Sizleri Allah’ın en güzel selamı ile selamlıyorum.

Buraya geleli yaklaşık 180 gün oldu. Biz burada bir bedel ödüyoruz, gelecek nesillerimiz, çocuklarımız için… İnşaallah onlar üfül üfül Muhammed (sav) kokan bir geleceğe uyanacaklar. Ancak bu bedel kolay ödenmiyor.

Ay, yüzünü burada bize pek göstermez; ayda bir iki gün, 5-10 dakika. Güneş, üçgen üzerine tel örgülerle işlenmiştir. Yani gökyüzü üçgen şeklinde, yüksek beton duvarlar arasında görünür.

Baharın neşesi, yeşilliği, esintisi pek buralara uğramaz. İkindi serinliğinde yaslandığın yar sinesi değil beton duvarlar!.. Yattığımız ranzalar dert yükler bize. Pencereler demirdir; sevdiklerimize el sallamamıza izin vermez!..

Akşam olup demir kapılar kapanınca, dertlerinle yapayalnız kalırsın. Espriler yaparsın güldürmez, şakalaşırsın yüreklere inmez. Güleriz, eğleniriz, top oynarız, film izlerken tebessüm ederiz ama hepsi sahtedir; hiç kimse içten gülmez, herkesin içi yaralıdır!..

Burada küçük şeylerle mutlu olmaya çalışırız. Pazar günü kantin fişi yazarız. Önce ortak ihtiyaçları; toz deterjan, peynir, zeytin … sonra kendi özel ihtiyaçlarımızı yazarız. Bu bizim tabirimizle “ekşın” yani “aksiyon”dur. Yine pazar günü manav fişi yazarız. Yazdıklarımız kantine pazartesi günü  teslim edilir. Manav bir hafta sonra salı günü gelir. O da ayrı bir “ekşın”.  Bazı arkadaşlar kütüphaneden kitap ister; o da çarşamba günü gelir.

Cuma günü hep beraber bahçeye ineriz. Bahçe dediğim yer, 15’er metre uzunluğunda üçgen bir alan. Yer beton, yan duvarlar 5-10 metre yüksekliğinde.

Her hafta ayrı bir koğuştan olmak şartıyla, bir kişi  hazırlanır ve cuma duası yapar. Dakikalarca sürer, duygusal anlar yaşanır. Bamtelimize  dokunur; cuma namazı kılamıyoruz, onun yerine duasını ediyoruz.

Haftada 2 gün, şimdi 3 güne çıkardılar, banyo günü; salı, perşembe, cumartesi. Bunlar bizim için hep “ekşın”. Kimimiz çamaşır yıkar serer, kimimiz o üçgen alanda yürür.

Kimimiz namaz kılar, kimimiz sandalyelere oturup muhabbet eder. Uykusu gelen uyur. Kimisi Kur’an okur, kimisi tesbih çeker. Bazen yan koğuşlara misafirliğe, çay içmeye gideriz veya arkadaşlar sadece “taze çay var” diye seslenir. Bu sesleniş geri çevrilmeyecek bir davettir. İşte bu üç koğuş arasında gider geliriz. Bazı arkadaşların avukatları gelir. Avukat görünüşünden gelenin etrafina hemen toplanılır. Sorular sorulur.

Benim burada bir günüm şöyle geçiyor;

Gece 03:30 gibi kalkıyoruz. Teheccüd, ardından sabah namazı kılıp yatıyoruz. Saat 9:30 10:00 gibi kahvaltı yapıyoruz. 10:30 ile 11:30 arası kuşluk namazı ve bir günlük kaza namazı kılıyorum. 11:30 12:50 arası Kur’an ve tecvid öğreniyoruz. Saat 13:00’da ezan okununca ya namaz kılıyoruz veya yemek yiyoruz.

Sonra çay içeriz, saat 15:00′ gibi ben yine bir günlük kaza namazı kılıyorum. Sonra bazen ikindiye kadar biraz uyuyorum. İkindi namazından sonra veya sabah aralarda cüzümü okurum. Saat 18:00 gibi akşam yemeği yeriz. Sonra yine bahçeye çıkarız, yürürüz tesbih çekeriz. Saat 20:00’de kapılar kapanır. Akşam namazı kılarız, çay içeriz sonra da yatsıyı kılarız. Biraz muhabbet, sonra yatış…

Gardiyanlar sabah 08.15 gibi gelirler oda kapısını açarlar. Bizler uyanırız, bazen yataktan ineriz sayarlar, sayım  yaparlar. Bir de akşam 20:00 gibi gelirler sayım yaparlar, kapılar kapanır. Bir de 15 güne bir, belli olmaz arama yaparlar. Bir tane müdür yardımcısı, başgardiyan ve 8/10 tane gardiyan gelirler. Odada bizden de 1 kişi kalır, diğerlerini bahçeye çıkarırlar. Odayı, dolapları, yatakları ararlar.

Bizleri burada ayakta tutan en önemli “ekşın”; görüşler, özellikle açık görüşler. Haftalar öncesinden kantine siparişleri yazarız. Çünkü her yazdığımız, aynı hafta gelmez. Çocuklar için çikolatalar pudingler yazıp, hazırlıklarımızı yaparız.

Bir kaç gün önceden heyecan sarar. Bir gün önceden veya aynı gün tıraş oluruz. Poşetleri hazırlarız, kokular sürünürüz. Hele dakikalar kala!.. Daha saat gelmeden kapıya dizilir, gardiyanların yolunu gözleriz. Gardiyanlar sırayla odadan çıkarıp yoklama yaparlar, üstümüze ararlar, sayı alırlar. 2-3 gardiyan önde, 2-3 gardiyan arkada bizi salona götürürler. Salona gelirken birbirimizle yarışır, birbirimizi geçeriz. Hızlı adımlarla gideriz, sanki gardiyanları geçecek gibi. O dakikalar altın kıymetindedir.

Çıkışta bizi tekrar sıraya geçirirler, sayı alırlar ama hiç kimsenin hali yoktur; herkesin gözleri nemlidir, bu sefer yavaş yavaş döneriz. Odamıza alırlar, sonra herkes o bulutlu havayı dağıtmaya çalışır. Gözlerde hava dağılsa da, yüreklere taş oturur.

(…)

Kantin için naylon ip, boncuk ve benzeri bir kaç şey yazdım. “Siz terör suçlususunuz, size yasak” dediler. Ben de yediğimiz zeytinleri biriktirip, uçlarını tırnak makasıyla parça parça yontmak suretiyle bir tesbih yaptım. Bunu yapmak 8-10 gün sürdü. Belki çocuklara basit gelebilir ama anlamını, değerini  yıllar sonra anlarlar.

Biz sadece Allah’ın inayetini bekliyoruz. Burada pek çok şeyi özlersin; insanların sağa sola koşturmalarını, komşulara selam vermeyi, sabah can parelerine camdan el sallamayı, okul dönüşü kapının önünde beklemeyi, arabadan inince de pati pati bakkala veya markete koşmayı, dışkapı ahizesinden “baba hadi aşağıya gel de beni salla” sesini,  pazarda babası ile domates seçmesini, salonda güreşmeyi, dışarıdan gelince “babacığım” deyip, koşup gelip boynuna sarılmasını, belki de yanaklarından dökülen inci tanelerini silmeyi… Pek çok şeyi özlersin.

Allah yardımcınız, Hami’niz, dostunuz olsun. Allah’a emanet olun…