Abdullah Sözüvar

Sabah erken kalkmıştı. Biraz yatağın kenarında oturdu. Bugün arafe ve yarın da bayramdı. Sevdiklerinden ayrı geçirdiği altıncı bayram olacaktı. Ailesiyle, sevdikleriyle birlikte olduğu son bayramı hatırladı. Bugünlerden farklı olan; cezaevinde değil kendi evinde, yatağa benzer süngerde değil kendi yatağında ve mahpushane arkadaşları yerine ailesinin yanında olmasıydı. Bayram namazını camide kılmış, Allah için kurban edeceği kurbanlığı almış ve babaocağında vazifesini yapmak üzere ailesiyle yola çıkmıştı.

Babaocağında buluşmak bayram geleneğiydi. Bu gelenek adeta aile yadigarıydı. Kardeşleri de gelir hep birlikte yapılacaklar yapılır, aile büyükleriyle bayramlaşılır bütün aile birarada bayram coşkusu yaşanırdı. Yine öyle olmuş, bayram coşkusu yaşanmıştı.

Hayalinde, hapishane duvarlarını aşıp oralara gitmiş ve anne babasının elini öpüyorken birden; “Hayırdır gardaşım seni de uyku tutmadı mı?” diye bir ses duydu. Sesin sahibi de kendisi gibi altıncı ayrı bayrama hazırlanan meslektaşı, devresiydi. Ona hep “usta” diye  hitap ederdi. Soruya soruyla cevap verdi. “Usta, sence uyku tutması mı normal, tutmaması mı? Düşünsene dile kolay, ailemizden ayrı altıncı bayram olacak.”

Devresi, ustası, can yoldaşı, kader arkadaşı ve en sonunda da hapis arkadaşı; “Gardaşım” dedi, her zamanki gibi babacan edasıyla, “Dua edelim de, bizimle aynı durumda olanlarla beraber, hüzünlü bayramlardan mutlu bayramlara geçiş yapalım yakında inşaallah.” Belli ki, arkadaşının daha da derinlere dalmasını istemiyordu. Hemen kendi yatağına doğru hareketlendi. “Ne o ustam, mevzu derin geldi herhalde niye kaçıyorsun” dediyse de “usta” geri gelmedi.

O, hasretini kalbine gömüp bu hayallerde gezinirken; 700 kilometre uzaktaki evinde  bir telaş vardı. Doğru ya bugün arefeydi. Bugün arefe olduğuna göre yarın da bayramdı. Zehra Hanım, birkaç yıldır unutmuştu bayramın ne demek olduğunu. Bayram sevinç, neşe, coşku, vuslat,  özlem giderme ve Allah’a kulluk borcunu yerine getirmek demekti belki ama o ve ailesi tam altı bayramdır bunları unutmuşlardı.

Eşi yıllardır, vatanı milleti için yurdun dört bir köşesinde canı pahasına çalışmıştı. Ta ki bir sahur vakti evlerinin zili acı acı çalıncaya dek. Sofrayı yeni kurmuştu, ilk lokmay ağzına almış çayından da ilk yudumu içmişti ki, zil çaldı. Önce şaşırdı, sonra “herhalde karşı komşumdur” diye düşündü ama sahur vaktiydi. Eşi, “Dur hatun ben bakayım” dedi. Kapıyı açtığında mesai arkadaşlarını karşısında görünce anladı olup biteni.

O gün bugündür ayrıydı eşinden. Haliyle bayramlar da bayram tadında olmuyordu. Altı bayramdan sadece birinde ziyarete gidebilmiştieşini. Ev kirası, çocukların ve evin masrafları derken, 700 kilometrelik yol için para kalmıyordu. Eşinden sonra tüm yük kendisine kalmıştı. Uzun arayışlar sonunda bir lokantada gece bulaşıkçılık işini bulabilmişti. Çocukları uyuttuktan sonra çalışıyordu. Ordan aldığı para da zaten yetmiyordu. O yüzden eşini ziyarete gidemiyordu.

Çocuklar “baba hasretini” haftada bir, beş dakikalık telefon konuşmasıyla gidermeye çalışıyordu. Büyük kız Betül, on yaşındaydı; olan bitenin farkındaydı, annesiyle konuşunca anlayabiliyordu. Ama diğer iki çocuktan biri altı, diğeri üç yaşındaydı. Onların anlaması imkansızdı. Altı yaşındaki Bahadır, babasıyla yaptığı her telefon konuşması bittiğinde, evin altını üstüne getiriyordu. Çocuklarının yanında metanetini korumaya çalışsa da, özellikle geceler Zehra Hanım için leyl-i matem oluyordu.

Zehra Hanım çocuklarına, “bu bayram şartları zorlayarak babalarını ziyarete gidebileceklerini” söylemişti günler öncesinden. Çocuklar bu haberi alınca adeta bayramı erken yaşamaya başlamışlardı. Betül bir taraftan; “Anneciğim yaşasın, babama yazdığım şiiri postayla göndermek zorunda kalmayacağım” diyerek sevinç çığlıkları atmıştı. Bahadır ise; “Oley oley, babama yaptığım resmimi göstereceğim” demişti. Çocukların yüzünde böyle bir mtluluk görülmeyeli hayli zaman olmuştu.

Bahadır babasına resim yaptığını herkesten saklamıştı o vakte kadar. Annesi; “oğlum canım yavrum, Bahadır’ım, hadi resmini getir de bir bakalım” dedi. Bahadır; “Babama söylemek yok, ona sürpriz yapacağım, söylemeyeceğinize söz verirseniz ancak o zaman getiririm.” dedi. Annesi ve ablası “Söz, tamam söylemeyeceğiz, sen sürpriz yap.” dediler. O da diğer odadan, yatağının altına sakladığı resmi getirdi. Annesi, resmi görünce o zamana kadar tuttuğu gözyaşlarını pınardan ceyhun edip akıttı. “Bahadır’ım, çocuklarım, yavrularım, cennet kokulularım!” deyip evlatlarına sarıldı ve ağladı, ağladı, ağladı…

Resimde, demir parmaklıklar ardında babası, ön tarafta ise Bahadır, ablası Betül ve kardeşi Zeynep vardı. Bahadır, annesinin ve ablasının çok ağladığını görünce; “Anneciğim, ablacığım siz üzülmeyin babamı kurtaracağım.” dedi.

Ana kız bir süre anlaştıktan sonra Zehra Hanım Betül’e;  “Kızım sen de şirini okumak ister misin?” dedi. Betül de; “Olur ama çok üzülmek yok” dedi. Annesi, “tamam gözümün nuru yavrum” dedi. Betül, başladı canından çok sevdiği babasına yazdığı şiirini okumaya…