✏Akif Bedir✏

 

Mahallenin delisi yine çıkmıştı önüne, şimdi ne söyleyecekti acaba? Yirmi yıldır bu mahallede yaşıyordu ama hala bu adamı çözememişti.

 

Bazen abdallaşıyor bazen de aptallaşıyordu. “Cennetin kapıları açıldı takıl peşime gidiyoruz.” dedi.

 

 

“Bir delinin peşinden giderek cennete mi gidilir?” diye geçirdi içinden, sonra da üzülmesin diye arkasından “peşindeyim” diye seslendi.

 

 

Kapının ziline dokundu, küçük kızı sanki kapıda bekliyormuş gibi hemen kapıyı açtı, babasının kucağına zıpladı, yanaklarına iki öpücük kondurdu. “İşte şimdi yorgunluğum bitti” dedi.

 

Akşam yemeğinde eşine; “Yıllar nasıl da hızlı geçiyor, işe başlayalı 20 yıl olmuş,10 sene sonra emekliyim” dedi. Eşinin morali bozuktu. “Yeni KHK çıkacakmış bir bahaneyle seni de atmazlar inşallah” deyince, “Zannetmiyorum bir suçumuz yok ki ne diye atsınlar.”dedi. “Sence işinden atılan yüzbinlerin bir suç mu var?” diye cevapladı eşi.

 

 

Yirmi yıldır huzurla gittiği işine bu sabah huzursuz bir ruh haliyle gidiyordu. Akşamki konuşmadan etkilenmiş olabileceğini düşünerek üzerindeki sıkıntıyı atmaya çalıştı ama kafasındaki acebalardan kurtulamıyordu. Kendine geldiğinde, ineceği durağı geçtiğini farketti. İlk durakta inip hızlı adımlarla işyerine yürümeye başladı.

 

 

Binaya girişte terslikler başlamıştı; yıllardır beraber çalıştığı arkadaşları selamını almıyor, görmezlikten geliyorlardı. Bazıları da nefretle kendisine bakıyordu. Masasına yaklaştığında çaycı; “Müdür, odasında sizi bekliyor” dedi. Midesinden yukarıya doğru bir ateşin yükseldiğine hissetti, mahallenin delisi aklına gelmişti. Deli cennet demişti ama cehenneme düşmüş gibi oldu. Son çıkan KHK ile işten atıldığını öğrendi. Masasına geçip eşyalarını topladı. Beraber çalıştığı, birçoğunun gelip kendisine derdini paylaştığı arkadaşları, “geçmiş olsun” dememiş, hiçbir şey yokmuş gibi normal mesailerine devam etmişlerdi. Kimse yüzüne bakmıyordu; herkes gözlerini kaçırıyor, bazıları da ‘oh olsun’ der gibi nefretle bakıyordu. Suçunu bilmiyordu ama büyük bir suçluymuş gibi hissetti kendini.

 

 

İşyerinden çıkıp evine doğru yürümeye başladı, yolda birkaç parkta oturup zaman geçirmeye çalıştı, derin derin düşüncelere daldı. Şeytan bulduğu bu zayıf  halini değerlendirip; artık bundan sonraki hayatın çok zor olacağını, çocuklara bakamayacağını, rezil olacağını söylüyor ve ölüp kurtulması gerektiğini ona telkin  etmeye çalışıyordu. ‘La havle’ çekip kendine geldi, gözyaşlarını sildi.

 

Bu arada öğle ezanı okunuyordu, en yakın camiye gidip namazını kıldı. Çocukları için, eşi için, ailesi ve kendisi gibi yüzbinler için dualar etti. Kafasındaki onlarca soruya cevap bulamıyor, bunalıyordu.

 

 

Birkaç ay sokağa çıkmadı. Giderek psikolojisi bozuluyor, eşiyle de ara sıra tartışıyordu. İş aramaya karar verdi ama kimse iş vermek istemiyordu. Bir köftecide “çırak aranıyor” ilanı gördü, içeri girdi. Yaşlı bir amca işletiyordu, iş için geldiğini söyledi. O da, servis elemanı aradığını, kendisinin bu iş için çok yaşlı olduğunu, onun maaşını karşılayamayacağını söyledi. Başından geçenleri anlatınca köfteci de ona acıyıp, işe aldı. Biraz kafası dağılmış, kendine gelmeye başlamıştı. Yüreğindeki ateş küllenmeye başlamış ama sönmemişti.

 

 

Bir aya yakın köftecide servis elemanı olarak, utana sıkıla çalışmaya devam etti. Şafak vakti kapısı yumruklarla dövülmeye başlayınca, içindeki kor tekrar alevlendi. Evin her köşesi aranıyordu. Gürültüye uyanan çocular korkuyla annelerine sarıldılar. Küçük kız ise babasının kuçağındaydı. Anne, çocuklar daha çok korkmasınlar diye dik durmaya çalışıyordu.  Beklenen şeyler bulunamayınca plastik delil poşetine birkaç kitap ve telefonlar konup itinayla kapatıldı. Babanın elleri kelepçelendi. Annesi küçük kızı babasının kuçağından zorla alabildi. Ufaklığın feryadıyla evde herkes ağlıyordu. Evin daire kapısı önünde kılıç darbesi yemiş gibi hepsi birden yığılıp kaldılar. Apartman sakınleri ise sessizdi; binadan çıt çıkmıyordu.

 

 

Nezarete atıldı. Yanlız değildi. 11 gün bekledi; beton soğuk, demirler soğuk, tahtalar soğuk, en acısı yüzler soğuktu. 11 yıl gibi geçen 11 günün sonunda hakim, haftada bir imza ile denetimli serbestlik vererek serbest bıraktı, tutuksuz yargılanacaktı. Yurt dışına çıkış yasağı da vardı. Çok büyük suçları (!) vardı. Devletin izniyle açılmış ve son gününe kadar  vergisinin alındığı bir bankayla çalışmak, gazete okumak, izinle basılmış kitaplar okumak, izinle açılmış dersaneye çocuğunu göndermek.

 

 

Mahkemeden  dönerken yine mahallenin delisiyle karşılaştı. Deli yine “Bak peşimden ayrılmak yok ha.” deyince o da; “Dünya sana güzel, az kaldı peşine takılmaya” dedi.

 

Köfteciye uğradı. Selam verdi, neden gelmediğini anlattı.Zaten bir vicdan azabıyla işe alınmıştı son olanlardan sonra köfteci daha çok korktu. “Sen iki hafta gelmeyince yerine eleman buldum” dedi, eline bir aylık alacağını sıkıştırdı. Bu arada gören var mıdır diye endişeli gözlerle etrafına bakmayı da ihmal etmedi. O da çaresiz evine döndü.

 

 

Sokağa çıkınca herkesin ona bir vebalı gibi bakışı, onu hayattan iyice soğutmuştu.  Dünyaya açılan bütün pencerelerini kapattı. Sadece seccadesi ve Kuran’ı ile konuşuyordu. Çocuklarıyla bile konuşmaz oldu. Ona bir köfteci çıraklığını bile çok görmüşlerdi. Evlatlarından birinin gelip, “Babacığım şunu almam lazım, para verir misin?” diyecek olması ödünü koparıyordu.

 

 

Seccadesini gözyaşı denizine serdi, tefekküre başladı. “Bir yaprak bile Rabbimden habersiz yere düşmüyor, dünya bir imtihan yeri. Öyleyse sabır ülkesine yelken açmalıyım” dedi. Milletin velisi olmayla, “Allah’ın delisi” olmak arasında  tercih yaptı. Etrafını Kuran’ın ipeksi dokusuyla örmeye başladı. Koza ne zaman tamamlanır, böcek ne zaman kelebeğe döner bilmiyordu ama sabırla, renk renk çiçeklerin arasında kanat çırpacağı günleri beklemeye başladı.