Süha BERK

Gölgemin peşi sırası ilerliyorum..!

Bir kanadı kırık, diğer kanadı ağır yaralı olan bahçe kapısından içeriye doğru süzülüyorum. Ahşap pencerelerin kenarları, rastıktan yoksun kaşlar gibi bakımsız ve kırgın.

Küçücük ahşap deliklerden; ay ışığının yanı sıra, yağmur sularının ve toz zerreciklerinin içeriye davetsiz olarak girdiği aşikâr. Boyalar miadını çoktan doldurmuş olacak ki yer yer kavlamış ve dökülmüş.

Dikkat kesilince sedef hastalığına yakalanmış bir tenin mahcubiyetini görür gibi oluyorsunuz..!

Eski bir mahallede kavakların gölgesinde ihtiyar bir ev..!

Dış cephesi yeşil boyalı, balkonlarının sıvaları dökülmeye yüz tutmuş. Zeminindeki tahtalar yıllara meydan okumaktan bitâp düşmüş vaziyette. Çivisi çıkan tahtaların, küf tutan duvarların, örümcek bağlayan tavanların mecali kalmamış ..!

Tezgahı hayli alçak, küçük bir mutfak. Ufak tefek mutfak eşyalarının misafire hasret olduğuna şüphem yok. İki artı bir denilebilecek bir daire eski ve bakımsız eşyalar. İki adet kahverengi kanepe, yeşil bir halı..!

Bizim gibi demekten kendimi alamıyorum.

Sahipsiz, kimsesiz..!

Oturuyorum, yorgunluğun etkisi ile olsa gerek göz kapaklarım yer çekimine yenik düşüyor.

Amca..! Amca ..! Diye tâ derinlerden gelen bir ses, çocukların sesleri..!

“Amca,” deyince zihnimde hep saçı sakalı ağarmış, yüz hatları kırış kırış olmuş yaşlı birisi..! Nedendir bilmem bir “Pir -i fani” canlanıp duruyor.

“Savaş günlerini, seferberlik günlerini, yokluk günlerini, cezaevi günlerini gören çocuklar bile yaşlı kabul edilirmiş.” Onlara genelde de “amca” diye hitap edilirmiş.

Amca..! Amca..! Sesleri hiç kesilmiyor.

Ses, bizim olduğumuz yere doğru ilerliyor. Bu arada görüntüsü de gittikçe netleşiyor. “Amca” denilen kişinin aslında ihtiyar biri olmadığını görüyorum.

Neden bize doğru geliyor ona da bir anlam veremiyorum..!

Yaklaşıyor, yanımıza kadar geliyor. Otuzlu yaşlarında, temiz yüzlü, utangaç bir genç..!

Çocukları almaya geldim, diyor.

Neden diyorum..?

Sizler, hürriyeti elinden alınmış kimseler değilmisiniz diyor?

Bilmiyorum, diyorum.

Peki, o zaman..!

Bu evde ne işiniz var..? Neden kendi evinizde değilsiniz, diye soruyor..?

Bakıyorum etrafıma haklısınız ama cevabını inanın bilmiyorum, diyorum.

Peki siz kimsiniz diyorum..?

Ben mi, diyor..!

Ben, çocuklarınızın “Parkçı Amca’sıyım,” diyor..!

Nasıl yani..!

“Parkçı Amca’mı..!”

Ama ben, biz..!

Kekeleyerek, sizi ilk defa görüyorum. “Parkçı Amca,” diye bir tanıdığımızında olduğunu hatırlayamadım, diyorum.

Yavrularınız beni tanıyor, onlar için geldim. Onların da oynamaya sosyalleşmeye, arkadaş edinmeye ihtiyaçları var, diyor.

Nasıl yani..!

Ben çocuklarınızın “Parkçı Amca’sıyım.” Hafta da iki gün onları parka götürmek için geleceğim. Bunun için vazifelendirildim, diyor.

Nasıl yani..! Bir dakika demeye kalmadan..! Çocuklar onu görüyorlar.

Amca..! Amca..!

Öylesine heyecanlanıyorlar ki..!

Sanki biz yıllardır burada, mapus hayatı yaşıyoruz. Çocuklarımız da yıllardır park ve oyun yüzü görmemiş gibiler.

Ama ama yıllardır da “Parkçı Amca” ile tanış gibiler.

Meva nur koşarak geliyor, ardından Kerem Can..!

Anne, biz çıkıyoruz.

Nereye..!

Anneeee aylardır gittiğimiz parka diyorlar.

Nasıl yani..!

“Parkçı Amca,” tebessüm ediyor. Endişelenmeniz yersiz, ben görevliyim diyor.

Kaç defa parka götürüp getiriyor çocukları sayamıyorum..!

Bu duruma öylesine alışıyoruz ki..!

O, bizim için de çocuklarımız içinde “Parkçı Amca” olmuş oluyor.

Bir gün çocuklardan Meva Nur’un kolu kırılıyor..! Çaresizim, elimden hiçbir şey gelmiyor. Nedense hastaneye gitmek aklımdan bile geçmiyor. Nedendir lügatimde doktor gerçekliği yok.

Bu nasıl bir hayat..! Bu nasıl bir olgudur diyorum.

Amca..! Amca..! Yine o sesi duyuyorum.

“Parkçı Amca..!”

Masum, yavrumun imdadına o yetişiyor.

Bu hayatta bir anne için en zor şey nedir, diye sorsalar.

Herhalde acılar içinde kıvranan minik, masum, günahsız yavrumun derdine deva olamamak, çare bulamamak, bir çözüm üretememektir derdim..!

Onu, hastaneye götürememek, doktor bey durumu nasıl diyememek zormuş, acıymış. Bağrına hançer yemekten farksızmış diye de eklerdim.

Düşünüyorum..!

Küçük yavrumun kolu alçıya alınıyor ben orada yokum..!

Meva Nur annem, annecim benim. Bak burdayım, yanındayım diyemiyorum. Alçılı ellerini öpüp koklayamıyorum. Baş ucunda bir damla yaş dökemiyorum.

Acı ama gerçek yanında bulunamıyorum işte..!

Çocuklarımın “Parkçı Amcası” orada. O yardımcı oluyor, her şeye o koşturuyor.

Gece oluyor alçı biraz sıkı bağlanmış olsa gerek. Yavrum inim inim inliyor, kıvranıyor..!

Elden bir şey gelmiyor, sabah ola hayrola tesellisinden başka..!

Amca..! Amca sesi karanlığı yırtıyor. Ve sonra yine “Parkçı Amca’mız,” geliyor.

Doktor ameliyat diyor. Çaresiz kabul ediyorum..!

Annesiz, babasız ve kimsesiz yavrum, Meva Nur’um ameliyata giriyor. Gözlerinden sicim sicim yaşlar yuvarlanıyor.

Ameliyata gitmeden önce annem neden sen gelmiyorsun..? Neden babam gelmiyor..?

Gözyaşlarım, kocaman bir sessizlik oluyor.

Annem, “bari İkinizden biriniz gelsin diyor.” “Korkuyorum, hiç yoktan orada olduğunuzu bileyim, güçlü olayım,” diyor.

Kendi kendime bu durumu kızıma nasıl izah edebilirim ki diyorum..!

Yıllardır, “şaka da olsa yalan söylemeyin,” ihtarını kendine rehber edinen. Ve bunu çocuklarına öğretmeye çalışan ben çaresiz kalıyorum.

Kızımın sorusu havada asılı kalan cevapsız bir çınlama gibi.

Korkacak bir şey yok yavrum, cümlesini kurarken. Kıvranmak, doğum sancılarını aratmayacak halde ısırıyor etlerimi, sarıyor tüm benliğimi. Acı, artçı depremler gibi yüreğime balyoz gibi iniyor.

O anda yanında yetmişlik kayın validem beliriyor. Aşk olsun Meva Nur, yoksa beni adamdan saymıyormusun, diyor.

Meva Nur, ağlayarak baba anne diyor. Babaannesi ile kucaklaşırken “babasını” ve “annesini” yanında götürüyormuş gibi oluyor. Yada öyle arzu ediyor.

“Parkçı Amca’mız, da” Meva Nur’u alıp götürüyor. On yaşındaki kızım annesinden yoksun olarak ameliyata giriyor.

Pencere kenarlarındaki pervazların deliklerinden gelen ıslık sesine ve kapı zilinin acı acı feryadına irkilmiştim.

Gitsem mi, gitmesem mi..! Açsam mı açmasam mı..!

Bir an için Meva Nur’un ameliyata tek başına girme cesaretini kendimde topluyorum. Ve kapıyı hayırdır inşaallah diyerek açıveriyorum.

“Parkçı Amca.”

Kucağında Meva Nur, yanında kayın validem.

Endişelenmeyin annesi, o çok iyi..! Ameliyatı da çok iyi geçti. Dara düştüğünüzde, ben yine buradayım diyor ve gidiyor.

Bu kez ağır küf kokusu ve Kerem Can’ın ağlama sesine uyanıyorum.

Sersemlemiş gibiyim..!

Küçücük ahşap deliklerden; ay ışığının yanı sıra, yağmur suları ve toz zerreciklerinin içeriye davetsiz olarak girdiği. Miadını çoktan doldurmuş olan boyaların yer yer kavlayıp, döküldüğü.

Zeminindeki tahtaların yıllara meydan okumaktan bitâp düştüğü. Çivisi çıkan tahtalarının, küf tutan duvarlarının, örümcek bağlayan tavanlarının olduğu..!

O ihtiyar evdeyim..!

Anne kolum çok acıyor, çok acıyor anne..! Burası, tam burası anne..! Hafifçe dokunuyorum, işte orası anneee diyor..!

Yavrum, canım Kerem’im yapma bunu bana demekle yetiniyorum.

Yutkunuyorum, ağlıyorum..!

Kan ter içindeyim, çaresizim. Allahım ben şimdi ne yapacağım diyorum..!

Kerem, ağlamaklı sesiyle anne yine “Parkçı Amca’yı” çağıralım mı, diyor.

Nasıl yani diyorum.

“Parkçı Amca mı..?”

Allahım bitsin artık bu kâbus..!