Üzgündü, yorgundu..!

Gözleri gün ışığına, o da yeni hayatına uyum sağlamaya çalışıyordu. Sahte bir aydınlığa uyum sağlamak hiç de kolay olmuyordu. Dört duvar arasına sığıveren bedeni, bu koskoca evrene sığamıyordu.

Üç beş gün olmuştu tahliye olalı..!

Eş, dost, akrabalardan ziyaretine gelenler gidenler oluyordu..! Üçüncü günün akşamıydı, evleri bayağı kalabalıktı. Duyan gelmişti, gören şenlik var sanacaktı.

Ayşe abla vardı, “Süleymancı” cemaatine mensup, oradaydı. Keriman hanım vardı, “Kırkıncı” cemaatine mensup, oradaydı. Remziye abla vardı, bizi hiç sevmez ama oradaydı. Kemal amca ve oğulları vardı, ülkücü geçinenlerden; bu süreçte oğulları kamuya yerleşti, oradaydı. Özde teyze vardı “Kadiri” cemaatine mensup oradaydı. Malum “partinin.!” kadın kollarında aktif olan kuzenlerim; Buse, Şükriye, Erduran, Hakan vardı, oradaydı.

Arkamızdan suçu olmasaydı tutuklanmazdı, diye ismini vermek istemediğim niceleri vardı..! Halimizi görmek için, pişman mıyız duymak için gelmişlerdi, herhalde. Ya da Ekrem cezaevinde ne kadar da büyümüş, adam olmuş demek için gelmişlerdi.

Dokuz aydır evimize gelmeyenler, hal hatır sormayanlar, bu akşam vefasızlık etmemiş, gelmişlerdi sağolsunlar..!

Nezaket ziyareti olduğu için herkes kırk düşünüp bir konuşuyordu. Konuşmalar genelde ev arsa üzerineydi. Dünyayı parselliyorlardı, alıyorlar, veriyorlar, yine de bitiremiyorlardı. Gözümde dünyanın, malın mülkün zerre miktar değeri kalmamıştı. Aklım arkadaşlarımdaydı, o yüzden müsade istemeksizin, sessizce mutfağa geçmiştim. Pencerinin kenarına oturup perşembe akşamları yatsı namazından sonra duasını yaptığımız tefriciyelerimi bitirmeye çalışıyordum.

Her bir dokunuşta içim huzur doluyordu. “Anlıyordum ki; gerçek dostluklar mesafeler ötesinden bile devam ediyormuş.!”

Bir ara Osman dedem geldi mutfağa, gel bakayım buraya Gülsüm hanım, dedi. Kalkıp ellerinden öptüm, o da benim alnımdan öptü. Malum partinin yaman savunucularındandı. Beni en çok üzenlerdendi, ailenin zulme alkış tutmasındaki en önemli saçayağıydı. Ama beni yine de çok severdi.

Elimden tuttu, salonda sana soracaklarım var kızım, dedi. Ben sorunca sen konuşacaksın, kaç günden beri bana anlattıklarını bunlara da anlat kızım, dedi.

Dede yapamam, dedim.

Senin yanındayım, senin tarafındayım..! Deden artık senin tarafında..! Ne kadar talihsizim ki senin yaşadıklarını ben yeni hissetmeye, yeni keşfetmeye başladım.

Her gece başımı yastığa koyduğumda ve her sabah uyandığımda aklımda sen varsın. Gel anlat kızım.

Gürültü ve şamatanın olduğu salona geçtik. Dedem; “Ümmü Gülsüm’e benim soracaklarım var. Ben soracağım o cevaplayacak”, diyerek direkt olaya dalış yapmıştı. Dedem de böyle bir adam.

Herkes dedemin partili olduğunu bildiği için keyiflenmişti, gözleri çakmak çakmak olmuştu. Gülsüm’ün itiraflarını dinlemek an meselesiydi.

Dedem, sorusu olanlar sorabilir, yalnız sessizlik istiyorum, demişti.
Ümmü Gülsüm kızım bize içeride yaşadıklarını anlatabilir misin..? Bu yaşadıklarından dolayı pişman mısın..? Bunca yaşadıklarından sonra yine de “durmak yok yola devam,” mı diyeceksin..?

Bakışlar, bir kırbaç gibi üzerime inip kalkıyordu. Yanıma aldığım su bile beni rahatlatmıyordu. Ya ters bir şeyler olursa..? Ya şöyle ya böyle deyip alıp verdim kendimce..! Dede beni dinlemek istediğinden emin misin, dedim..?

Evet, dedi.

Ama soruları ben soracağım. “Evet,” “hayır” demeniz kâfi..!

İlk sorum size dede:

Siz hiç çocuğunuzu eğlendirmek için, onunla beton zeminde pikni
k yaptınız mı..? Ya da hiç semaverde ona bir şeyler ısıtmak
zorunda kaldın mı..? Duvardan biten minik bir otu suladınız mı beraber..? Daha sonra o minik eller ona can suyu oldu mu..?
Siz hiç babanızla, eşinizle bir cam arkasından konuşma mecburiyetinde kaldız mı..?

Tok bir sesle ve kendinden emin bir şekilde”HAYIR!!!”dedi.

Ya siz Kemal amca; Evet, hayır demeniz kâfi..!

Anneniz, babanız, kardeşleriniz..! Cezaevinde, sizi aynı anda görebilmek için, “bir kabine aynı anda, aynı oranda sığmaya çalıştı mı”..? Siz hiç vatanı ve milleti için gece gündüz çalışan vatan haini gördünüz mü..? Siz, cezaevindeki teröristlerin bizden daha ayrıcalıklı olduğunu biliyor musunuz..?

En basiti açık görüş, telefon hakkımız gibi..!

“HAYIR!!!” Derken zorlanmış ve de kızarmıştı.

Ya sizin Buse’cim;

O güzel yüzünüze kapandı mı hiç kirli paslı, demir kapılar..? Ve yine siz; akşamları “şangır şangır” seslerle defalarca kilitlenen çelik kapılar için; “üşümememiz için yapıyorlar” diye açıklamak zorunda kaldınız mı çocuğunuza..?

Çocuğunun ateşi 39C°’yi bulduğunda çaresizlik ne demekmiş hiç tattınız mı..? Doktora gittiğine pişman olmak ne demekmiş hiç yaşadınız mı..?

“HAYIR!!!” Dedi kısık bir sesle..

Ya sizin Şükrüye’cim;

Sabahları koğuş yoklamaları yapılırken, hapishanenin taş merdivenlerine “beni de sayın,” diye oturdu mu çocuğunuz..? Ya da yoklama saatini korku dolu gözlerle bekledi mi hiç evladınız..? Oyuncak olarak kilitleri sevdi mi hiç bebeğiniz..? Hediye olarak yoğurt kutusundan top aldınız mı hiç yumurcağınıza..?

Cılız bir sesle “HAYIR!!!”dedi.

Ya siz Hakan bey;

Hapishanenin güvenlik görevlilerine defalarca “bağırmadan girin lütfen, çocuk uyuyor ve çok korkuyor” ikazında hiç bulundunuz mu..?

Siz, alerjisi var diye evdeki toz üreten her şeyi atarken, bir anda hasta evladınıza tozlu battaniye örtmek zorunda kaldınız mı..? Evde bebeğiniz üşümesin diye her yere halı sererken bir anda halının olmadığı bir yerde bulundu mu yavrunuz..?

Gardiyanlardan “sus yoksa topunu alırım” sözünü işitince top diye sevdiği yoğurt kabını saklayan çocuk gördünüz mü hiç..?

“HAYIR!!!”

Ya siz Ayşe abla;

“Dünya çok sıcak anne!” diyen çocuğunuzu küçücük ve tek bir pencereden gelen rüzgarla temmuz ayında avutmak zorunda kaldınız mı..?

Koğuşta üç kişinin yan yana namaz kılamadığı dar bir alanı, oyun alanı olarak ayarladınız mı..? Koğuştaki haftalık aramaları, g
üvenlik görevlilerinin paldır küldür; “arama var!” diye bağıra bağıra içeri girişlerini, izah edebilir misiniz en kıymetlinize..?

Kuran- ı Kerim yasak desem inanır mısınız..?

“Gözlerini kaçırıyordu!!!”

Ya siz Keriman abla;

Yaşlı ve hasta olanlar rahatsız olmasın diye üç yaşında, yeni konuşmaya çalışan yavrunuzu sürekli sessizliğe davet ettiniz mi..? Zikir kitapları, tespihatlar yasak olduğu için duaları peçetelere yazmıştık desem inanır mısınız..?

Ya hastanaye gidip gelirken kelepçeler hiç çıkarılmadı desem..?

“Sessizlik vardı!!!”

Ya siz Remziye abla;

Siz hiç açık görüşte anne nasıl bir iş yeri burası..? “Neden hiç eve gelmene izin vermiyorlar.” Ciğerparenize cevap veremeyince de; gözyaşlarınızı sessiz sessiz hiç içinize akıttığınız oldu mu..?

Gerçek düşman kimdir biliyor musun Remziye abla..?

Bu nasıl iş kızım, ya sen bizim dünyamızdan değilsin. Ya da biz..! Ya da biz..! Diyebilmişti

İnşallah, hiçbiriniz bunları yaşamak zorunda kalmazsınız..? Ama bunların hepsi yaşandı ve yaşanıyor, Özde abla..!

Dört ay boyunca bir kadın, bir hücre de tek başına kaldı desem inanır mısın..? Ya başındaki gardiyan erkekti desem..!

Bütün gerçekliği”derin bir sessizlik” yutuyordu. Gülsüm’den itiraf bekleyenler adeta taş kesilmişti.

Sizlere gelince annem;

Bir anne; yaşatmak için yaşamanın dört duvar arasında da olabileceğini gösterdi bana..! O aynı zamanda bir öğretmendi..! Yaşamaya ve yaşatmaya talip olan bir muallim..!

Havalandırmamıza düşen bir çekirgeye kıyamadı. Peynir kutusuna koyup gardiyana vermek istedi. Gardiyan, içerden bir şey alamayacağını, yasak olduğunu söyledi. O muallim, o çekirgeye kıymadı, kıyamadı. Çünkü; O bir anneydi, Çünkü; O bir çekirgeye bile kıyamazdı..!

Oturdu koğuşun merdivenlerine, masumiyetiyle ıslattı yanaklarını..!

Evet babacım;

Bir gün genç bir gelin mektubuna yazmıştı, burada tek gördüğüm yeşillik; havalandırmaya koridorun penceresinden uzayan iki karış sarmaşıktı, diye. Sonra bir gardiyan gelip kesiverdi o yeşilliği!!!

Ne mi hissetti mektubun sahibi..? Mutluluğumu kesiverdi, ümitlerimi kesiverdi, dedi. Dahasını sormayın.. Sonra bir daha cezaevindeki güzel şeyleri mektubuna yazmadı. Elimden alırlar diye korktu.

Evet kuzen;

En çok öğretmenler geçti bu okuldan, bizim deyimimizle bu medreseden, sizin ağız birliği söylemlerinizle şu cezaevlerinden..! Bu milletin, evladına hayatını feda eden babayiğitler geçti buradan. Kalpleri şimdi paramparça, uykuları bölük pörçük derbeder. Duyguları yıkık dökük, sevgileri iki yakası bir araya gelmez hisarlar gibi küllenmiş vaziyette..! İdealleri ise hücrelerde yitik durumda..

Bana gelince;

Yüksekti duvarları içinde olduğum hapishanenin, hiç çıkmaya çalışmadım, aldırmadım, umursamadım da..!

Gökyüzü, bir o kadar yüksekti ve dar bir delikten göz kırpardı bana devamlı..! Bazen yatağıma çıkıp yatmak istemezdim. Birinin elini tutar sabaha kadar başında beklerdim, hem onu hem kendimi teselli ederdim.

Bir şıngırtı alıverirdi bazen aklımı..! Gelen sessiz, giden sessiz..! Hoş mu geldin kardeş..? Bin bir çileyle geçirdiğimiz hayatımız, şimdi nasıl da sıkıştı bu dört duvar arasına..?

Sensiz olamayız, sensiz yapamayız boşmuş..! Biz olmadan da her şey oldu ve biz kaldık bir kenarda..? Yakomazlar yine biz olmadan gülümsedi, yıldızlar yine biz olmadan kaydı gitti gökyüzünde..!

Her anımda bir korku birine bir şey oldu mu, diye..? Ben yine habersiz, ben yine çaresiz, ben yine derbeder..! Elimi uzatsam hiç kimseyi tutamam, hiçkimse de tutmaz beni anlarım ki; herkes bana yabani…!

Aldırma gönül, diye mırıldanır durur ranzalar, damla damla akan gözyaşları yastıkları
önüne katıp götütürür. Sel olur koğuşun orta yerinde, karo mermerler hıçkırıklarımda boğulur.

Haftaları, nöbetlere bölerim,

Huzuru, mutluluğu çarpanlarına ayırırım

Mektupları hasretlerle çarparım..!

Önce gelenleri gidenleri sayarım

Toplarım kendimce sevdiklerimi

Gelemeyenlere hep ağlarım.

Bir çentik atarım, iki çentik derken

Hayatımdan çıkarırım.
Bazen en sevdiğini

Göz kapaklarına saklarsın ya,

Ben ondan bile korkar oldum.

Topladıklarım olurdu yanımda

Kiminin hayaline sarılırdım,

Kimi ile rüyada ağlardım.

Nerdesin Allahım yetiş, diye bir tek orada bu kadar içten bağırırdım. “Sesimi duyan yok, sen duy ne olur,” diye ağlardım..!

İnsana çok şey öğretir orası; en çok da beklemeyi öğrenirsin orda. Dört işlem bilmeden beklersin…beklersin…sabredersin, dua edersin…en çok da ağlarsın.

Kırbaç yemiş gözyaşların dökülür kıpkırmızı kesilen dudaklarına..! Dokunamazsın gözlerine, silemezsin bir türlü yüreğinden kopup gelen çığlığı..! Seccadende sabahlamak istersin gün ağarıncaya dek. Ufacık pencereden güneşin doğduğunu görürsün.

Daha görecek günlerimiz var dersin, heveslenirsin, ümitlenirsin yeniden. Gardiyanlar gelir yine paldır küldür…yeniden başa dönersin..!

Uykudan ağlayarak uyanır bir çocuk. Ağlama yavrum, ağlama bebeğim, ağlama dersin..! Ama feryat, figan ağlarsın, dualar dökülür boncuk boncuk gözlerinden bir damlası “Lâilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü minezzâlimîn,” olur. Bir damlası”Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhi’l aliyyi’l-azîm,” olur. Bir damlası”Rabbi innî messeniye’ddurru ve ente erhamürrâhimîn,” olur.
Sen ağlarsın, çocuk ağlar, tüm anneler ağlar. Gök kapıları açılır şimşekler peşrev çeker hıçkırıklarınıza..! Bulutlar yağmur yağmur inmeye başlar avlunuza ve damlalar, “Hasbünallâhü ve ni’me’l-vekîl,” olur tüm yüreklerde..

Sığınırsın o sarsılmaz kaleye…ağlarsın..ağlarsın. Ağlamayan yoktur orada, çocuklar ağlar, analar ağlar..! Aklını yitiren var mıdır, bilmem..?

Böyle işte dede..!

Bu hayatta, bu ülkede; “kimlerin özgürlüğü cennet, kimlerin sarayı cehennem onu bilemem.” Tek bildiğim hayata uyum sağlamakta zorlandığım.

Pişman mıyım, derseniz..?

Tüm samimiyetimle “HAYIR.”

 

Rana GüL