Bir anne adayı düşünün..!

Ama sadece aklınızla, fikrinizle değil..!

Kalbinizle, vicdanınızla, şefkat ve merhametinizle düşünün..!

Ateş nereye düşerse düşsün; beni de yakar- kavurur, beni de kül eder hissiyatıyla düşünün..!

Bu hikâyeyi öyle okuyun.

*

Yer Zonguldak..!

Gecenin karanlığında bir hareketlilik, tam teçhizatlı, silahlı polisler..! Bir evin etrafı sarılıyor, girişler- çıkışlar, garaj kapısına kadar her yer tutuluyor.

Hadi, hadi, hadi..! Ak tolgalı beyler beyi haykırıyor, ilerle, ilerle..!

Sabahın seherinde baskın gerçekleşiyor..!

Anne olmasına, bebeğini kucağına almasına iki hafta kalmış bir anne adayı..!

Nasıl yani..!

Yürüyemeyecek kadar ağırlaşmış bir kadıncağız..! Ya bu hazırlıklar, ya bu baskın..!

Azılı suçlu dedikleri kişi bu muymuş..?

*

Hemencecik gözaltına alınıyor..! Kelepçelenip, on- on beş polis nezaretinde emniyete sevk ediliyor..! Başka bir ile gitmesi gerekiyormuş.

İşlemleri hızlandırılıyor, imza, imzalar..!

Dosyası hazır.

Bu arada Erendiz saatlerce bir sandalye’ye mahkum ediliyor. Karnı burnunda bir kadının ıstırabı da böylece başlamış oluyor.

Akşam 18:00 gibi Gebze tarafına gidecek olan polisler kapıda beliriyor. Karşılarında hamile bir kadın.

Erendiz’e bebeğinin kaç aylık olduğu soruluyor. Otuz sekiz haftalık gebeyim, diyor.

Nereye gideceğini biliyor musun, diyorlar..? Hayır, diyor.

Şaka gibi diyorlar, bunda bir yanlışlık olmalı..! Biz bunu bu haliyle götüremeyiz diyorlar.

Yanlışlık yok diyorlar, savcı bey olaya müdahil diyorlar.

Savcı’yı tekrar arar mısınız, lütfen..! Bayan bu yolculuğa dayanamaz, diyorlar.

Savcı terar aranıp, bilgilendiriliyor..! Ama, Erendiz hanımın iki hafta sonra doğum yapacağına bir türlü inanmak istemiyor..!

Erendiz, sağlık kontrolü için hastaneye sevk edilir. Erkek doktorların muayenesinden her ne kadar hazzetmese de..! Muayenesi çok can sıkıcı olsa da elinden hiçbir şey gelmez.

Sonuç olarak savcı bey, inandırılmış olur.

*

Erendiz’in ifadesi Zonguldak’ta alınabilir, diye karar alınır. Alanında uzman “TEM, KOM, İSTİHBARAT!” polisleri sarar etrafını..!

Yüzlerce itirafçı, iftiracı bilgilerinden yola çıkaraktan başlarlar, sorgusuna..! Mantıkları herkes suçunu kabul etti, kurtultu. Sende kabul et ve kurtul üzerine kurulu.

Ağır psikolojik baskılar altında ezdikçe ezerler..!  Katologlar dolusu fotoğrafların teşhis edilmesi için ikna turları yapılır..!

Bu dosya ile yıllarca yatarsın gibisinden yıpratma çabaları ile kapılar zorlanır..!

Doğacak çocuğunu düşün. Kız mıydı, yoksa erkek miydi..?

Bebeğinin evinde, beşiğinde mi uyumasını istersin..! Yoksa kalabalık cezaevi koğuşlarında mı gibi moral bozucu ifadelerle de yüklendikçe yüklenirler.

Kabul edecek bir şeyim yok, bir şey bilmiyorum der. Ve geceyi nezarette geçirir..!

*

Nezaret, soğuk..! Nezaret, basık..! Nezaret, bunaltıcı..! Nezaret, mide bulandırıcı..!

Erendiz’in yükü ağır..! Emanet büyük..!

Su ister, dört sat sonra getirilir. Namaz kılmak ister, sıkıntı çıkarılır. Yemek yiyemez, bebeciğinin sağlığı için kaygılanır.

Bir hain gibi yargılanır, bir düşman gibi muamele görür.

Emniyet’ten adliye’ye götürülürken eşi ziyaretine gelir. Vay, sen misin ziyaret gelen deyip, eşini de göz altına alırlar.

*

Mahkeme safaatı..! İkisi de tutuklanır..!

Hiçbir gerekçe yok..! Aileler yıkılır. Erendiz, karnındaki bebeği ile tutuklanır. Anneannesinin, babaannesinin sabırsızlıkla bekledikleri torunlarının, minik ellerinde kelepçeler sallanır.

Daha dünya’ya teşrif etmeden kelepçe ile tanışmış olur.

Yürekler alev alev, dudaklar yangın yeri..! Bir aile dramı yaşanır, Anadolu’nun kara elmas’ı ile nam salmış bu kıyı semtinde.

Narin, naif, zarif Erendiz’in bedeni tutsak düşer. Duyguları, hisleri bitap’tır. Nece şey söylese de çaresiz olduğunu bilir..! Susar, yutkunur izlemekle yetinir.

Ailesinin haline bakıp, ağlar. Eşinin durumuna bakıp, yanar. Doğacak çocuğuna bakar, dokunur hafiften ellerine, korkma yavrum der. Ben burdayım, yanındayım. Ama endişe bulutlarının kara bir duman gibi yüreciğine çökmesine de engel olamaz..!

Sonra bir kurt düşer içine..! Kemirir, kemirir..!

Acaba cezaevi ortamı nasıldır..? Çocuk nasıl doğacak..? Hapishane de bakımı nasıl yapılacak..?

Hasbunallahi ve ni’mel vekil imdadına yetişiverir.

*

Eşiyle, ayrılık vakti gelmiştir..! Bir daha ya nasip, ya kısmet..! Gözü arkada değildir; zira, geride kimsesi kalmamıştır.

Ömrümün yoluna serildiğini

Gözümde yaş olup dizildiğini

Çılgınlar misali sevildiğini

Bir görebilsen, ah bir görebilsen,diyerek bakar sevdiceğinin gözlerine..! Ağlamamak ne mümkün..! Gözyaşları konuştukça, al yanakta okyanuslar oluşur.

Sevdiceği de teselli edercesine bakar birtanesine, gözyaşları mızrak gibi saplanır toprağa;

Gökten yağmur yağmur yağacak renkler

Daha hoş kokacak otlar, çiçekler

Ardından bitmeyen mutlu gerçekler

Bir sabah gelecek, kardan aydınlıkdiye karşılık verir sevdiceğinin dörtlüğüne..! Endişeler yumağında, gam ve tasa dudağında; yine de endişelenme Erendiz der.

Ağlamamak için daha fazla dik duramaz ve kendini bırakıverir. O ağlar, Erendiz ağlar..!

*

Sonra Yusuflar diyarına yolculuk..!

Hapishane girişinde araması yapılır, kimliği alınır. Parmak izi, fotoğraf çekimi derken, yeni evine koğuşuna gelir..!

İnfaz memuru şaşkındır..! Üzülüyordur..!

Bir ara da bunu izhar eder; bu halde burada olmamalısınız, der. Dilekçe yazın sizi bırakırlar, der.

Der, der demesine de ne fayda..!

Zulmün kemendi, bir intikam neşvesi ile bir kere boynuna geçirilmiştir..?

*

Gari bunun geri dönüşü yoktur.

Demek ki; bu kelepçeler, şu koğuş, o parmaklıklar..! Gıcırtıları, şimşeklerin tarrakalarını aratmayan demir kapıların açılıp- kapanması..!

Her bir duvar her bir renk, ciğerlerimizi her anıyla dolduran bir nefes yalınlığında ki hava..! Vücudumuzu çepeçevre saran, rengiyle, kokusu ile tadıyla aziz bellediğimiz, su..!

Demek ki; her şey..! Burada yaşananlara şahitlik etmeliymiş..!

Yusuf (a.s)’ı ağırlayan bu hücreler, şu duvarlar, o tabut adı verilen tek kişilik işkence mahvilleri..! Asrın muhacirlerini burada, bu zaman diliminde, o zalimlerin eliyle ağırlamalıymış.

Yoksa en girift bilmeceler nasıl çözülecekmiş..!

Ey ahiret yolunun yolcuları..! Ey afife analar, masum kadınlar..!

Ey beşikler, parklar, oyuncaklar yerine; demir kapıların sürgüleri, kilitleri ile oynayan çocuklar..!

Bu kadar büyük bir hizmetin elbette ki şahidleri de çok olmalıymış değil mi..?

Dağlar, taşlar şahit yaşananlara..! Dünya şahit değil mi..?

*

Koğuşa gece iki de girer, Erendiz. Görenler şaşkın, duvarlar lal kesilmiş vaziyette..! Ranzalar siyah incinin sessizliğine gömülür.

uda mı oldu denilir?

Aylardır tutuklu olanlar vardır. Muharrem ayının birinci günü..! Biraz bunalıp Allah’ım bize bir mucze göster, diye dua ederler.

Erendiz’i görünce mucizemiz galiba geldi diye söylenirler. Çünkü bu akıl kârı değildir. Ama Anadolu da da artık her şey mümkündür.

Herkesin cellat kesildiği ülkede zulüm sınır tanımıyordur.

Cezaevi başkadır, Erendiz için..!

Dostlukları başkadır, samimiyetleri başka, hele ibadetleri bambaşkadır..!

Kamp yptınız mı..? Onun gibi..!

By Lock soruşturması ile içeri alınan 94′ lü genç bir kız vardır, nişanlı. Cemaatlehiçbir ilgisi yoktur, orada tanışır ablalarımızla..!

Koğuşun en küçüğü..! Pırıl pırıl, nurdan bir çehresi var. Kur’an-ı Kerim okumayı da orada ki kuran kursu hocasımızdan öğrenir.

Oranın her anı, her saniyesi çok kıymetli anlayacağınız.

Muharrem ayının ilk dokuz gününü orada geçerir..!

*

Hastaneye kontrole giderken yine kelepçe takılır ellerine..! Rica eder, kelepçe takmasanız diye.

Jandarma, ukalaca cevap verir; isterseniz, bende gelmeyeyim kendiniz gidin, ha der.

Cennetin, ayaklarının altına serilmesine günler kala yine kelepçeden kurtulamaz. O, öpülesi eller kim bilir kaçıncı kez kelepçelerle hem dem olur.

Dört erkek jandarma, bir bayan infaz memuru eşliğinde binerler araca.

Araba havasız..! Yollar kötü..!  Sürücü dikkatsiz..! Bir yerlere tutunmadan oturmak çok zor, eller kelepçeli..!

Bazen istemsizce jandarmalara çarpar, özür dileyen yine kendisi olur.

Çok rahatsız olur ama çaresizlik işte !

Muayene esnasında bile çözülmez elleri..! Haram helal noktasında o kadar hassas bir hayat yaşayan insan..! Bugün bunları yaşamaya mecbur bırakılmıştır.

Bir dua geçirir içinden; Allah’ım yardım et..! Ne olur Allahım.

Ey kalbi kırıkları maiyyetiyle şereflendiren! Ey gönlü mahzunların yanındayım, buyran Allah’ım. Hâlihazırda gönüllerimiz paramparça..!

Çok mahzun ve bir o kadar da kederliyiz. Ne olur, Allah’ım maiyyetini bizlere duyur. Ne olur Allah’ım, bizi bize terk etmek suretiyle bizleri mahvettirme..!

Ne olur Allahım, kalp kırıklarımızı sarıp sarmala, yaralarımızı iyileştir, der.

Yana yakıla dua eder, öyle bir tat alır ki..! Öyle bir huzur dolar ki içine anlatamam, der.

*

Erendiz’in üst üste sancıları olur. Her günü bir öncekinden ağırdır, acılar içinde kıvranır.

Apar, topar sağlık ocağına götürülür. Galiba vakit geldi, der. Lütfen hastaneye çıkışımı yapın, doktora gitmek istiyorum diye feryat eder.

Ama nafile, bekletilir..! Bir infaz memurunun araya girmesi ile olay çözülür.

Bütün bunlar olurken, zalim de zulmünde devam eder. Erendiz’in Gebze cezaevine nakli için üst yazı gelir.

Bebeği kırk günlük olduğu için önce izin verilmez. Daha sonra bir kadın doğum uzmanına sorulur. İki saatte bir durup yürümesi koşuluyla izin verilir.

Koğuşa geldiğinde, ayrılmasına çok üzülür. Vedalaşırlar..!

Arabaya bindirilir, eşi ile karşılaşır. Bu onlar için büyük bir süprizdir. Çünkü doğumda bile görüştürülmemişlerdir.

Sarılamazlar, hasret gideremezler..! Bebeğini bakışlarında ki hasreti ile basar bağrına..! Babalık duygusunu öylesine yaşar. O bile muhteşem bir duygudur onun için..! Eşini süzer tepeden tırnağa asırlık özlemleri ile..!

Kandıra ceza evine gidiyorum der, sessizce. Benim için üzülme kendine ve yavruma iyi bak ve unutma;

Gergin uykulardan, kör gecelerden

Bir sabah gelecek, kardan aydınlık,

Sonra düğüm düğüm bilmecelerden

Bir sabah gelecek, kardan aydınlık, der.

Erendiz, bende Gebze cezaevine gidiyorum der ağlamaklı bir tonda..! Solmayan altın rengi ümitlerinin ışığında cevap verir sevdiğine;

Hasretin bölerken uykularımı

Çaresiz gizledim duygularımı

Seni kaybetmenin korkularını

Bir yenebilsem ah bir yenebilsem, der.

Gözyaşlarını, hıçkırıklarını içine akıtır. Merak etme, bir tanem merak etme der ve ayrılırlar.

*

Erendiz’in elleri yine kelepçelidir. Bebek ağladığı zamanlarda emzirmesi icap eder. Size zamet  takmasanız diye rica eder.

Bu sefer kelepçeler takılmaz.

Mola verilir..! Erendiz yürür..! Jandarmaların gözü üzerindedir..!

Hâya eder, ağlamaya başlar..!

Allah’ım ne olur, senin kudretinden ne eksik olur ki, Allahım. Hızır (as)’ı göndersen. Ben imdad diye feryat ediyorum, sen yardımını esirgemesen Allah’ım..!

Hadi tahliye oldun deseler ne olur, diye dua eder.

*

Muharrem ayının onuncu günü, Gebze cezaevine gelir. İçeri girer..! Çok değil birkaç dakika sonra;  “TAHLİYE OLDUN” haberini alır.

Kulaklarına inanamaz..! Birkaç kez sorunca öyle ikna olur..!

KUL SIKIŞMAYINCA HIZIR YETİŞMEZMİŞ..! Derler ya, o misal.

Hangi gönül var ki; istediğinde Allah’ın yetişmediği..!

Hangi dil var ki; dua ettiğinde Allah’ın cevap vermediği..!

Oysa hepimiz biliyoruz.

Samimane dua..! Halisane dua..! Isdırap ile dua..! Yana yakıla dua..! Yürekler çatlarcasına dua..! Bayılırcasına dua..! Arş-ı titrettirecek kadar dua..!

Bu zulmü bitirebilecek tek güç olan, Rabbimiz’in kudretine yaraşır ve yakışır bir halde dua..!

*

Evet, hepimiz biliyoruz ki bu işi dua ve duaların sahibi bitirecek. Peki hangimiz delicesine yapıyoruz bunu..! Hangimiz çılgıncasına meftunuz buna..!

Yoksa, yoksa hâlâ bu sürecin bitmesini istemiyor muyuz..? Sorumuz, gayet net ve açık değil mi ..?

Peki ya cevap..? Ya cevap..?

Duyamadım, dostlarım..!

El Cevap..?  El cevap..? El cevap..?