle tetkik yaptırmayı doğum sonrasına erteledi. Minik Emre doğduk

tan sonra Murat Bey, eşini hastaneye götürdü. Uzun tetkikler sonrasında, Şehriban Hanımın beyninde tümör olduğu anlaşıldı. Doktorlar, sekiz saat sürecek bir ameliyat öneriyorlardı. Şehriban Aksoy, ameliyatı kabul etmedi ve ışın tedavisine başladı.

Bir süre sonra Aksoy Ailesi, acı bir sürprizle daha karşılaştı. Şehriban Hanımın akciğerinde de bir kitle tespit edildi. İşte bu süreçlerde Murat Aksoy işsizdi. Biri yeni doğmuş iki çocuğu ve hastalıklarla boğuşan bir eşi olan Murat Aksoy’un herhangi bir geliri yoktu. Tedavi masrafları, aileyi maddi olarak adeta bitiriyordu.

Bu süreçte, elinde ‘tek kalemi’ olan Murat Aksoy’a Millet Gazetesi’nden teklif geldi. Zaten, “almayayım ben”deme lüksü de yoktu. Kendisi alevi olduğu halde, Gülen Cemaatine yakınlığıyla bilinen Akın İpek’in sahibi olduğu gazetede yazmaya başladı. Bu durum Murat Aksoy için çok yabancı değildi aslında. Daha önce de uzun yıllar, muhafazakar çizgisiyle ön plana çıkmış olan Yenişafak Gazetesi’nde yazmıştı. Çalmadı, çırpmadı; her baba gibi, ailesinin geçimini temin etmeye çalıştı.

Geçenlerde kendisiyle yapılan bir röportajda “sağlık durumunuz nasıl?”diye sorulan Şehriban Aksoy; “Kontrollere gitmiyorum. Murat tutuklandıktan sonra gitmedim. Kötü bir şey duymak istemiyorum. Gerek yok. Hayattayım, iyiyim, hiç bir şeyim yok. Murat çıkana kadar da gitmeyeceğim” diyor. Ne kadar acı ki; onun bu sessiz ama derin kırgınlığı, pek fazla kimsenin umrunda değil. Hele Murat Aksoy’u hala tutuklu olarak yargılayanlar,  bu önemsiz (!) ayrıntıyla hiç bir şekilde ilgilenmiyor.

Murat Aksoy Millet Gazetesinde yazıyor ve Halk TV’de program yapıyordu ama gazete Şubat 2016’da kayyum kararıyla kapatıldı. 15 Temmuz kanlı darbe girişimi sonrasında ise, Murat Aksoy’un ismi, sosyal medyaya servis edilen ‘tutuklanacak gazeteciler’ listesinde geçmeye başladı.

Polis Baskını

30 Ağustos sabahı saat 04-05 sıralarında Murat Aksoy’un evinde büyük bir gümbürtü koptu. Polisler bir taraftan zili çalıyor, bir taraftan da kapıyı tekmeliyorlardı. Şehriban Hanım çocukların uyuduğunu söyledi ve polislerden biraz daha sessiz olmalarını rica etti ama onu dikkate alan olmadı. Polisler, çocukların yataklarının altlarından, hikaye kitaplarına kadar evin her yerini aradılar. Murat Aksoy’un elektronik cihazlarını delil torbalarına koyup, Murat Aksoy’u da gözaltına alarak evden ayrıldılar.

30 Ağustos gününün Murat Aksoy ve ailesi için ayrı bir önemi daha vardı. Murat Bey o gün oğlunu sünnet ettirecekti. Saat 12:30’a randevu alınmıştı ama mümkün olmadı.

“Çocuklarım Namerde Muhtaç Olmasın”

Murat Aksoy 3 Eylül günü tutuklanarak Silivri Cezaevi’ne gönderildi. 5 Eylül günü Cezaevinden gönderdiği ilk mesajında Aksoy şunları söyledi; “Terör örgütünü bilerek ve isteyerek övmekle suçluyorlar. Birçok gazeteye gittim, Hürriyet’e, Cumhuriyet’e, ama iş vermediler. 2014’te Şubat-Eylül arasında T24’te para almadan yazdım. Teklif geldi ben de yazdım. Bu yazılardan (Millet ve Yeni Hayat Gazetesi yazıları) suçlanıyorum. Yazılar tamamen eleştiri, ‘AKP kendi devletini kuruyor’, ‘Sivil itaatsizlik’, ‘Erdoğan’ın 2. Kurucu Babalık Hayali’ gibi yazılar. Her eleştiriyi cemaate destek olarak yorumluyorlar. Sadece eleştirdiğimiz için ceza verildi bize. Benim cemaatle uzaktan yakından alakam olmadığını herkes biliyor. Şu anki bakanlar da beni yakından tanır. İki şey istedim, birincisi daha çok demokrasi daha çok özgürlük. İkincisi çocuklarım namerde muhtaç olmasın.”

Bir Gül Yaprağı Bile Yasak

Şehriban Hanım çocuklarının “Babamız nerede?” sorularına “Babanız, sevdiklerinden ayrı kalma cezası aldı. Babanızı, uzak bir yere kampa götürdüler. Birkaç ay kaldı gelmesine ” şeklinde cevap veriyordu.

Murat Aksoy yeni yaşına da cezaevinde ve görüş gününde girdi. Kızı Duru, küçük bir kağıda ‘babasını çok sevdiğini, doğum gününü kutladığını ve sınavdan 100 aldığını’ yazmıştı. Kapalı görüşteki cam panelden kağıdı babasına göstermek istiyordu ama ‘yasak’ dendi. Şehriban Hanım ise hediye olarak bir gül götürdü. İçeri almazlar diye sadece bir yaprağını cebine sakladı. Onu bile çok gördüler.

Şehriban Aksoy Ekim ayının başında  Cumhuriyet gazetesinden Canan Coşkun’a verdiği röportajda eşinin mesajını iletti. Murat Aksoy; “Fikirlerim zaten yazdıklarım. Hapishaneye kapattıklarında fikirlerimden farklı bir şey beklemesinler. Çıktığımda bunların çok daha netini, çok daha güçlü bir sesle, gerekirse yeniden hapis yatma pahasına yazacağıma emin olsunlar. Ben susmayacağım” diyordu.

Mektup Yasak, Kalem Yasak

Aynı roportajda Şehriban Hanım, eşinin cezaevi koşullarını anlattı. Mektupların Murat Aksoy’a ulaştırılmadığını, mektupların yalnızlığını gidermesine izin verilmediğini, kağıt kalem bile verilmediğini söyledi. Duygularını ve kırgınlığını ifade ederken; “Gözlerim hep nemli benim artık. Böyle de gidecek” dedi.

Aylar sonra, İstanbul Cumhuriyet Savcısı Murat Çağlak, aralarında  Murat Aksoy’un da bulunduğu 29 gazeteci hakkındaki 196 sayfalık iddianamesini tamamladı. İddianamenin Murat Aksoy’la ilgili kısmında her şey vardı. Onun paylaştığı 13 bin 339 tweetten özenle seçilmiş bir kaç tweet, iktidarı eleştiren  yazılarından cımbızla çekilerek alınan  bazı ifadeler ve iktidar medyasının ‘paralel yazar böyle söyledi’ diye başlayan gazete küpürleri. Bir gazetecinin yazılarında olabilecek her şey vardı ancak tek bir delil yoktu. Hatta Murat Aksoy ve eşi Şehriban Hanım iddianame yazıldıktan sonra derin bir nefes aldı.

Skandal iddianamenin 170. sayfasında savcı bey Murat Aksoy tarafindan15 Temmuz darbe girişimi gecesi yazılan  ‘Darbe girişimine karşı demokrasi ve siyaset diyoruz ama Camilerden cihat çağrıları nedir?’ şeklindeki paylaşıma ilgili şöyle diyordu; “Bu paylaşım o gün Twitter uygulamasını kullanan kişiler tarafından eleştirilmiş ve şüpheli F..Ö’cü olmakla itham edilmiştir. Yani bu şekildeki bir söylemin F..Ö örgütü tarafından kullanıldığı halk nezdinde de kabul görmektedir.” Murat Aksoy hakkında suç delili bulamayan savcı, Aksoy’un halk nezdinde ‘terörist’ olarak görüldüğü hezeyanına sığınıyordu.

“İki Çocuğum İçin Adalet İstiyorum”

30 Mart 2017 günü yapılan ilk duruşmada Murat Aksoy, iddianamede kendisi hakkında delil olarak sunulan hususların iktidar eleştirisi yazılarından başka bir şey olmadığını ifade ettikten sonra, “Kendim için değil, 7.5 aydır göremediğim 2 çocuğum için adalet istiyorum” dedi.

Sonrasında ise o uğursuz hadise gerçekleşti. Murat Aksoy tahliye edildi ama cezaevi kapısında yeniden gözaltına alındı. Tam on beş gün daha gözaltında tutuldu. Bu on beş günlük ikinci gözaltı sürecini anlatan Şehriban Aksoy; “Gözaltı süreci çok kötüydü. Göremiyorsunuz, yatağı yok. Her şey kısıtlı. Sonra 5 gün Metris’te kaldılar. Sonunda Silivri’ye döndüler tekrar. Silivri’ye tekrar ulaşınca inanın sevindik, sanki Murat özgürlüğüne kavuşmuş gibi, inanın! İnsan buna sevinir mi ama gözaltında kaldığı için, o şartlar daha kötü olduğu için, cezaevine gidince seviniyorsunuz. Yerini buldu, hiç olmazsa kitabını okuyacak, televizyonunu izleyecek, ben her hafta göreceğim dedim” diyor. Ve “Keşke eşim hiç tahliye edilmeseydi” diyor, acı bir gülümsemeyle.

Utanç Verici Bir Sessizlik

Murat Aksoy’la ilgili ” terör örgütüne  üye olmamakla birlikte örgüt adına faaliyette bulunmak” diye başlayan süreç, son tahlilde “İki kez ağırlaştırılmış hapis istemine” kadar dayandı.

Bugün 30 Ağustos 2017. Yani Murat Aksoy’un gözaltına alınmasının yıldönümü. Cesur ve ilkeli bir gazeteci tam bir yıldır hapiste. Ardında, babalarına doyamayan gözü yaşlı iki yavrucak ve ağır hastalıkları bulunan bir kadın.

Ve insanlar başkalarının acılarına ne kadar da duyarsız. Beyninde tümör olan Şehriban Aksoy, “Eşim cezaevinden çıkana kadar tedaviye gitmeyeceğim” diyor. Ne kadar utanç verici bir sessizlik…