”Bilmeliyiz ki, bu toprakların ilacı Çerkes Çiğdem’in, Tekirdağlı Ferhat’ın, Batmanlı Cengiz’in, İstanbullu Aslı’nın, Bursalı Hasan’ın, Ispartalı Yavuz’un kimliğine bakmaksızın mazlumu sahiplenmesidir. ”

Ömer Faruk Gergerlioğlu / Mağdura yetişen, kanatlanmış melektir
“İnsan olmanın en kadim ölçüsü başkasının acısını hissetmektir” der Rousseau. Günümüzde teknoloji, gelişti, insanoğlu on binlerce yıllık tarihinin en akıl almaz işlerine imza atıyor, maddi gelişmeler baş döndürücü bir hızla ilerliyor. Ya manevi gelişim? İlerliyor mu, durakladı mı, yoksa geriledi mi? Bu çok önemli sorunun cevabı, biz insanların ağır travmalar, çıkar çatışmaları ve imtihanlarla ortaya çıkan insani kalitemizin orta çıkışıyla belirginleşiyor.
Günümüzde OHAL ve KHK’larla ortaya çıkmış büyük sorunlar, insan hakları ihlalleri yaşanıyor. Yüz binlerce kişi işinden edilmiş, sosyal tecride uğramış, maddi ve manevi olarak adeta ölüme mahkum edilmiş durumda. Bir devlet politikası sonucu ortaya çıkan KHK’lar her kesimden insanın mağduriyetine neden oldu, oluyor. Bu mağdurlardan biri de karı, koca işlerinden edilen Balcı ailesi idi. Sevgi Balcı 3 çocuk annesi bir hemşire iken, uğradığı bu muamele sonrası girdiği depresyonu atlatamayıp geçtiğimiz aylarda canına kıymıştı.
Sevgi hemşire’nin intiharı sonrası hepimiz için önemli bir sorumluluk oluştu. Bu ölüm, adeta bir protestoydu. Zulme uğramış bir insanın canıyla yaptığı bir protesto. Zulmen görevinden atılmış, hayatı darmadağın edilmiş, hayalleri yıkılmış bir insanın devlete, topluma bedeli canla ödenmiş, ağır bir yarayı bir hatırlatmasıydı. Haksızlığın kaldırılamayacak boyutta olduğuna dair halin, mekanik engellemelerle gözden kaçırılamayacak ağırlıktaki göstergesiydi. Topluma, zulme uğrayanı gerektiği oranda sahiplenmediğine dair bir hatırlatmaydı bu şok. Sevgi hemşire hepimize hayatıyla çok ağır bir uyarıda bulunmuştu. Zulme uğrayanı bu toplum hak ettiği oranda sahipleniyor mu? Bir insanın uğrayabileceği en büyük haksızlıklar karşısında susan bir toplumun duyarsızlığına, yıpranmış bir can ne kadar dayanabilirdi ki? Sevgi hemşire’nin kendisinin, eşinin ve çocuklarının mazlumiyeti, vefatıyla daha büyük bir sorumluluk olarak hepimizin önündedir. Kisinin en kıymetlisi olan canına, yaşamına son vermesi kadar insanın kendisine yaptığı ağır bir haksızlık olabilir mi? Ya eşinin, çocuklarının bir keyfilik ve ihmal sonucu bu mağduriyete uğraması kadar büyük haksızlık var mı? Ona artık bir daha geri getiremeyeceği bir ana kadar sahip çıkamayan toplumun, şimdi onun bıraktığı emanetlere sahip çıkması gerekir. Daha da ağır bir mahkumiyet yaşamamak için elde kalanı sahiplenmek hepimiz için son fırsattır. Bu mazlumların duyarsız toplumdan alacakları büyüktür, çünkü belki o ve onun gibi olanlar için oluşmuş bir hassasiyet çok canları kurtarabilirdi, halen bile kurtarır.
Bu mağduriyet Sevgi hemşire’yle sınırlı değil, acaba uçurumdan kayarken tek eliyle tutunmaya çalıştığı hayata onu kazandırmak için diğer KHK’lılarla ilgili ne yapabiliyoruz? Sorumluluklarımızı hakkıyla yerine getirebiliyor muyuz? Bir büyük felaket halini almış olan bu mağdurlar ordusu için, hem de en yakınlarının bile vicdan sızlatan muamelelerinin olduğu bir ortamda nasıl sessiz kalınabiliyor? Günümüzde her kesimden mağdur olan kişi vardır, “duyarlılığım, şucu bucu diye anılmama neden olabilir, görmezden geleyim” deme hakkınız var mıdır? Görmezden gelmenizin, sessizliğinizin nice zulümleri meşrulaştırdığının farkında değil misiniz? Aslında az bir duyarlılığınızla bile nice sızıyı hafifletebileceğinizi, derman olacağınızı hissetmiyor musunuz?
İşte böyle bir duyarlılık örneğini geçtiğimiz gün Kelemet Çiğdem ve Ferhat Kentel çifti sergiledi. Sivil toplum gönüllüsü Çiğdem hanım ve eşi sosyoloji profesörü Ferhat bey önceden Sevgi hemşire’yle ilgili yazdığım makaleden etkilenip benden iletişim bilgilerini istemişti. Bu acıya duyarsız kalamamışlardı. Uzaktan üzülüp, sonradan unutmak içlerine sinmiyordu. Sorumluluklarını hissedip İstanbul’dan Burdur’un Bucak ilçesine gitmek istiyorlardı. Sonunda ikisi de birer melek olup kanatlandı gitti Balcı ailesinin evine. Halil İbrahim bey, kahredici olayın yaşandığı evden taşınıp ana, baba ocağına Bucak ilçesine taşınmıştı. Çocuklarının artan ruhsal sorunları, sevgi ihtiyaçları nedeniyle, ihraç edildikten sonra basladığı özel sektördeki işinden de ayrılmıştı Halil İbrahim bey. Çocukları onu bırakmak istemiyordu hiç. Daha önceden sorunu olmayan 7 yaşındaki kızı okula gitmek istemiyor, gittikçe daha hırçınlaşıyor, 11 yaşındaki kızı ise hiçbir tepki vermeyen bir hale bürünüyordu. Hele 9 aylık küçük bebek, annesini hiç hatırlamayacak olan küçük bebek… Yaşlı babaannesinin bakabildiği kadarıyla büyümeye çalışan, anne sevgisine muhtaç küçük yavru. ..Bu üzüntüler karşısında maddi ve manevi açıdan ayakta kalmaya çalışan, olayın şokunu üzerinden atamamış baba, hem kendisini hem de çocuklarını hayata bağlamaya çalışıyor. “Hiç beklemiyorduk böylesi bir kahredici olayı” diyen bir babaanne, sabah okula giderken saçını taradığı kızının “ama annem gibi tarayamıyorsun ki” deyince hıçkırıklara boğulduğu bir baba var artık geride. Bu ziyarette bulunamadım ama her an, her saniye kalbim oradaydı. Bir fedakar çiftin ziyareti başka kişilerin de katılımını tetikliyordu. Haftada bir kamusal psikolojik destek alan çocuklara sıcak ilgiyi, merhameti gösterecek olan biz sivil toplumuz aslında. Cuma namazına giden babanın yanına, camideki safa koşup babasına sarılan kızına, sıcak bir sevgi ve merhamet desteğini sağlayacak olan gönüllü insanlardır artık. Mekanik hiçbir destek, sıcak insani desteğin yerine geçemez, bilmeyenimiz yoktur.
Bilmeliyiz ki, bu toprakların ilacı Çerkes Çiğdem’in, Tekirdağlı Ferhat’ın, Batmanlı Cengiz’in, İstanbullu Aslı’nın, Bursalı Hasan’ın, Ispartalı Yavuz’un kimliğine bakmaksızın mazlumu sahiplenmesidir. Dini, etnik, ideolojik kimliklerimizi bırakıp mağdur olanın, mazlumun yardımına koşmamızdır bizi diriltecek olan. Sınırların farklılığını aşıp insaniyet ortak paydasında buluşturandır bizi kurtaracak olan, tüm kalbimle inanıyorum. Biliyorum ki iyilik kazanacak, nefisleri mağrur kılan zalimlik, büyüklenme kaybedecek, iyilik kazanacak sonunda.
Tüm toplumu bu büyük KHK felaketine karşı manevi seferberliğe çağırıyorum. Hiç tanımadığınız bir insanın derdine koşmanızdır, sizi insaniyet basamaklarında yükseltecek olan. Bir hüznü paylaşmanızdır, sizi gerçekten insan kılacak olan. Sadece bir tane değil ki, binlerce perişan aile oluştu günümüzde. Yaşadığımız dev sorunlar kimliğine bakmaksızın, önceden öteki gibi görsek de şimdi bunu aşıp mazlumun, mağdurun yanına koşmamızla kendimizi ve toplumu kurtarabileceğimizi gösteriyor.