✏Serdar Ferit✏

 

Ankara’ya usul usul yağmur yağıyordu. Yeni yapılmış yüksek binaların arkasında belli belirsiz silüetler şeklinde kalmış gece kondular şehrin talihinin de simgesi gibi duruyordu. Parıltılı şehrin karanlık yüzü gibi göründü bu manzara Ümit Bey’e. İçi iyice daralmış, bir an önce evine ulaşmak istiyordu. A-city Alışveriş Merkezi’nin yanından geçerken birden gözü kararır gibi oldu ve bir kenara çekip arabasını dinlenmeye koyuldu. “Beş on dakika dinlenip öyle devam edeyim” diye düşünmüştü, fakat işler onun düşündüğü gibi yolunda gitmeyecekti…

 

Aynur Hanım, küçük oğlu ve kızı ile sohbet ederken birden kapı çalındı. Ümit Horzum Bey’in eski bir arkadaşıydı kapıda bekleyen ve Ümit Bey’in aracının önünün kesilerek birkaç kişi tarafından kaçırıldığını söylüyordu. Ankara’da aralık ayazı bedenleri buz gibi keserken Aynur Hanım’ın başından adeta kaynar sular dökülmüştü. Kapıda duran kişi kocasının arabasının önünün, siyah bir araç tarafından kesildiğini ve arkasından gelen siyah bir transporterdan çıkan iri yarı siyah giyimli üç beş kişi tarafından araca bindirilerek kaçırıldığını söylüyordu.

 

Bir an gözlerini kapattı ve bu sözlerin kötü bir şaka olmasını ve bu anın yaşanmamış olmasını ümit etti ama anlatılanların şakaya benzer bir tarafı yoktu.

 

Ümit Horzum, 6 Aralık günü saat 18.00 sıralarında kaçırılmıştı. Her tarafı akıllı kamera sistemleriyle dolu, trafiğin en yoğun olduğu saatlerde, göz göre göre şehrin göbeğinde, hem de başkentin göbeğinde bir kişi daha kaçırılmıştı. Daha önceki kaçırılma olaylarını da bilen Aynur Hanım, yüreğinden kopan feryatları içine gömerek usul usul gözyaşları dökmeye başladı. Kendisini bekleyen çok zorlu bir sürece girdiğinin farkındaydı ama kocasının sağlığı, bulunabilmesi, tekrar onun yüzünü görebilmek için vereceği mücadelenin zorluğu umurunda bile değildi. Yeter ki onu bulabilsin, gerisi önemli değildi. Hemen sosyal medya üzerinden eşinin kaçırılma haberini paylaştı. Normal zamanda olsa gündeme bomba gibi düşmesi gereken bu haber, bugünün Türkiye’sinde maalesef başta pek ilgi görmedi, fakat zaman geçtikçe, Horzum ailesinin çektiği sıkıntılar günyüzüne çıktıkça farklı kesimlerden destek mesajları gelmeye başlamıştı. Ama gel gör ki konuyla asıl ilgilenmesi gerekenler bir türlü ortalıkta görünmüyordu.

 

 

Görevliler Görevini Neden Yapmıyor?

 

 

Eşi kaçırılmış, iki çocuğu ve kanser hastası olan kayınvalidesiyle öylece kalakalmış olan Aynur Hanım, hemen durumu bildirmek için Ankara Emniyeti’ne gitti. Orada bulunan bir memurun sözleri karşısında ikinci kez yıkılmıştı. Karşısındaki kişi “Eşin müebbetlik bir örgüt üyesi, vazgeç bu işten, ondan size fayda yok” diyordu umarsızca. Büyük devleti olduğunu iddia eden bir ülkenin emniyet görevlisi, karşısına gelen kaçırma ihbarı karşısında, üstelik gelen kişinin çaresiz bir bayan olduğuna da bakmadan bu sözleri söyleyebiliyordu. Asıl vazifesi ihbarı alıp bir an önce kaybolan kişiyi bulmaya çalışmak olmalıydı halbuki. Bu rahatsız edici fakat bir o kadar da rahatça söylenmiş sözler iyice üzmüştü Aynur Hanım’ı. Öyle ya, bu kişi neden bu kadar rahattı? “Benden başka herkes durumun iç yüzünden haberdar ve ortak hareket etmişler de benim mi haberim yok?” diye düşündü birden.  Bütün çabalarına rağmen hiçbir devlet görevlisi kılını kıpırdatmıyor, eşini aramaması gerektiği gibi saçma tavsiyelerle onu geri çeviriyorlardı. Ne emmiyet ne vali ne de bakanlıktan şikayeti ile ilgili bir dönüş alamıyordu.

 

 

Tek Çare Sosyal Medya!

 

 

Aynur Hanım karşılaştığı bu duyarsızlık karşısında çaresizce oturdu bilgisayarın başına ve ailesi adına açtığı twitter adresinden derdini anlatmaya çalıştı.

 

Eşi kaçırılan birisi olarak, müracaat etmesine rağmen, hiçbir gelişme kaydedilemediği için sokak sokak gezerek bilgi toplamaya çalışıyordu eşiyle ilgili. Mobese kayıtlarıyla ilgili olarak Emniyet’e başvurmuş ve Emniyet, Ümit Horzum’a ait en son 29.11.2017 tarihinde mobese kaydı olduğunu söyledi. Bir ipucu, görgü şahidi bulurum ümidi ile, Ankara sokaklarında dolaştı kadın başına.  Akaryakıt istasyonlarını gezdi. Nihayet, eşinin Samsun Yolu Turgut Özal Bulvarı No: 30 adresinde faaliyet gösteren Opet bayiine giderek akaryakıt aldığını tespit etti. Ankara’da polisin tespit edemediği bir veriyi kendi başına tespit edebildi!

 

Koskoca ülkede yalnız bırakılmışlığın acısı çökmüştü yüreğine. Yalnızdı, çünkü bir insanın tek başına yapamayacağı çok büyük işleri yapmak zorunda bırakılmıştı. Koca bir devletin yapması gereken işleri o cılız omuzlarıyla kaldırmaya çalışıyordu.

 

Günler günleri kovalıyor haftalara ulaşıyor, haftalar da birbirine ekleniyor ama çaresiz kadın, eşinin izine hiçbir yerde rastlayamıyordu. Ne yetkililerden bir açıklama var ne de başka bir ümit ışığı. Adeta her yer karanlığa bürünmüş ve bu zifiri karanlık içerisinde bırakmıştı kocasını. Petrol istasyonunda kendi imkanlarıyla ulaşabildiği verilere koskoca devlet organlarının ulaşamamış olması tedirginliğini ve şüphelerini iyice artırmıştı ve bu tedirginliğini ifade ettiği bir mesajında  “Delillerin karartılmasından endişe ediyorum.” yazmıştı. Bu sözler durup dururken söylenmemişti elbet. Benzin istasyonunda eşinin görüntülerinin olduğunu fakat bu durumun yetkililerin nedense, hiç dikkatini çekmediğini anlatırken içi parça parça oluyordu. Ankara Valisi’ne yazdığı yazıda o kadar güzel izah etmişti ki aslında durumu…

 

Görüntülerin olduğu petrol istasyonuna tekrar gitti. Petrol istasyonu görevlisi, kamera görüntülerinin 15 günde bir sıfırlandığını belirtti. Zamanında emniyet birimleri almış olsa idi, belki de eşini peşinden takip eden şüphelilerin görüntüleri de tespit edilmiş olacaktı. 05 Aralık 2017 gününe ait gerçekler bunlar. Valiliğin emrindeki birimler bu kaydı nasıl bulamazlar. Akaryakıt istasyonlarından bilgiler anında, emniyet birimlerine de aktarılıyordu halbuki. Soruşturmada görevli Emniyet birimleri, akaryakıt istasyonuna ait kamera görüntülerini, silinmeden önce  zamanında almış olsa idi, belki de failler şimdiye kadar bulunacak, Ümit Bey de kurtarılmış olacaktı. Hâlbuki, eşinin en son 29 kasım 2017 günü mobese kaydı olduğu söylenmişti. Bu durum da içindeki “deliller bilerek karartılıyor!” şüphesini tam anlamda destekler nitelikteydi. Kendi çabalarıyla adeta failleri yakalamak üzere idi, fakat muhatapları adeta taş kesilmiş olduğu için hiçbir cevap alamıyordu gözü yaşlı kadın.

 

 

Türkiyede Mazlumun Kaderi;Yalnızlık!

 

 

Çocuklarıyla birlikte bilinmezliğe terk edilmiş ve kendi ülkesinde yabancılaştırılmış olan Aynur Hanım; “Çok korkuyorum. Eşimin başına bir şey gelmesinden de. Çocuklarımdan da. Kendimden de. Dışarı çıkarken eve dönememe korkusu yaşıyorum” diye feryat ediyordu bir başka defasında. Her kelimede azap, her sözde bin elem saklıyordu artık cümleler. Devletin umursamazlığına rağmen hukuki yollarla eşine ulaşmaya çalışırken bir taraftan da ulaşabildiği, sesine ses vereceğine inandığı ünlü kişilere ulaşıp belki bir ışık bulurum diye çırpınıyordu. Bir gazeteciye yazdığı mesajda “Lütfen sesimiz olur musunuz? Çok çaresiz durumdayız. Her geçen gün eşimin hayatından endişem artarken çocuklarıma karşı gücüm tükeniyor.” diye feryat etmişti.

 

Endişelerin kendisini çepeçevre sarmasından dolayı uyuyamaz olmuştu. Dışarı çıkarken eve dönememe korkusu yaşıyor ve en çok da yalnızlıktan şikayet ediyordu.

 

Aynur Hanım, melun 15 Temmuz hadisesinden sonra ihraç edilmişti. Kendisi başarılı bir elektrik elektronik mühendisi olarak çalışıyordu. Yaşamı boyunca kimsenin kendisini hor görmesine ve ezmesine izin vermemiş, onuruyla yaşayan bir insandı. Şimdi hak arama mücadelesi vermek için gittiği yerlerde bir polis memuru ya da bir başçavuş ya da bir zabıt katibi tarafından acıları alay konusu ediliyor ve adeta gittiği her yerden kapı dışarı ediliyordu. Bu durum Aynur Hanım’ı müthiş rahatsız ediyordu. Çıldırıp ortalığı ayağa kaldırmamak için kendisini zor tutuyordu adeta. Gördüğü saygısızca ve acıları körükler nitelikteki muamelelere sırf çocuklarının başında kalabilmek için katlanıyor ve sarfedilen bütün hakaretvari hareketleri alttan alıyordu. Tek gayreti eşini sağ salim bulabilmekti.

 

Yılmadan usanmadan kapıları zorlamaya devam etti dertli kadın. Günleri, emniyet, savcılık arası koşuşturmayla geçti. Anayasa Mahkemesi başvurusu yapmak için hazırlanıyordu fakat hiçbir somut gelişme olmadığı için, olabildiğine üzgündü. Halen başladığı noktada olmak kalbini dağlıyordu.

 

Bir polis memuru, gayri resmi olarak, “Aralık ayında aracın mobeselere hiç takılmadığını” söyledi. Ama bu mümkün değildi. Aynur Hanım kendi çabalarıyla eşinin o gün gittiği yerleri öğrenmiş, hatta bir gün önce yakıt aldığı yere çok yakın mobeseler olduğunu ifade etmişti. Öyle anlaşılıyor ki kayıtlar silinmişti ve savcılık da muhtemelen o polis memurunun söylediklerini söyleyecektti.

 

Bir taraftan Türkiye’de ümitsiz de olsa, elinde  geleni yapmak için çırpınıyor, bir taraftan da uluslararası alanda sesini duyurmaya çalışıyordu. AİHM ve BM başvurularının ardından, acil koduyla savcılıktan rapor istenmişti.

 

Olay uluslararası alana intikal etmişti ama ne yazık ki ülkedekilerin haberi yoktu, haberi olanın da her hangi bir açıklama yapmıyordu. Resmi makamlardan bir açıkama beklerken Aynur Hanım’ın geldiği nokta ise tek kelimeyle çaresizlikti. Devletin polisinin, bütün imkanlarına rağmen tespit edemediği bilgileri tek başına elde ettiğini haykırıyordu mesajlarında. Kocası kaçırılmış bir kadının bu sözlerinden yüzü kızaracaklar vardır herhalde!..

Ama heyhat, fotoğrafın diğer tarafında perişan bekleyen iki çocuk ve yaşlı bir anne de vardı. Ümit Bey’in küçük oğlu Baha’nın bütün masumiyetiyle yazdığı adressiz mektup ise bütün bütün kanatmıştı yürekleri.

 

 

Adressiz Mektuplar Sahibini Bulur mu Bir gün?

 

 

Baha’nın babasına yazdığı mektubu gönderecek bir adres bile söyleyememek öyle acıttı ki Aynur Hanım’ın kalbini, belki ölüm daha basit kalırdı bu duyguları yaşamaktan.

 

“Anne, babama mektup yazdım, şimdi bunu nereye göndereceğiz?” diye kapıdan girdi küçük Baha.

 

“Ne mektubu oğlum?”

 

“Babamı o kadar özledim ki, neden bizi hiç aramıyor? Mektubumu okursa belki bizi görmek için gelir, babam neden gelmiyor anne?”

 

Çocuğun soruları karşısında sözler boğazında düğümlenen Aynur Hanım oğlunu teselli için,

 

“Gelecek oğlum, babanın işleri biraz uzadı galiba. Hani nerde mektubun, ben de okuyabilir miyim?” diyebildi yalnızca.

 

Baha henüz 7 yaşında… Yaklaşık iki aydır göremediği babasına ulaşmak için rüyaları da yetmemeye başlayınca çocuk masumluğuyla eline aldığı kaleminden şu kelimeler dökülüvermişti;

 

“Canım babacığım

Bugün seni rüyamda gördüm.

Çok çok özledim. İşlerin ne zaman bitecek?

Bitince hemen gel!

58 gündür bizi neden aramadın?

On beş gün tatil bile bitti.

Karne hediyemizi unutma!

Ama illa şart değil.

SEN GEL yeter… BAHA

 

7 yaşında bir çocuğun hayalleri oyuncaklar, oyunlardır aslında, ama  öyle çocuklar var ki bugün daha bu yaşta küçücük hayallerini erteleyip hasretle inliyorlar. İşte o çocuklardan sadece bir tanesi Baha! Baba hasreti ile yanan Baha, kocasının hayatından endişe eden ve içindeki mahşere rağmen koskoca bir ülkede yalnız bırakılmış bir eş Aynur Hanım ve oğlunun yanında olmamasından dolayı kanser hastalığı ilerleyen Ümit Bey’in yaşlı annesi.

 

 

“Mazlumun Ahı İnletir Arş-ı Rahmanı!”

 

 

Zaman ilerledikçe içlerindeki yangın gitgide büyüyen masum bir aile ve onlar gibi binlercesi. Mazlumun ahı, inletir arş-ı Rahmanı diye bir söz vardır. Bu günahsızların ahına nasıl bir titreme olur Allah bilir, ama elbet bir gün mizan kurulur, tüm sırlar ayan olur. Ümit Horzum ailesi kalplerinin diğer yarısı olan babalarına kavuşacağı günü beklemekteler hala. Ümitle, sabırla ve birilerinin onların çığlığına bir gün cevap vereceği hayaliyle…