✏Enes Gündoğan✏

Murat Kars’ta doğmuş, büyümüş, ahlaklı ve memleket sevdalısı bir gençti. Ailesi çok varlıklı değildi ama babası Yusuf amca dişinden tırnağından arttırarak ilk çocuğu ve ilk göz ağrısı olan Murat’ı okutmak için gece gündüz çalışmıştı. Ne zaman yorgun olarak eve dönse ve divana kurulup pencereden uzaklara dalsa, oğlunu kara tahta önünde elinde tebeşir çocuklara okuma yazma öğretirken hayalinde resmediyordu. Murat başarılı ve ailesinin emeklerini boşa çıkartmayan çalışkan bir öğrenciydi. Kardeşlerine de iyi bir ağabey ve iyi bir örnekti. Annesi Sevim hanım da oğlunun üzerine titrer, gözünden sakınırdı.

 

Bu sıcacık yuvanın gururu ve medarı iftiharı Murat, okumuş ve eğitim hayatına atılmıştı. Artık İzmir’ de özel bir öğrenci yurdunda  işe başlayacaktı. Başka Yusuf amcaların, Sevim hanımların gözbebeklerini emanet alacak, Yusuflar yetiştirecekti. İzmir’e gideceği zaman mevsim kıştı; Kars’ın meşhur soğuğu vardı. Kar yağmıyordu ama ayaz adeta bıçak gibi kesiyordu insanın tenini. Yusuf amca gurur duyduğu oğluna sımsıkı sarıldı ve bineceği otobüse kadar birlikte giderken, oğlunun kokusunu içine çekmeye çalıştı.

Anne Sevim hanım da İzmir’in sıcağını annelik şefkatine bahane gösterip, gözyaşlarını esirgemeden öptü kokladı yavrusunu. Çantasına koyduğu ev yapımı erişte, tarhana ve kaşar peynirlerini nasıl kullanacağını tekrar tekrar tembih etti ve sarıldı doyasıya. Murat da onlar üzülmesin diye, içine akıttığı gözyaşlarının ısrarına dayanamadı ve belli etmeden annesinin maharetli ellerinden çıkan atkısıyla, Kars ayazına meydan okuyan sıcacık gözyaşlarını bir hamlede siliverdi. Memleketin diğer bir ucuna doğru giden otobüs hareket edince hepsinin de gözyaşları sel oldu. Murat, Yusuf amca ve Sevim hanım Kars’ın soğuğunda gözyaşlarıyla ısıttılar yanaklarını.

 

Murat yurttaki öğrenciler ve diğer çalışanlar tarafından çok seviliyordu. 3 sene olmuştu bu yurtta işe başlayalı. Aldığı emanetlerin üzerine titriyor, bir anne ve baba gibi çocuklara, doğru ve güzel olanı kendisi yaşayarak örnek oluyor ve gece gündüz onlarla ilgileniyordu. Bir öğrenci hastalansa başından ayrılmıyor, o iyileşince o da adeta hayat buluyordu. Yurt müdürü Kamil bey de çok seviyordu Murat’ı. Onun artık bir yuva kurması gerektiğini düşünüyordu. Aklına gelen bir aday vardı aslında ama söyleyip söylememekte kararsızdı.

Aynı zamanda kendi akrabası da olan ahlaklı ve aile terbiyesi almış Leyla hanımdı bu aday.

 

Bir gün “artık söylemeliyim” diye düşünerek odasına çağırdı Murat’ı. Ağzını yoklama amacıyla çay ısmarlayıp, biraz yurt ile ilgili işlerden konuştuktan sonra söze girdi; “Eee Murat evlenmeyi düşünmüyor musun sen?” Murat; “Vallahi hocam ailem de sürekli telefonda aynı soruyu soruyor ancak ben ciddi olarak bu mevzuyu hiç düşünmedim.” Kamil Bey bu “ancak” ın tonundan da güç olarak; “Bak Murat burada öğrenciler seni çok seviyor, onlarla birlikte çok zaman geçiriyorsun. Bunlar çok güzel şeyler ama bir aile kurup çoluk çocuğa karışmak da hayatın bir gerçeği. Yaş ilerledikçe bu işler daha da zor oluyor. Vaktin geldi geçiyor, gel seni baş göz edelim münasip birisiyle” dedi.

 

“Birisiyle” kelimesi dikkatini çekmişti Murat’ın. Sanki bu planlı bir konuşma gibi geldi Murat’a ama heyecanlandı da bir taraftan. Bu heyecan, cümlelerine de yansıdı “Birisiyle derken hocam!” deyiverdi. Kamil Bey; “Benim aklımda bir aday var. Çok edepli ve çok ahlaklı bir kızımız var. Aynı zamanda da benim akrabam, adı Leyla. Bir tanışın, anlaşırsanız birbirinize çok yakışacağınızı düşünüyorum.” dedi.

Murat biraz da mahçup bir edayla; “Hocam uygun görürseniz ben önce ailemle konuşayım, sonra size kararımı açıklarım.” diye cevapladı. Kamil Bey üzerinden kalkan yükün verdiği hafiflikle, çayın kalanını tek seferde içerek; “Tamam Murat konuş sen ailenle. Tamam dersen hayırlısıyla sizi tanıştıralım.” diye bitirdi sözlerini. Son cümle Murat’ı iyice heyecanlandırmıştı. Aklında hiç yokken şimdi, muhtemel bir eş adayı ile bir yuva kuracaktı belki de.

 

O günün akşamı Murat babasını aradı ve durumu anlattı. Yusuf amca ve Sevim hanım çoktan torun hayallerine başlamışken, bu haber onları iyice havalara uçurmuştu. Muratlarına yakışır bir gelin olması konusunda oğullarına güvendikleri için, kararı tamamen Murat’a bıraktılar; “Sen bilirsin oğlum görüş, tanış, anlaşırsanız ve tamam dersen İzmir’e gelir, Allah’ ın emriyle isteriz.” dediler. Murat artık evlilik kulvarına girdiğini hissetti. Ailesinin heyecanı da ona ayrı bir güç veriyordu.

 

Murat ailesinin de olurunu alınca ertesi gün, utana sıkıla Kamil beyin odasına gitti ve alnındaki terleri sildikten sonra ailesinin düşüncelerini aktardı. Kamil bey çok sevindiğini belli etmese de ayağa kalkıp sarıldı Murat’a. Bu iş olursa neticede akraba olacaklardı. Zira Leyla hanım da, talipleri çok olan ama istediği gibi birini bulamayan bir hanımdı. Kamil bey ikisinin de fıtratlarını iyi bildiğinden, bu işin olabileceğini düşünüyordu. Aradan geçen birkaç günün ardından Murat ve Leyla tanışmışlar, anlaşmışlar ve evlenmeye karar vermişlerdir bile.

 

2016 yılı Murat ve Leyla için nişan ve düğün hazırlıklarının yanında, yeni kuracakları yuvalarını hazırlama telaşı içinde çok hareketli geçiyordu. Ailelerin de onayı ile 14 Temmuz günü Kars’ta düğün yapmaya karar verdiler. Bir yandan da yuvaları olacak evi kiralamışlar, üç aylık kiralarını da peşin ödemişlerdi. Bir kuş misali, daldan dala konar gibi, mağazaları dolaşıp eşya bakıyorlardı. Halıların deseni, perdelerin rengi, koltuk takımı… Murat ve Leyla seçtikleri eşyaların pahalı olmamasına dikkat ederek ince eleyip sık dokuyorlardı; yine de yuvalarını kurmaları iki yıllık borçlanmalarına sebep oldu.

 

14 Temmuz günü Kars’ta mütevazi bir düğünle dünya evine girdiler. Bir hafta kalıp, özene bezene kurdukları yuvalarına döneceklerdi. Ama kader onları daha zor günlere sürüklerken, onlar yaşanacaklardan habersiz, ömürlerinin en güzel günlerinin tadını çıkarmaya çalışıyorlardı. Düğünden sonraki 15 Temmuz günü bir rüyadan uyandılar. En mutlu zamanlarını yaşarlarken, sanki bir korku tüneline girdiklerini hissettiler ve hemen İzmir’e döndüler.

 

Murat çalıştığı yurdun bir KHK ile kapatıldığını ve sözleşmesinin sonlandırıldığını öğrenince bir anda işsiz kalmış ve ne yapacağını şaşırmıştı. Aldığı eşyaların borcunu nasıl ödeyecekti? Birikmiş parası veya ailelerinden gelebilecek maddi bir yardım yoktu. Çaresiz, başka bir iş aramaya koyuldu. Ne iş olsa yapacak evini geçindirecek, çiçeği burnunda eşini mutlu etmeye çalışacak ve borcunu ödeyecekti. Ama gittiği her kapı yüzüne kapanıyor, kimse ona iş vermiyordu; eski çalıştığı işyeri sebebiyle bir türlü iş bulamıyordu.

 

Yine böyle iş aradığı bir gün, camında ” temizlik için asgari ücretle çalışacak eleman aranıyor” yazısı asılı bir kafeteryaya girdi. Orada çalışanlara bir şeyler söyleyen ve tavırlarından patron olduğu anlaşılan adamın yanına yaklaşarak; “Merhaba kolay gelsin. Ben iş ilanınız için rahatsız ettim. Uygun görürseniz, burada çalışmak isterim.” dedi.  Adam şöyle bir Murat’ı süzdükten sonra aşağılayan bir ses tonuyla; “Sen daha önce hiç temizlik işi yaptın mı bakayım?” diye sordu. Murat bu ses tonundan rahatsız olduğunu belli etmeden; “Daha önce çok ahır temizledim” deyiverdi. Adam bunun bir gerçek değil de, Murat’ın altta kalmamak için verdiği bir karşılık olduğunu zannederek; “Eğitim durumun ne senin diye alaylı bir ifade ile sordu. Murat “Üniversite mezunuyum” deyince, adam şaşırdı ve “En son ne iş yaptın nerde çalıştın?” diye sordu. Murat; “Bir öğrenci yurdunda ama kapandı, o yüzden de iş arıyorum” dedi. “Haaa şimdi anladım. Burda senin yapabileceğin bir iş yok. Haydi yaylan bakalım!” dedi adam. Murat neye uğradığını şaşırdı, ne diyeceğini bilemedi. Basit bir temizlik işine bile layık görülmemenin nedeni nasıl bir nefret, nasıl bir düşünce olabilirdi. Bu bardağı taşıran son damla oldu ve eşi ile birlikte baba ocağı Kars’a dönme kararı aldılar. Soğuk İzmir’den sıcak Kars’a…

 

Yusuf amca ve Sevim hanım da oğulları ve gelinlerinin bu yaşadıklarına bir anlam veremiyor, torun hayali kurarken yavrularının derdine derman olamamanın ızdırabını yaşıyorlardı. İyi günde eksik olmayan akraba, eş,  dost şimdi onlardan adeta kaçıyorlardı.

 

Murat, ev sahibinin yanına giderek durumu anlattı; ihtiyacı olduğu için evden çıkması gerektiğini, ödediği peşin kirayı da iade etmesini rica etti ama nafile. Oturmadığı evin üç aylık kirasını da ödemiş oldu.

 

Murat Kars’a dönmeden önce eşi ile birlikte, binbir hayal ve uğraşla satın aldıkları eşyaları satan mağazaya gitti. Mağaza sahibinin telefonla konuşmasını bitirmesini beklediler ve bitince Murat söze girdi; “Merhaba biz sizden 10 gün önce ev eşyası aldık ve size 2 yıllık borçlandık ama şu an ödeyecek durumumuz yok, işsiz kaldım. Memlekete dönmek zorundayız. Evimizi boşaltıyoruz. İade etmek istiyoruz. Zaten hiç kullanmadık” dedi. Mağaza sahibi “Sizi hatırladım. Yeni evlenecektiniz değil mi? Tamam arkadaşlar eşyaları kontrol etsinler bir sıkıntıları yoksa geri alırız merak etmeyin. Yeni evli bir çifte sıkıntı yaşatmak istemem.” dedi. İyi niyetli birine benziyordu. “Allah Allah ne oldu da böyle vazgeçtiniz birden, beğenmediniz mi yoksa eşyalarımızı?” diye sordu. Murat hemen cevap vermek istemedi, eşinin de yüzüne çaresiz bir bakış attıktan sonra; “Çalıştığım öğrenci yurdu kapandı. Başka da bir iş bulamadım.” dedi. Mağaza sahibinin rengi birden değişiverdi. Önündeki defteri karıştırır gibi yaparken bir yandan da; “Borcunuz ne kadardı sizin?” diye sorarak, önceki söylediği cümleleri hiç sarfetmemiş gibi; “Satılan mal geri alınmaz kardeşim” dedi. Ne diyeceğini şaşıran Murat; “Ağabey az önce tamam dedin, alırız dedin. Neden vazgeçiyorsun? Çalıştığım yer bir öğrenci yurdu. Bu mu sorun oldu şimdi?” dedi. Sabrının son aşamasına gelen Murat daha fazla dayanamamış ve sesini biraz yükseltmişti. Eşi de dayanamamış, o da gözyaşlarına hakim olamamıştı.

 

Neye ağlayacaklarını, hangi dertlerine yanacaklarını şaşırmışlar, oldukları yerde kalakalmışlardı. Özene bezene, bin bir emek ve hayalle döşedikleri evlerini, hiç kullanamamalarına mı, iş bulamadıklarına mı, işsiz kalmalarına mı ve de en önemlisi, hiç suçları yokken azılı bir suçlu gibi toplumdan dışlanmalarına mı üzülmeliydiler. Ağlanacak ne çok dertleri olmuştu, daha yolun başında! İyi günde kötü günde beraber olacaklardı, söz vermişlerdi. Kötü günde iyi günde…