✏Akif Bedir✏

 

Dolunay geceyi gündüze çevirmiş, stadın bütün koltukları dolmuş, herkes heyecanla “dünya çicekleri”nin sahneye çıkacağı anı bekliyordu. Gerçekten yepyeni bir dünya kuruluyordu. İşin en güzel tarafı da, bu işin mayasında Anadolu insanının olmasıydı.

 

Banu, ambiyansın büyüsünden biraz sıyrılınca, tüylerinin diken diken olduğunu ve gözlerinden yaşlar geldiğini fark etti. Ailesini bundan sonraki olimpiyatlara hep getirmeye karar verdi. O gece bir şeye daha karar verdi; okulunu iyi bir dereceyle bitirip, Türk okullarında öğretmenlik yapacaktı.

 

Mezun oluncaya kadar Türkçe Olimpiyatları’na ailesiyle birlikte gitti. Babası millyetçi bir insandı. Bu etkinlikleri izledikten sonra Hizmet Hareketi’ni takdir etmeye başlamıştı. “Biz sadece konuşuyoruz, Allah razı olsun onlar yapıyorlar” diyordu. Banu bunları babasından duydukça, çok mutlu oluyordu.

 

Banu Hanım okulunu dereceyle bitirmişti. Artık ailesine Türk okullarında çalışmak istediğini söyleme zamanı gelmişti. Başlarda biraz itiraz etseler de, kızlarındaki kararlığı görünce kabul etmişledi. Banu Hanım’ın, “Her yaz size Türkiye sevdalısı onlarca öğrenci getireceğim” sözü, babasını çok gururlandırmıştı.

 

Banu Hanım iki sene sonra, aynı okulda çalışan Osman Bey ile hayatını birleştirdi. Çok güzel hatıralarının olduğu 4 yıldan sonra, başka bir ülkedeki Türk okuluna geçtiler. Bu arada bir de çocukları olmuştu.  Banu Hanım’ın ailesi, torun bahanesiyle birkaç kez çocuklarını görmeye gitmişler, yapılan hizmetlerin büyüklüğünü yaşayarak görmüşlerdi. Türk öğretmenler el üstünde tutuluyordu.

 

Gözleriyle görmüşlerdi evlatlarının fedakarlıklarını. Türkiye’de siyasi nedenlerle insanlar, Cemaat’e karşı durmaya çağrılsa da, onların abdestlerinden şüpheleri yoktu.

 

Oğulları Alparslan da ablasının yolundan gidiyordu. Üniversiteyi bitirince o da ailesine, yurt dışında Türk okullarında çalışmak istediğini söyledi. Banu’ya en başta verdikleri olumsuz tepkiyi oğullarına vermediler; “Gidin siz hizmetinizi yapın, biz bu güzelliklere karşı evlat hasretimizi yüreğimize gömer, sabrederiz.” dediler.

 

Teknoloji ilerlemişti. Özleyince görüntülü görüşebiliyorlardı. Çok özlerlerse uçakla üç beş saat sonra yanlarında olabiliyorlardı.

Rab’lerine, bu güzellikte evlatlar nasip ettiği için şükrediyorlardı.

 

Güzel bir telaşları daha vardı. 2016 yazında Alparslan’ın düğününü yapacaklardı. O da ablası gibi hizmet sevdalısı bir eşle evlenecek; beraber koşturacaklardı.

 

Temmuzun başında düğünü yaptılar. Bir ay sonraya da biletlerini aldılar. 15 Temmuz gecesi güneş, sanki bir daha doğmayacakmış gibi batmış, büyük bir cadı avı başlamıştı.

Alparslan ve eşinin huzuru kaçmıştı. Her an tutuklanabilir ve hayalleri başlamadan bitebilirdi. Büyük bir algı operasyonu vardı, yakın akrabalar bile birbirini şikayet edebiliyordu. 15 gün bitmek bilmiyordu.

 

Son akşamdı, bunu da atlatırlarsa yurt dışına çıkabileceklerdi. Sabah kapıları dövülmeye başlayınca, “geçmişe kader, geleceğe irade” deyip başa gelene sabrettiler.

 

“Şikayet var” dediler, Alparslan ve eşinin ellerini kelepçe takıp götürdüler. Nezarethanelere nur yağıyordu. Günlerce savcının yüzünü görecekleri zamanı  merakla beklediler. İki hafta sonra savcı, kafasını bile kaldırmadan; “hakkınızda gizli tanık ifadeleri var” deyip, mahkemeye sevk etti.

 

Hakim kaçma şüphesi nedeniyle tutuklu yargılanma kararı verdi. Tüm aile olarak büyük bir imtihan geçiriyorlardı. İyi günde çocuklarının hep yanlarındaydılar, şimdi ise dokunanı yakan bir kor vardı ellerinde. Kor ellerini değil yüreklerini yakıyordu ama doğru bildiklerinden bir adım geri atmadılar. Yine çocuklarının arkalarında durdular. Bu fitnede masumlar tarafında oldukları için şükrediyorlardı.

 

Alparslan Bey ve eşi, tam on ay  beklediler hakim karşısına çıkıp biz masumuz demek için. Sonunda iddianameleri yazıldı. Mahkeme günü bildirildi. İçlerinde büyük bir umut vardı, masumdular ve beraat edeceklerdi. Avukatlarıyla birkaç kez görüşüp, güzel bir savunma hazırladılar.

 

Mahkeme salonunda herkes yerini almış mahkeme heyetinin salona girmesini bekliyorlardı. Alparslan Bey’in anne ve babası günler öncesinden dua etmeye başlamışlardı. Salonda da dudakları devamlı kıpırdıyordu.

 

Mahkeme başladı. Savcının saçma sapan kes-yapıştır havuz gazetesi haberleri iddialarına avukatları, sakin ve mantıklı cevaplarla güzel bir savunma yapıyordu. Sıra gizli tanık ifadelerine gelmişti.

 

Telekonferansla konuşan ve sesi değiştirilen gizli tanık da ipe sapa gelmez iddialarda bulunmaya başladı. Avukat gizli tanığa soru sormak için hakimden izin aldı. Birkaç farklı soru sorunca konuşma içeriklerinden ve konuşma tarzından gizli tanık kendini deşifre etti. Alparslan Bey birden ayağa kalktı ve “Bu adam dayım!” diye bağırdı.

 

Arkadan bir çığlık koptu; gizli tanığın kardeşi olduğunu öğrenen Alparslan Bey’in annesi, bir çığlık atıp bayılmıştı.  Hemen hastaneye kaldırıldı. Öz kardeşinin; tanıdığı, daha düne kadar taktir ettiği, hatta kişilikleriyle kendi çocuklarına örnek gösterdiği yeğenlerini zindana attıracak kadar  düşmanlaşmasını kaldıramamıştı.

 

Uyandığında ağzında  bir dua sayıklıyordu; “Allah’ım dağlar pamuk gibi atılmadan, taşlar şak şak olmadan bu zalimlere de tövbe fırsatı ver. Allah’ım onlara da tövbe fırsatı ver!”

 

Zavallı kadın birkaç gün hastanede kaldı, ilaçlarla uyutuldu. İlaçların etkisi geçip de uyandığında, dudakları yeniden kıpırdamaya başlıyordu; “Taşlar şak şak olmadan onlara da tövbe fırsatı ver Allah’ım!..”