Serdar Ferit

Canım kardeşimin o yaz düğününü yapacaktık. Bahar mevsimi biraz soğuk geçmiş olsa da karlar eriyince türlü çiçekler toprağın altından boy verecek, cılız bedenleriyle ılık meltemlerin karşısında nazlı nazlı salınacaklardı. Sert geçen bahara inat, sevimli bir yaz mevsimi hayaliyle yapmıştık düğün hazırlıklarımızı. Kardeşim Sıla, bir taraftan eksiklerini gidermeye uğraşıyor bir taraftan da öğretmen olarak atanabilmek umuduyla dershanesine, çalışmalarına devam ediyordu.

Ne de hızlı büyümüştük! Bir tarafta düğün telaşıyla sınav telaşı arasında sıkışmış Sıla, bir tarafta lise 2. sınıfa devam eden Tarık, diğer tarafta da hayallerinden bir önceki basamağı emin adımlarla çıkan üniversiteli Selma ve Burak… Daha dün evimizin bahçesinde beş kardeş türlü yaramazlıklarla, toza kire bata çıka, bazen birbirimize sataşarak, bazen de mahallenin yaramaz çocuklarına karşı birbirimizi savunarak, ama her halde çocukluğumuzun tadını çıkararak mutlu bir hayat yaşıyorduk. Yaşımız büyüdükçe konumlarımız değişti belki ama birbirimize olan sevgimizde en ufak bir eksilme olmadı.

Artık herkes hayatı anlayacak yaşa gelmiş, birbirimizin sırdaşı, hayatta tutunacak dalı gibi olmuştuk. Şüphesiz bu sıkı bağların oluşmasındaki en büyük etki anne ve babamıza aittir. Gözlerimizi dünyaya açtıktan bugüne kadar güvenini her zaman sonsuz hissettiğimiz canım annem ve babam.

Öğretmenliğe başlayalı beş yıl olmuştu. Bir taraftan dört yaşındaki oğlum Muratla ilgilenmeye çalışıyor, bir taraftan da elimden geldiğince babama destek oluyordum. Babam, hep sevgi dolu bir insan olayım diye Gönül koymuş adımı. Belki de bundan herkese karşı sevgi dolu oluşum. Ama babama duyduğum sevgi ve saygı bambaşka… Onun fındık bahçesinden yaptığı hasatla iki kızının öğretmen olmasına vesile olması, diğer iki çocuğunu özel üniversitede okutması ve bir diğerini de iyi bir eğitim alsın diye özel okulda okutmak için çırpınışı, ona olan saygımın ve sevgimin sonsuzlaşmasını sağlıyor belki de. Biraz da evin büyük kızı olmanın omuzlarıma koymuş olduğu bir sorumluluk var sanırım. Onun için kardeşlerime, anneme ve babama en ufak bir zarar gelse paramparça olur, yürekten kanarım adeta. Üzerlerine toz konsa dağların altında kalmışım gibi hissederken,üzerlerine düşen dağlar karşısında hala nasıl paramparça olmadım ben de şaşkınım doğrusu!      Sıla’nın düğün hazırlıkları devam ederken ben de okulda son yazılılarımı ve resmi işlerimi halletmenin telaşına düşmüştüm. Yazılılarda hangi soruları soracağımı düşünerek gömüldüğüm bilgisayar ekranından titreşimde olan telefonumun sarsmasıyla, aniden başımı çevirip, ilk defa çalıyormuş gibi telaşla elime aldım telefonu. O an kendi halime ben de şaşırdım, arayan Tarık’tı. Ablasının sesini özlemiş diye düşünerek açtım telefonu, sesi titriyordu; “Abla, babam…”

Tarık kelimelerin devamını getiremiyordu, Selma aldı telefonu;

-Abla, babamızı götürdüler!

Daha, kim götürdü, ne oluyor dememe fırsat kalmadan annem ağlayarak konuşmaya başladı;

-Gönül, kızım, az önce polisler babanı gözaltına aldılar.

Hıçkırıklar boğazımda düğümleniyor, olduğum yerde kıpırdamadan duruyordum. Karadeniz’in bütün dağları üstüme aynı anda düştü de can çekişiyordum sanki! Hemen toparlanıp, okuldan da izin alarak yola çıktım. Bu yolculuk bilmem ki bir asır mı sürdü bir tarih boyu mu !

Eve geldiğimde herkeste bir hüzün vardı elbet ama en çok can yoldaşı annem kalmıştı bu acı haberin altında. Çektiğim elemi içime gömüp önce annemi teselli etmek düştü bana da; “Bak anneciğim, babamız sağ çok şükür, suçu da yok, yakında çıkar gelir üzülme sen..”

Üzülme diyen dilim, kalbimden gelen inlemelere ne kadar engel olur bilemez bir haldeyken, evin büyük kızı olmanın sorumlulukları da omuzlarıma yüklenmişti. Babamla alakalı resmi işleri takip etmek bana düşmüştü ve ben babamın özgür kalacağı günün ümidiyle seve seve yapıyordum bu işleri. Gelgelelim, kendi babamın işlerini neden takip ettiğimi sorgulayarak beni de emniyete çağırdılar ve ifademi alıp serbest bıraktılar. Emniyetle tanışmam da bu şekilde oldu.

Gel zaman git zaman yaza ulaştık. Babamıza kavuşma ümidiyle tam iki buçuk ay geçti. 12 Mayıs 2016’dan beri ayrıydık babamızdan. Bu arada Sıla’nın düğün hazırlıkları da devam etti. Ola ki babamız çıkar gelirse, yapıveririz hem düğün hem bayram dedik, yazık ki gelmedi! Etrafımız acılar sarmalına dönüşmeye başlamıştı. Kardeşimin gittiği dershane kapatıldı, ardından Tarık’ın gittiği okul ve en son Selma ile Burak üniversitesiz kaldılar. Onların da okulları kapanınca herkes bir tarafından tatmıştı bu mağduriyeti. Aile arasında yarı şaka yarı gerçek alay konusu olmuştum; “Herkese dokundu bir sana birşey olmadı” diyorlardı. Herbirinin yaşadığı acıyı katbekat yüreğimin derinliklerinde duyduğumu da biliyorlardı elbet!

Bu süreçten en çok etkilenenlerden biri de Sıla oldu. Düğünü iki kez ertelendi. Biri darbeden dolayı, diğeri de damadın düğünden iki gün önce gözaltına alınmasından dolayı. Ne yapacağımızı bilemez bir halde düşünürken, damadın durumunu göz önünde bulundurmuş olacak ki, savcı imzayla da olsa bıraktı. Babamızdan ayrı, buruk da olsa Sılamızın düğününü yapabildik sonunda. Evleneli 4,5 ay olmuştu ki bu sefer kardeşim hakkında arama kararı çıktığını duyduk. Bu sefer gitme sırası kardeşimde, bekleme sırası damattaydı.

Artık her çalan zilden ürker olmuştuk. Acaba bu sefer kimi almaya geldiler diye düşünerek geçen günler, hepimiz için ızdıraba dönüştü.

10 Mayıs 2017… Babamın tutuklanmasının üzerinden bir yıl geçmesine sadece iki gün kala, zilimiz acı acı yine çaldı. Sıra bendeydi işte, “hazırla valizini gidiyoruz” dediler. O an yaşadığım şoku tarif edebilmem imkansız. Gelen polislerin yüzüne bakarak art arda; “Ben mi? Ben mi?” diye sormuşum. Damarlarımdan kanımın çekildiğini hissediyordum. Ayakta durmakta güçlük çekiyor, düşmemek içim duvara yaslanıyordum. Telefonumu almasınlar diye bir yere sakladım, vermek istemeyince polislerden biri; “Bak şimdi seni yere yatırırız, ters kelepçeleriz, çocuğun da sen de bu anı unutamazsınız” deyince, adeta beynimden vuruldum. O an tek düşündüğüm, dört yaşındaki oğlum oldu. Hemen valizimi hazırladım ve kaderin sevkettiği bilinmez bir yolculuğa yelken açmak üzere evime ve aileme baka baka gözyaşları içinde ayrıldım.

Önce emniyet sonra hastane derken sonunda buz gibi nezarethaneye geldik. Geldiğimde içerde bir kişi vardı benden başka.

Zaman geçtikçe tek kişilik yatak üzerinde dört kader arkadaşı olduk. Karakolda dört nezarethane vardı. Her birinde de dörder kişi olmak üzere toplamda 16 kişiydik. Hayatımda ilk defa gördüğüm bu kader yoldaşlarımla, tek yatak üstünde iki gece geçirdik. Derken ifadem alındı, ertesi gün de savcı karşısına çıktık ve imza karşılığı serbest kaldım.

Çıktıktan üç gün sonra hemen çalıştığım okuluma gittim. Yaşadıklarımın burukluğunu bir nebze de olsa okulumda atarım diye düşünerek, yarım kalan işlerimi bitirmek için öğretmenler odasına yöneldim. Bu hevesim de kursağımda kaldı; gözaltı olayıyla ilgili Milli Eğitim Bakanlığı’ndan yazı gittiği için 17 Mayıs’ta çıkışımı verdiler. Çocukluğumdan beri hayaliyle yaşadığım, kendimi adadığım mesleğimden olmuş, işsiz kalmıştım. İşsizlik maaşına başvurmama rağmen, çıkışıma sebep olan KHK yüzünden onu da alamadım.

Günler günleri kovaladı ve 10 Temmuz günü annemle birlikte kardeşim Sıla’yı ziyarete gittik. Birlikte kahvaltımızı yapıp sohbet ettikten sonra akşamüzeri annem ve ben tekrar evimize geldik. Ertesi gün, kardeşimin eşinin gözaltına alındığı haberi geldi. Benim kullandığım hat onun üzerine olduğu için hakkında Bylock indirmekten soruşturma açılmış. O da bu sebepten üç gün nezarethanede kaldı. Benim daha önceki ifademde bu hattın benim üzerime olduğunu söylediğim için kaynımı bırakmışlardı ama benim başıma yeniden bir belanın geleceğinin de işaret fişeği gibiydi bu durum. Tekrar o buz gibi karanlığa dönmek, suçsuz yere ucu belirsiz bir zamana kadar hapishanede kalmakihtimali, zehirli bir kıymık gibi saplandı beynime.

Üç ay bu halde yaşadım, her an soğuk ve karanlık nezarethaneye dönme ve daha da acısı dört yaşındaki küçücük Muratımdan ayrılma korkusuyla yaşadım. Kendi halim için endişelenip üzülüyorken, bu sefer de  babamdan dolayı annemi almaya gelmişler. O sırada evde olmadığı için annemi bulamamışlardı. Sonraki gün tekrar geldiler, fakat iki günlük fındık işleri bu sene bir hafta sürmüş ve o hafta anneme ulaşamamışlardı. Artık kapımızda polis görmeye hiç şaşırmıyorduk ama her gelişlerinde, kalplerimiz daha çok örseleniyor, suçsuz yere uğradığımız bu muameleler karşısında her defasında daha bir yıkılıyorduk.

Bir sene gibi bir zaman zarfında ailemden dokunulmayan kimse kalmamıştı ve gerekçeler de hep birbirine benziyordu. Anladım ki ne üzerimize atılan suç, ne de bizim suçsuz olup olmayışımız kimsenin umurunda değildi ve anladım ki; en zor zamanlarımda, sıkıştım, mahvoldum sandığım anlarda, beni hep koruyup gözeten ve hiç yalnız bırakmayan bir Allah’ımız var. Başımıza bunca iş açılmasına rağmen, hala kalbimin çalışmaya devam etmesine izin verdiğine ve bunca sıkışmışlığa rağmen üzerimize hep huzur indirdiğine göre, elbet bunda da bir muradı var. Sabrımıza sabır kattığı ve nimetlerini açık açık gösterdiği için de O’na sonsuz şükür borcumuz var!…