✏Akif Bedir✏

 

 

Bilmek başka, yaşamak bambaşkaymış diye düşündü, Talha bey.  9 aydır içerideydi. Arkadaşlarının hikayelerini de  dinlemişti, kendi hikayesine ne kadar da benziyorlardı. KHK ile yıllarca emek verdikleri mesleklerinden ihraç; oysa hepsi de çalışkanlıklarıyla  örnek gösterilen, çoğunluğu itibariyle de devlet tarafından  taltif edilmiş insanlardı. Terörist yaftasıyla sokağa terk edilmek; buna rağmen hiçbiri taşkınlık yapmamışlardı. Birikmişleri  tükenene kadar umutla bir yanlışlık vardır diye, geri dönüleceğini beklemek, süre uzayınca yeni iş aramak, sigortalı bütün kapıların kapalı olduğunu görmek, ne iş olursa yaparım yeter ki eve ekmek götüreyim derdine düşmek, üç beş kuruşa her işi yapmak…

 

Tutuklamaların artarak devam etmesi üzerine tutuklanma endişesiyle yaşamaya başlamak, her kapı çaldığında acabalarla kapıyı açmak, sabahın bir seherinde kapı zilinin acı acı çalması ve gözaltına alınma…

 

Günlerce nezarethanede balık istifi sorgu sırası bekleme, tehditler,  tacizler ve  tutuklu yargılanmak üzere hapishane.

 

Talha Bey, bir çırpıda yaşadıklarını hatırladı. “Acısı gitti, lezzeti kaldı” diyerek  buruk bir sevinç yaşadı. Buruktu; bir hiç uğruna ailesinden ve ekmeğinden edilmiş, terörist damgası yemişti. Sevinçliydi; suçu yoktu, yıkılmamıştı.

 

Hz Ebubekir, Rabbinden öyle bir beden istemişti ki cehennemi kendisi kaplasın başkalarına yer kalmasın, bu “Peygamber delilerini” örnek almış ve insanlığın barışı ve kurtuluşu için çalışmıştı. Derdi insandı, insana kızamıyordu.

 

İnsanda boşluk çoktu, her günahta  küfre giden bir yol vardı. Şeytan damarlar içinde gezebiliyordu. Öyleyse başa gelen her şeye imtihan nazarıyla bakıp, şeytana bütün kapıları kapatmalıydı. Derdi ailesiydi; oğlu Murat, kızı Zeynep ve eşi Fatma. Onları da Rabbine emanet etmişti. Zaten yakın akrabalar dahil, başka gidecek bir kapı da yoktu. “Görelim Mevlam neyler, neylerse güzel eyler” deyip tevekül ediyordu.

 

Bu elenme zamanında Talhalara eş olmak da kolay değildi. Talha’nın tutuklandığını duyan yakın akrabalar gelmiş ama ateş almaya gelmişlerdi.  Geçmiş olsun demişler, “kızım bulaşmayacaktınız bu işlere” demeyi de ihmal etmemişlerdi. Bir bardak çayı bile zar zor içip, bir bahane bulup çıkmışlardı evden. Ağızlarının ucuyla “bir ihtiyacın olursa çekinme söyle” demişlerdi. Bir daha da gelen giden olmamıştı. Teröristlere yardım ediyor diye şikayet edilmekten çok korkuyorlardı.

 

Fatma Hanım en büyük desteği yine, kocası Talha Bey’den alıyordu. Her görüşe gittiğinde, kocasının metaneti ve olaylara bakışı Fatma Hanım’ı rahatlatıyordu. Oğlu Murat da büyük bir insan gibi davranıyordu.  Polisler eve gelip babasına kelepçe taktında  ağlamıştı. Babasının “Annen ve kardeşin sana emanet aslanım, ben dönünceye kadar ailenin reisi sensin” sözünden sonra, bir daha Murat’ın ağladığını gören olmamıştı. Ama üç buçuk yaşındaki Zeynep, babasının özlemine dayanamıyor, her hatırladığında ağlıyordu.

 

Fatma Hanım her sabah erkenden kalkıyor, önce mantı hamurunu yoğuruyordu. Çocuklarını kaldırıyor, kahvaltılarını yaptırıp okula götürüyor, eve dönünce de mantı yapıyordu. Sipariş olursa da pasta yapıyordu. Kimseye minnet etmeden geçimini sağlıyordu. Bazen yoğunluktan, çocukların yemeğini hazırlayacak zaman bile olmuyordu. İnsanlar kapıları kapatsa da Allah başka kapılar açıyordu. Rızkı veren Allah’tı. Onun berektiyle bir, bin oluyordu. Eşine aylık bir miktar para bile yatırabiliyordu.

 

Bir de dert ortağı aynı kaderi paylaşan arkaşı vardı, Ayla Hanım. O da benzer şeyler yaşıyordu. Çok bunaldıklarında buluşup dertleşiryorlardı. Çocukların evde olmadığı saatlerde rahat rahat ağlayabiliyorlardı. Fatma Hanım, Ayla Hanım’a  göre daha metanetliydi; oğlu Murat’ a söz vermişti. Ağlayıp şeytanı sevindirmeyecek, sabredip Allah’ı memnun edecekti.

 

Fatma Hanım yine erken kalkıp mantı hamurunu yoğurdu. Çocukları kaldırıp kahvaltılarını yaptırdı. Ellerinden tutup sokağa çıktılar. Havalar soğumaya başlamıştı. Çocukların kışlıkları ufak geliyordu. Ama daha öncelikli ihtiyaçları vardı. Bir sene daha idare etmeliydi. Murat’ı okuluna bıraktı. Zeynep’i de anaokuluna bırakmak için alt sokağa geçtiler. Okula girdiklerinde Zeynep, bahçede birkaç aradaşını babaların ellerini tutmuş şekilde gördü; “Ben de babamı istiyorum, beni de babam getirsin, babam niye gelmiyor” diye ağlamaya başladı.

 

Annesinin ellerini sıkıca tutmuş hüngü hüngür ağlıyordu. Fatma Hanım ne yaptıysa kızını susturamadı; “Zaten boyalarım da bitti, almıyorsun” diyor,  susmamak için bahaneler arıyordu.

 

Fatma Hanım; “Bak kızım, yarın açık görüşü var. Hem de babanın doğum günü, ağlamaya devam edersen çirkin olursun. Babana çirkin bir kız olarak gitmek ister misin?” dedi. Bunları duyunca Zeynep sustu. “Tamam ama boyalarımı alalım, babama resim yapmak istiyorum, saçlarımı da örelim” dedi. Fatma Hanım, “Hadi  bakalım o zaman bugün öğretmeninden izin alalım ve eve gidip, yarın için hazırlık yapalım” dedi.

 

Fatma Hanım kızının elini sıkıca  tuttu, okuldan çıktılar. Yol üzerindeki bir kırtasiyeye uğradılar. Fatma Hanım, iki hafta önce bir komşusunun zorla eline sıkıştırdığı paradan elli lira çıkardı. Zeynep’in ve Murat’ın okul ihtiyaçlarını aldı.

 

Komşusu parayı uzattığında “İhtiyacını kullan, kalanını da başka ihtiyaç sahiplerine verirsin” demişti. Arkadaşı Ayla’nın tanıdığı aileler vardı, onlara yollarım diye düşündü, daha fazla harcayamadı.

 

Zeynep’in ağlaması, Fatma Hanım’ın bastırmak zorunda olduğu duygularını deşmişti.  Talha’sız bir başına çok zorlanıyordu. Eve geldiklerinde hem kalan parayı vermek hem de dertleşmek için arkadaşı Ayla’yı aradı.

 

Ayla Hanım geldiğinde, metanet abidesi arkadaşının üzgün olduğunu görünce merakla sebebini sordu. Fatma’da yaşadıklarını anlattı. Uzun uzun dertleştiler. “Unutmadan kalan parayı vereyim, geçen bahsettiğin arkadaşlara verirsin” dedi. 200 lirayı uzattı. Ayla Hanım; “Senin bu paraya ne kadar çok ihtiyacın olduğunu biliyorum, neden kullanmıyorsun?” diye sordu. Fatma Hanım, “Gıda ihtiyacı elbiseden önce gelir, eski elbiseyle gezilir ama aç gezilmez” diye cevap verdi. “Hem parayı veren kişi başka mağdurlara da vermemi istemişti. Hepsini harcarsam hak yemiş olurum.” dedi.

 

Yangın öyle büyüktü ki kimsenin kendi yanıklarına bakacak vakti  yoktu. Herkes elindeki bir bardak suyla, çevresindeki ateşe müdahale etmeye çalışıyordu. Yangının durmaya da niyeti yoktu. Fatmaların Aylaların dayanacak takatları kalmamıştı. Tek umutları ters bir rüzgarın esmesiydi. O zaman durup kendilerine bakma fırsatları olacaktı.