✏Abdullah Sözüvar✏

 

Camdaki ‘Bulaşıkçı Aranıyor’ ilanını görünce çok sevindi. Bu sefer olacak diye düşündü. Restorantın kapısından içeri girdi. Kasadaki beyefendiye “Selamun Aleyküm, camdaki ilan için gelmiştim.” dedi. “Buyrun, Kemal abiyle görüşün, Kemal abi, beyefendi iş için gelmiş, görüşür müsün?” dedi kasiyer.

 

Kemal bey, “Buyrun kardeşim, arka tarafta yazıhanede görüşelim.” dedi. Uğur öğretmen, denilen tarafa doğru geçti. Kemal Bey, “Kardeşim, hoşgeldin. Fazla vakit kaybetmeden ben birkaç şey sorayım sen cevaplarsın, anlaşırsak yarın başlarsın.” dedi. “Olur Kemal bey, dinliyorum.” diyerek beklemeye başladı Uğur öğretmen. Kemal Bey, “Kardeşim daha önce yaptın mı bulaşıkçılık, tecrüben var mı bu işle ilgili?” diye sordu.

 

Uğur Öğretmen; “Kemal bey, hiç lafı eveleyip gevelemeyeceğim. Böyle bir işte hiç çalışmadım. Ben öğretmenim. Eşim de öğretmen. Menfur darbeden sonra sendika üyeliği gerekçesiyle ikimiz de işimizden ihraç olduk. Ben, 11 ay cezaevinde kaldım. İki hafta önce tahliye oldum. İki çocuğumuz var. Her gün iş arıyorum ama kimse beni çalıştırmak istemiyor. Kimisi suçlu muamelesi yapıyor, kimisi de ihraç

olmuş birini çalıştırmaya korkuyor. Ama benim de mecbur çalışmam lazım, evim kira. Geçinmek için siz de takdir edersiniz ki bir işte çalışmam lazım. Yoksa çoluk çocuk ne yer ne içeriz.” dedi.

 

Daha devam edecekti ki adam; “Uğur hocam, sizi anlıyorum; fakat lütfen siz de beni anlayın. Sizi burda çalıştırırsam ben de ekmeğimden olurum, yanımda çalışan insanlar da ekmeğinden olur. Mesele bu kadar ciddi. Kusura bakmayın, size iş veremem, lütfen anlayış gösterin.” dedi. Uğur öğretmen, “Kemal Bey, sizi zor durumda bırakmak istemem tabi ki. Ben, sigorta filan istemiyorum. Mutfakta, kimselere görünmeden bulaşık yıkar, işime bakarım.” dediyse de adam; “Uğur Hocam, insanoğlu çiğ süt emmiştir, şikayet ederler, kimseye güvenilmiyor bu devirde.” diyerek sigortasız çalışma teklifini de reddetti. Uğur öğretmen, daha fazla üstelemeden, insanları da zor durumda bırakmak istemeyerek, teşekkür edip oradan ayrıldı.

 

Çaresizdi, günlerce sabahın erken saatlerinden akşamın geç vakitlerine kadar iş aramıştı. Ancak bırakın iş bulmayı, insanlara durumunu anlattığında onlarca hakaret işitmiş, kovulmuş hatta tartaklanmıştı.

 

Düşünüyordu da acaba bu insanlara ne yapmıştı, iyilikten başka onlara ne yapmıştı? Onların çocuklarının daha iyi bir eğitim alması için gecesini gündüzüne katmış, ailesini ihmal etmiş, çocuklarına ayırması gereken vakti bu insanların çocuklarına ayırmıştı.

 

Ama bunca yıldır yaptıklarından hiç pişman değildi; ilerde fırsat olursa aynı şeyleri yine yapardı. Çünkü yaptıklarını insanlar takdir etsin diye değil, kendisini yoktan varedip mü’min bir insan olarak yaratan, rızıklandıran Yüce Rabbi’nin rızasını kazanmak için yapmıştı. Varsın olsun, insanlar bunları unutup sırtını dönsün. Mühim olan insanların yalnız bırakması değil, Rabbin yalnız bırakmaması idi.

 

Sabahlara kadar gözüne uyku girmiyordu. Artık karar vermişti; candostu Fahrettin bey ile son kez bir daha istişare edecek ve yurtdışına çıkmak için ailesiyle konuşacaktı. İş bulamadığını, kimsenin kendisine iş vermeye yanaşmadığını, bu sebeple de yurtdışına çıkmaktan başka çarelerinin kalmadığını onlara anlatacaktı. Anlatmasına anlatacaktı ama ailesini buna ikna edebilecek miydi? Belki de işin en zor kısmı buydu. Kolay değildi yapmak istediği şey. İki çocuğuyla beraber uzun ve meşakkatli bir yolculuk yapacaklardı. Tüm bunları düşününce, ailesini ikna etmek için epey bir zorlanacağını fark etti.

 

O sabah da erken kalktı. Kimseleri rahatsız etmeden mutfakta zeytin-ekmek yiyip evden ayrıldı. Arkadaşı Fahrettin beyle sözleştikleri yere doğru yola çıktı. Yolda bir yandan yürüyor, bir yandan da düşünüyordu. Acaba yurtdışı işini biraz daha ertelemeli burada, doğup büyüdüğü topraklarda, bir kez daha mı şansını denemeliydi? Arkadaşıyla bir iş kurup rızkını burada mı aramalıydı? Bu düşünceler beynini kemiriyordu.

 

Bunları düşünürken varacağı yere gelmişti. Kayalıklara doğru yöneldi. Arkadaşı Fahrettin bey kendisinden önce gelmiş ve her zamanki yerinde bekliyordu. Biraz hoşbeş faslından sonra Uğur bey konuya girdi; “Kardeşim iş bulamıyorsak, biz de kendi işimizi yaparız.” dedi. Fahrettin bey; “Yahu Uğur, biz öğretmen adamız, ne işi yapacağız Allah’ını seversen mantıklı ol. Hem, ne çabuk unuttun Ahmet’le Selim’in başına gelenleri. Elimizdeki üç-beş kuruşu da böyle çarçur etmeyelim, zaten durumumuz pek iç açıcı değil.” diye karşılık verdi.

 

Uğur bey, ‘Haklısın kardeşim, öğretmen adamız yaşımız kırkına merdiven dayamış, bu yaştan sonra iş kurmak kim biz kim? O zaman daha önce söylediğin son seçenek kalıyor geriye Fahrettin.”

“Evet gardaş, bir şekilde yurtdışına çıkacağız. Ben biraz araştırma yaptım. Meriç üzerinden botla Yunanistan’a geçeceğiz. Şartları bakımından cebimize en uygunu bu. Adamlarla nasıl irtibat kuracağımızı da ayarladım.” dedi Fahrettin Bey.

 

“Kardeşim sen dersine çalışmışsın, her zamanki gibi tam tekmilsin bakıyorum da.” dedi Uğur bey. “Gardaş, ne yapayım? Burda her geçen gün şartlar ağırlaşıyor sen de görüyorsun. Görmeyi bırak, yaşıyorsun o ağır şartları. Dolayısıyla vakit kaybetmeye gerek yok. Kararımızı bir an evvel verelim ve önümüze bakalım diye düşünüyorum. Yanlış mıyım?” diye sordu Fahrettin bey. Uğur bey, “Haklısın candostum. Burda durmanın bir alemi yok, kararımızı verelim, önümüze bakalım. Peki adamlara bugün tamam dersek ne zaman çıkarız yola?”

 

Fahrettin bey; “Beş gün sonra inşaallah kardeşim.” O kadar mı çabuk diye geçirdi içinden Uğur bey; “O zaman akşam ailelerimizle konuşalım, sonra da tamam diyelim adamlara.” dedi.

 

Fahrettin bey; “Uğur, kardeşim sence de sakıncası yoksa bizimle beraber Fatih Yaşar da gelmek istiyor. Kimi kimsesi yok. Garibim o da bizimle aynı durumda malum.” deyince, Uğur Bey; “Ne demek kardeşim, o da bizim kardeşimiz. Başımızın üstünde yeri var. Gelsin tabiki.” diye cevapladı.

 

Fahrettin bey son olarak; “Tamam kardeşim, akşam yengeyle konuş, sabah bize kahvaltıya gelin ailecek. Detayları o zaman konuşuruz.” diyerek sözlerini bitirdi.

 

Bu şekilde ayrıldılar. Uğur bey her zamankine göre daha erken vakitte eve geldi. Eşi Ayşe hanım, bu duruma şaşırdı. Eşini tanıyordu, ne olursa olsun ne yaşarsa yaşasın hava kararıncaya kadar iş aramaktan vazgeçmezdi. Bir an için sevindi. Yoksa eşi iş bulmuş muydu, bunu müjdelemek için mi erken dönmüştü? Bunları düşünürken “Hoşgeldin canım.” dedi eşine. Uğur bey, “Hoşbulduk hatun, buraya gelir misin?” diye seslendi Ayşe hanıma.

 

Ayşe hanım yavaşça yanına sokuldu eşinin. Uğur bey; “Hatun, konuşmamız lazım.” diye başladı söze. Ayşe hanım; “Konuşalım canım, ters bir şey yoktur inşaallah.” dedi.

 

Uğur bey; “Yok hatun, yok. Biliyorsun epeydir iş arıyorum fakat bir türlü iş bulamıyorum. İnsanlar bizim durumumuzdakilere iş vermekten korkuyor. Kimisi de zaten bizi terörist olarak görüyor, o yüzden vermiyor. Bugün Fahrettin’le buluştum.” dedi.

 

Ayşe hanım araya girdi; “Fahrettin Bey ne yaptı, iş bulabildi mi?” diye sordu.

 

Uğur bey; “Yok canım o da aynı. Şimdi bunları bırakalım da asıl konuya geçelim. Canım, biz Fahrettin’le durumlarımızı uzun uzadıya konuştuk. Sonunda hep beraber yurtdışına çıkmaya karar verdik. Yarın sabah bizi kahvaltıya bekliyorlar. Birlikte detayları konuşacağız.”

 

Ayşe hanım; “Canım, bu büyük bir karar. Ama görüyorum ki başka da çaremiz yok. Ne yapalım, zalimler utansın. Bizi vatanımızdan koparanlar utansın.” diyerek eşinin sözlerini destekledi.

 

Ertesi sabah hep birlikte kahvaltı yaptılar. Detayları konuştular. Fahrettin bey, neyi ne şekilde yapacaklarını en ince ayrıntısına kadar anlattı.

 

Üç gün sonra geceyarısı yola çıktılar. Uzunca bir süre yürüyecekleri için çok elzem olan malzemeleri yanlarına almışlardı. Çantaları Uğur ve Fahrettin beyler taşıyordu. Uğur beyin küçük oğlu Münir, Fatih beyin kucağındaydı. Aslı Hanım, oğlu İbrahim’i kucağına yatırmıştı. Ayşe Hanım ise bir eliyle büyük oğlu Enes’in elinden tutuyor diğeriyle de bir çanta taşıyordu. Bir yandan yürüyorlar, bir yandan da çocuklarının haline üzülüyorlardı.

 

Enes akıllı bir çocuktu. “Anneciğim, biraz üşüdüm aynı zamanda birazcık da yoruldum. Ama olsun zaten az kaldı, değil mi?” dedi.

Ayşe hanım, ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Ağlayıp da diğerlerinin moralini bozmak istem

iyordu. Daha fazla tutamadı kendini. Engel olamadı gönlünden gözüne doğru akan çağlayanlar gibi gözyaşlarına. Onun hıçkırıklarını duyan Aslı hanım, çoktan başlamıştı yorgun bedeninin kırgın gönlündeki şelaleleri akıtmaya. Derken hepsi birden hıçkırıklara boğuldular.

 

Fatih bey, “Allah’ım, sonsuz merhametini şu masum yavrular hatırına üzerimizden eksik etme. Bizi ve bu günahsız çocukları bu hale düşürenleri sana havale ediyoruz.” diyerek gözyaşı döküyordu.

 

Uzunca yürüyüşün ardından sabah saat beş gibi Meriç Nehri’nin kıyısındaki buluşma yerine geldiler. Botun sahibiyle birlikte üç kişi orda kendilerini bekliyordu. Bu üç kişiden ikisi botu hazırladı. Diğeri ise anlaştıkları parayı aldı ve “Size iyi yolculuklar, inşaallah sağ salim Meriç’i geçip Yunanistan’a varırsınız.” diyerek oradan ayrıldı.

 

Sabah namazını eda ettikten sonra eşyaları  ve çocukları bota yerleştirdiler. Ayşe ve Aslı hanım yere eğilip, bir poşetin içerisine toprak doldurup bota öyle bindiler. Fahrettin, Uğur ve Fatih Yaşar Bey bota binmeden önce yere eğilip vatan toprağını doyasıya öptüler, yüzlerine ve gözlerine sürdüler. Gözyaşlarıyla vatanlarına veda ettiler.

 

Uğur bey, ellerini açıp “Ya Rabbi, biliyorsun Efendimiz (sas) Mekke’den ayrılmak zorunda kalmıştı. Mekke’yi terkederken de ‘Ey Mekke, vallahi seni çok seviyorum. Senden ayrılmayı hiç istemiyorum ama mecburum.’ demişti. Sen şahit ol Ya Rab, biz de cennet vatanımızı çok seviyoruz, ondan ayrılmak bizim tercihimiz değil, bize kendi vatanımızda insanca yaşamayı çok gördüler. Özgürlüğümüzü, rızkımızı elimizden aldılar. Biz de özgürce ve insanca yaşamak için bu yolculuğa mecbur kaldık. Efendimiz’in (sas) ve Hz. Ebubekir’in (ra) yolculuğunda iki kişinin üçüncüsü Sen oldun. Onları o kutsal yolculuklarında yalnız bırakmadın. Bizi de yalnız bırakma, bizim de yanımızda ol ey yüce Allah’ım.” deyip dua etti ve vatan toprağına çaresizce son bir kez daha baktı; “İnşaallah,  Rabbim tekrar kavuştursun.” diyerek bota bindi.

 

Meşakkatli, yorucu ve uzun yolculuğun ikinci kısmı başlamıştı. Bir süre gittikten sonra çocuklar uykuya daldı. Anneleri, onları battaniyelere sardılar. Hava gittikçe soğuyordu. Bir taraftan da yağmur başlamıştı. Uğur ve Fahrettin Bey, çocukları yağmurdan muhafaza etmek için üzerlerini genişce bir muşamba ile kapattılar. Ayşe ve Aslı Hanım da muşambanın altına girdiler ve yolculuğun selametle neticelenmesi için sürekli dua ettiler.

 

Gittikçe yağmur şiddetleniyordu. Yağmur şiddetini artırdıkça da Meriç coşuyordu; dalgalanmaya başlamıştı. Fahrettin bey arkadaşlarına; “Çocuklara ve bayanlara yakın oturalım, ne olur ne olmaz, hava ve nehrin şartları ağırlaşıyor.” dedi.

 

Korkulan oldu. Bot, fırtınaya daha fazla dayanamadı. Alabora oldu. Erkekler yüzme biliyordu. Fakat bu pek işe yaramıyordu. Meriç sanki çıldırmıştı. Çok şiddetli akıntı vardı. Su da buz gibiydi. Yüzerek kıyıya çıkmayı başarsalar bile suyun soğukluğuna dayanamazlardı. Hele çocuklar, hele o masumlar…

 

Sürüklenmeye başladılar. Meriç’in dalgalanma seslerine büyüklerin bağırışları, küçüklerin çığlıkları karışmıştı. Adeta can pazarı yaşanıyordu. Sürüklenmeyle birbirlerinden koptular. Ayrılan bedenleriydi, yürekleri hala birlikte atıyordu.

 

Ayşe Hanım oğlu, minik ciğerparesi Münir’e sımsıkı sarıldı. Onunla birlikte sürükleniyordu. Bir taraftan Münir’ine sarılıyor bir taraftan da,

“Enesiiim, kınalı kuzuuum” diye bağırıyordu. Enes’i görmek için can havliyle çırpındı, çırpındı! Meriç’in soğuk sularının dibine doğru battığını anlayınca şehadet getirdi, ardından bir umut belki yavrum, Münirim kurtulur düşüncesiyle ciğerparesini “körpem, canım yavrum!” çığlıklarıyla önce Rabbine sonra Meriç’e emanet etti.

 

Enes ise daha ilk anda, Fatih beyin tüm çabasına rağmen akıntıya kapılmıştı. Bir süre minik kollarıyla, küçücük bedeniyle yüzmeye çalıştı. Meriç, yüzmeyle baş edilecek bir nehir değildi. Çırpınışın ardından Enes de üveyik misali, ruhunun ufkuna uçmuştu. Derinlere batmadan önce etrafına bakıp; “Canım anneciğiiim, babacııığıım, dünya tatlısı kardeşim Müniiir sizi çok seviyorum.” diye haykırdı.

 

Ertesi gün masum yavruların minik bedenleri ve bir annenin bedeni bulunmuştu. Diğerlerine ise ulaşmak için arama çalışması yapılıyordu.

 

Şimdi ey insanlık olanlara ağlayamıyorsan bari gülmekten utan!

 

Aramalara şahit olan bir anne gördüğü manzara karşısında şöyle haykırıyordu; “Meriç mi suçlu, masumları Meriç’e mecbur edenler mi?”

 

Kıyıda cansız yatanlar mı ölü, onları sessizce seyredenler mi?

 

Bunu görüp de sızlar mı pörsümüş, çürümüş vicdanı insanlığın?

 

Sızlamazsa, yerin dibine batsın anlık verdiğin tepkiyle çığlığın!..