Akif Bedir

Yine, Ayşeeee! diye bağırarak uyandı Yakup. Kan ter içinde kalmıştı. Kendine gelince ‘Ölüm Allah’ın emri ayrılık olmasa demişler, etlerimi lime lime doğrasalar inlersem namerdim ama bu evlat hasreti bitirecek beni.’ dedi. İçinde İbrahim için hazırlanan ateşlerden dağlar vardı. Gerçi bu ateş bütün koğuş arkadaşlarının yüreğinde yanıyordu. Onlar da sabırla dayanıyorlardı. Kimin sabırtaşı çatlarsa diğerleri koşup gözyaşlarıyla söndürmeye çalışıyorlardı. Acılar paylaştıkça azalıyordu.

Ciğer paresi doğuştan (Kraniostenos)  hastasıydı. Tehlikeli bir hastalık olduğu için doktorlar müdahale edemiyordu. Ayşe’si büyüdükçe beyni de büyüyor ama kafatası gelişmiyordu. Bu nedenle gözlere baskı oluşuyor yüz hatları giderek bozuluyordu. Doktorlar çok yaşamaz demişlerdi. Allah’tan ümit kesilmez diyerek alternatif çareler aramaya başlamışlardı. Bir biyoenerji merkezinde Ayşe’nin kafatası bir buçuk santimetre açılınca; mutluluktan seccadelere koşmuşlar, dua dua Allah’a teşekkür etmişlerdi.

Oysa dünya bir imtihan yeriydi. Son nefese kadar da imtihan devam ediyordu. Bir Temmuz akşamı kapıları pencereleri  çarpan odaları birbirine katan şiddetli bir rüzgar çıktı. Herkes dinecek derken kasırgaya çevirdi. Şehirler altüst oldu. Ayşe’nin ailesi de bu kasırgadan nasibini aldı. Her biri bir yere dağılmıştı. Ayşe ile küçük erkek kardeşi, binlerce çocuk gibi ortada kalakalmışlardı. İnsanlar yardım edecekti belki ama önce kendi hayatım deyip tutundukları yerden ayrılamıyorlardı.

Ayşe’nin yüzü düzelince babası ona  taşlı güzel bir el aynası almıştı.  Bu kasırgada Ayşe, elindeki aynayı düşürdü . Birkaç parçaya ayrıldı. Her parçada ayrı bir Ayşe vardı şimdi. Biri babaannesinde, biri annesinde, biri babasında, biri teyzesinde.  Her birinin yürek aynasına dört Ayşe düşmüştü.

Kasırga annesi ile babasını Ayşe’den ayırmış uzaklara atmıştı. Artık Ayşe ile küçük kardeşi babaannesine emanetti ama onun da tedaviyi karşılayacak gücü yoktu. Hastalık tekrar ilerlemeye başladı.

Doktorlar çok yaşamaz demişlerdi. Bu nedenle, çok uzaklara düşen anne ve baba her gün, her nefes aldıklarında Ayşelerinin ölüm haberini alma korkusuyla ölüp ölüp diriliyorlardı.

Uzaklarda çok uzaklarda, anne bir telefon direğine yaslanıyor. Tellere konan kuşlara Ayşe’sini soruyordu. Yakup da haftada bir gelen olursa ziyaretine, önce Ayşe diyor, yaşıyor derlerse rahat bir nefes alıyordu. Yavrularına sarılmak için açık görüşü hasretle bekliyordu.

Çaresiz babaanne, torunu Ayşe’yi sadece aile hekimine götürebiliyordu. Son görüşmede bu tip hastaların uykularında öldüklerini öğrendi. Ayşe’yi bir gün uykusundan uyandıramayacaktı. Babaannenin dizlerindeki son derman da bu sözlerle tükendi. Şimdi kime yansın bilmiyordu, Yakup’una mı yansın , gelinine mi yansın,  kendine mi? Çok çaresiz kalmıştı.Ya Ayşe uykusundan uyanmazsa, ne yapar, ne ederdi?.. Düşündü taşındı.  Çocukları teyzelerine bırakmaya karar verdi.  Madden ve manen tükenmişti.  Şimdi zayıf yüreğine bir de torun hasreti ekleniyordi.

Teyzeleri çocukları alıp kendi evine götürdü. Ayşe yüzünü görüp üzülmesin diye evindeki bütün aynaları kaldırdı. Ablasının emanetlerine gözünün içi gibi bakıyordu. Onlara baktıkça uzaklardaki ablası aklına geliyor, ağlıyordu. Artık açık görüşlere babaanne gelemediği için teyzeleri götürüyordu. Fakat teyze içeri alınmadığı için çocuklar tek başlarına içeri girmek zorunda kalıyorlardı.

En büyüğü 8 yaşında olan iki kardeş çeşitli kontrollerden geçiyor ama boyları yetmediği için turnikelerden geçemiyorlardı.Görüşe gelen mahpus yakınlarının yardımına ihtiyaç duyuyorlardı.

Son açık görüşde Ayşe ve kardeşi her zamanki gibi  kontrollerden geçip turnikelerin önüne geldiler. Önlerinde Ayşe yaşlarında bir kız ve annesi vardı. Anne “Gel yavrum.” diyerek kızını kuçağına alıp geçti. Sıra Ayşe’e gelmişti. Ayşe yere oturup bağırmaya başladı; “Annneee nerdesin ,anneee! Bütün çocukların anneleri yanında. Ben de annemi istiyorum.  Beni de annem geçirsin!” Bu feryatlar ile, içerdeki yakınlarına mutlu görünmek için gözyaşlarına zincir vuran bütün mahpus yakınlarının zincirleri kırıldı. Bir iki dakika bekleyip yaşlarını sildiler. Mutluluk maskelerini tekrar takındılar. Ayşe ile kardeşini kucaklayıp görüşme salonuna yürüdüler.

Yakup bu açık görüşün sabahında da yine Ayşeee! diyerek kan ter içinde uyandı. Çocuklarıyla buluştuğunda yüreğinde büyük fay kırılmaları oluyor, dev dalgalar oluşuyor, gözyaşlarına yüreğindeki iman dalgakıranı  ile ancak engel olabiliyordu. Ağlamamalıydı, çocukları babalarını hep mutlu ve dimdik ayakta görmeliydi. 45 dakikalık görüşme süresince bunu başarmak için çok büyük mücadele verdi.

Görüş başladı. Yakup oğlunu bir dizine, kızını diğer dizine oturtup kucakladı öptü,  öptü, öptü…

Elinde olsa onları göğsünü yarıp kalbinde saklayacak, onlardan  hiç ayrılmayacaktı. Birden “görüş bitti” sesini duydu. Oysa daha yeni gelmişlerdi. Kantinden aldığı çikolatalar bile yenmemişti.  Ziyaretçiler yavaş yavaş görüşme salonunu terk etmeye başladılar. Ayşe ile kardeşi de babalarını öpüp  el ele tutuştular. Kapıya doğru ilerlediler.

Yakup’un içindeki sabır duvarlarını, hasta kızını bir daha görememe ihtimali yıktı. Bir çığlık kopardı. “Ayşeeeeee!  Güzel kızımmm!” Herkes dönüp sesin geldiği yere baktı. Dağ gibi adam dizüstü çökmüştü.  Kollarını açmış “Yeter bu hasret ne zaman bitecek der gibi” son kez çocuklarını kucağına çağırıyordu. Ayşe ve kardeşi geri döndüler, koşarak babalarına sarıldılar. Belki de bu son bir sarılmaydı. Babam Babacığım sesleri orada bulunan herkesi ağlatmıştı.

Onlarca gardiyan gelse bu bağı çözemezdi ama Yakup’un takatı kesilmiş ve bayılmıştı. O güne  kadar olanlar karşısında içine kapanan küçük kardeş babasını yerde baygın görünce; “babaaaa babam ölmesin!” diye ağlıyordu, Ayşe de babasının üstüne kapanmış feryat ediyordu. Manzaranın dayanılacak bir tarafı yoktu. Gardiyanlar geldi. Mahpus yakınları çocukları kucaklayıp dışarı çıkardılar.  Yakup’u da arkadaşları kollarına girip koğuşuna götürdüler. Uyandığında hala için için ağlıyordu. “Olmadı” dedi, “olmadı, başaramadım, ağlamamalıydım. Onları da ağlatmamalıydım.”

Bir arkadaşı “Üzülme kardeşim burada ağlayan orada ağlamayacak” biliyorsun dedi.