✏Serdar Ferit✏

 

Hep duyardım geçmiş zaman insanlarının çektiği büyük sıkıntıları da kulağıma çarpar geçer, yüreğimde hissetmekte zorlanırdım. Yaşanan ızdırapları anlatıp, dinleyip durmak çok kolaymış ama başa gelince, o insanların büyüklüklerini de daha iyi anladım. Düşüncelerinden, inançlarından dolayı zorbaların gadrine uğramış mazlumlarla dolu tarih sayfaları. Bugün lanetle anılan o zorbaların yerinde yeller esiyor ama ardından gelenler de onları aratmıyor bugün.

 

İki evlat büyüttüm, iki aslan parçası. Ömrünü iyiliğe adamış iki cesur yürek. Daha ortaokul yıllarından itibaren hep iyiliğin güzelliğin peşinde koşsunlar diye peşlerinden koşup durduğum tertemiz çocuklar… Güzel insanlarla beraber güzelleşsinler istedim ve hep güzellik saçtılar ömür boyu. Üniversite yıllarında, kazandıkları güzellikleri onlar da başkalarıyla paylaşmanın derdine düştüler. Kâh kendilerinden yaşça küçük öğrencilere Kur’an okumayı öğretiyorlar, kâh okuyacak durumda olmayan arkadaşları için seferber olup eğitim öğretimlerine devam etmeleri için çırpınıyordı. Açlara fakirlere kol kanat germek için yapılan organizasyonları takip ediyor, oralarda ellerinden geldiğince birşeyler yapmaya çalışıyorlardı.

 

Büyük oğlum Sinan’ı karşıma aldım bir gün. Tabi ki çok memnunum yaptıkları işlerden fakat yine de ağzını bir yoklayayım dedim; “Oğlum bu kadar işin gücün derslerin var, biraz bu işlere ara versen daha iyi olmaz mı ? Nasıl olsa senin yerine bu işleri yapacak çok adam var. Bak derslerinden geri kalacaksın.”

 

Baba olmanın en büyük hazzı olan o anları yaşayacağımı bilmenin rahatlığıyla şöyle arkaya yaslanıp dinlemeye başladım oğlumu; “Sen merak etme baba, insanlara yardım etmek, hayır işlerinde koşturmak zamanı öyle genişletiyor ki, böyle zamanlarda normalden çok daha fazla iş yapabiliyorum. Hem derslerim çok iyi gidiyor, hem de içimdeki huzur dünyaya bedel. Hem diyorsun ya bu işleri yapacak insanlar var, evet ben yapmasam bu işleri elbet yapan bulunur ama başkasının sevabı bana ne kazandırır? Vicdanımdaki bu rahatlığı başka ne sağlayabilir ki!”

 

Sinan ve Turgut… İkisi de bir kelime şaşmaz bu dediklerimden ve ben ömrüm boyunca çocuklarımın bu hallerine bakıp, dünyanın en bahtiyar insanı olduğuma şükrettim.

 

İkisi de mezun oldular üniversiteden; Sinan öğretmen oldu, Turgut özel bir şirkette halkla ilişkiler müdürü. Çocukluklarından beri güzel ahlak timsali olarak yaşamış çocuklarımın kapısına polis dayandı günün birinde. İnsanın canını en çok acıtan polisin dayanması değil, geliş sebepleri. İki oğlum da terörist (!) miş. Üniversite yıllarından tanıştıkları ortak bir arkadaşları, ikisinin de ismini vermiş, bunlar örgüt mensubu diye. Ne ile suçlandıklarını, bu damgayı yemeye sebep olacak davranışlarının ne olduğunu kimse söylemese de, teröristmişler işte! Kapıyı kırarcasına yumruklayan polisten öğrenebildiğimiz bu kadar işte!

 

Evin her yerini didik didik aradılar, silah bulmaktı galiba amaçları ama kurban bayramında bileğilenmiş mutfak bıçaklarından ve ucuzluktan alınmış, evin ufak tefek tamiratları için kullanılan tornavidadan başka silah özelliği taşıyacak birşey bulamayınca salona yöneldiler. Gelmiş geçmiş en büyük suç aletlerinin vazgeçilmez zulalarından olan kitaplığa yöneldiler büyük bir iştahla. Ve evet, işte aradıkları suç delilleri orada duruyordu!  Beyefendiler büyük bir titizlikle tek tek bütün kitapları inceleyip, aralarından en tehlikeli (!) olan birkaç tanesini seçtiler ve suç delilleri arasına koydular.

 

“Bir şey bulabildiniz mi memur bey?” dedim. Vereceği cevabı çok merak ettiğim için sordum bu soruyu. Büyük bir gururla cevap verdi, elindeki kitapları gözümün içine doğru sallayarak; “Görmüyor musun şunları?” dedi. “Etmeyin efendim kitap onlar.” dedim şaşkınlıkla. “Kitap ha, sence bunlar sadece kitap mı? Bazı kitaplar vardır ki bombadan daha tehlikelidir!” dedi. Öfkeden elleri titriyordu.

 

Kitapları bilmiyorum ama bu sözler beynimde atom bombası etkisi yapmaya yetti! Bence gelecek adına en büyük utancı, bu hareketlerinden dolayı yaşayacaklardır ama bugün yaptıklarını büyük zafer kazanmış kumandan edasıyla yerine getiriyorlardı.

 

Evet, oğullarımın evinden başka birşey bulamayınca, birkaç kitabı suç delili olarak alıp götürdüler. Başka da bulacak birşeyleri yoktu zaten; hiçbir zaman olmadı, asla da olmayacak.

 

Başımıza bu olay gelince Sinan’ın ev sahibi, böyle bir kişiyi evinde daha fazla durduramayacağını söyleyerek gelinim ve iki torunumu, sözleşmeleri devam etmesine rağmen evden çıkartmak istediğini söyleyerek kapıda bitti; “Bu şartlarda evimde oturmanıza müsaade edemem daha fazla.” dedi.

 

O kadar kendinden emindi ki.. Gelinim Zehra sorma ihtiyacı hissetti yine de; “Hangi şartlarda Oktay Amca, ne yanlışımızı gördünüz şimdiye kadar? Daha düne kadar siz değil miydiniz bizden çok memnun olduğunuzu, istersek ömür boyu bu evde yaşayabileceğimizi söyleyen?”

 

Adam “Evet ama ben böyle insanlar olduğunuzu bilmiyordum sizin, beni kandırmışsınız.” deyince artık dayanamayıp ben de dahil oldum söze; “Ne diyorsun efendi, nasıl insanlarmış benim çocuklarım?” dedim.

 

Aslında azıcık düşünse hiçbir söz söyleyemeyecekti ama önüne kapılıp gittiği rüzgarın etkisinden kurtulamayan adam aklına gelen bütün hakaretleri sıralamaya başladı; “Teröristlere verilecek evim yok benim!” dediğinde ise artık konuşulacak birşey kalmadığını anladım ve iş daha fazla büyümesin diye “hasbunallah” çekip, kovarcasına gönderdim kapıdan; “Tamam git işine, zaten ben de senin gibi birinin evinde daha fazla oturmak isteyecek değilim!” dedim.

 

Yüzüne kapanan kapının arkasından ettiği hakaretlerin bir kısmını daha duydum ama içeri odaya geçip kulaklarımızı tıkamaktan başka çaremiz yoktu şu anda.

 

Gelinim Zehra ve torunum Murat’la beraber yaşamaya başladık fakat diğer oğlumun başına da aynı şeyler gelince, bu sefer onun ev eşyalarını koyacak yer bulma derdine düştük. Bunun için bir depo yeri kiralayıp, eşyaları yerleştirdik ama kısa bir süre sonra depo sahibi de durumu öğrenip depoyu bir an önce boşaltmamızı istedi. Eee, ne de olsa eli kanlı (!) insanlardı benim çocuklarım ve kendilerinden başka vatan millet sevgisi taşımaya kimsenin hakkı olmadığını düşünen bu zatların depolarında eşyalarımızın kalması bile zinhar doğru olamazdı! Depo dediğim de aslında bir binanın zemininde daha önce kömürlük olarak kullanılan köhne bir yerdi ama böyle zamanda sahibine saray görünmüştü sanırım.

 

“Siz benim yerimi ne hakla işgal ediyorsunuz?” dedi adam. “Ne diyorsun Galip Bey kim neyi işgal etmiş? Seninle anlaştık parasını verdik eşyalarımızı koyduk, ne işgalinden bahsediyorsun?” dediysem de fayda etmedi.

 

Adamınki pişkinlik miydi yüzsüzlük mü hala anlayamadım. Üstüne parası da ödenmiş yerden, eşyalarımızı hemen çıkartmamızı istiyordu. “Tamam o zaman.” dedim ben de; “Daha üç gün kaldı eşyalarımız, kalan parasını geri ver çıkartayım eşyaları.”

 

Arkalarında nasıl bir güç hissettiklerini anlayamadığım bu insanlarda, Allah korkusu diye birşey kalmamış; “Ne parası, paran falan yok bende. Hemen çıkmazsanız polise şikayet ederim, eşyalarına da el koyarım. Siz bana dua edin, eğer hemen boşaltmazsanız depoyu, eşyaları da rüyanızda görürsünüz!” dedi.

 

Sözün bittiği yer burası olsa gerek; talan, zorbalık, zalimlik bu kadar tabana yayılmışsa, kimi kimden kime şikayet edeceksiniz! Sorsan hakkın adaletin en büyük savunucusu olduğunu iddia edecek bu adamlar. Bir iddia ile üzerimize atılan yalanların üzerinden menfaat devşirmenin derdine düşmüşler.

 

Yapacak başka bir şey kalmayınca bütün eşyaları alıp evimizin bir odasına sıkıştırdık. Sığmayanları da ya sattık, ya da eşe dosta verdik. Eş dost demişken, aslında pek bir eşimiz dostumuz da kalmadı. Daha ne ile suçlandıkları belli bile olmayan çocuklarımın bu halini duyan aziz dostlarımız akrabalarımız birer birer kestiler selamı sabahı. Kimseye derdini anlatamamak ayrı bir yara zaten ama en yakının sandıklarının da seni sorgusuz sualsiz infaz etmesi dokunuyor insana…

 

Benim evim de defalarca arandı polis tarafından, hakkımda hiçbir suçlama olmamasına rağmen. Galiba çevreye karşı suçlu olduğumuz algısını oluşturmak için yapıyorlar bunu da.

 

“Benimle ilgili bir arama kararı, gözaltı kararı yok evimi niye arıyorsunuz?” diye sorduğumda her gelen, ezberletilmiş gibi aynı sözleri söyledi; “Sen onu git oğullarına sor!”

 

“Suçun şahsiliği diye birşey vardı” diyecek oluyorum tam bu anlarda ama dilimi ısırıp susuyorum; ne suçu, kim suçlu? Savunmak için suç gerek! Olmayan şeyden dolayı savunma yapmayı düşünmekle savunma yaptığımda hakkında konuşacağım evlatlarımı suçlu konumuna koyacak gibi olmanın vicdanımı ve beynimi yaktığı bu demlerde, susmaktan ve sessizce gözyaşlarımı içime akıtmaktan başka çare bulamıyorum!

 

Torunlarımın ve gelinlerimin gelecek kaygıları, bizlere yaşatılan bunca psikolojik baskı ile hedeflenenin ne olduğunu anlayamadan ve yarın hangimizin başına ne tür çoraplar örüleceğinin, daha ne kadar ileri gidilebileceğinin tahminini yapamadan, endişe ve tedirginlik içinde geçiyor günlerimiz.

 

Her devrin zalimlerinin, güç yetirebileceğinden emin olduğu, gözüne kestirdiği mazlumlara reva gördükleri bu eziyet, ne zamana kadar devam eder bilinmez ama bildiğim birşey var ki; okuduğum, duyduğum hiçbir zamana benzemiyor bugün yaşadıklarımız. Eski devirlerin zulüm ve işkencelerini kat kat geçen, çocuklara, yaşlılara, kadınlara dahi acımadan haksız yere gözyaşı döktüren zalimleri Allaha havale etmekten başka da birşey gelmiyor elimizden!