✏Akif Bedir✏

 

Kırlarda papatyalar açmış, toprak beyaz gelinliğini giymişti biz Kerim’le gelinliğimi beğenmeye gittiğimizde. Evimizin eşyalarını alıp yerleştirmiştik ailelerimizle beraber. Herbirini kutularından çıkarırken eşyaya uygun espiriler yapmış, hep beraber eğlenmiştik. Büyüklerimiz Allah huzurunuzu bozmasın diye de dua etmeyi ihmal etmemişlerdi.

 

Düğünümüz de çok güzel olmuştu. Uzak yakın akrabalar, dostlarımız, komşularımız hepsi gelmişlerdi. Her düşünceden her inanıştan insan vardı. Durduğumuz yer itibariyle bir çok farklılık bir arada bulunabiliyordu. Sanki toplumun harcı gibiydik. Düğünümüz bunu herkese göstermişti.

 

Şimdi bana şaka gibi geliyor. Çok değil iki yıl önce herkesin takdir ettiği insanlardık. Gerçi iki yıldır siyasi bir baskı vardı ama toplumun katmanlarına nefret yayılmamıştı. 15 Temmuz düzmecesiyle toplumun bir kesimi şeytanlaştırıldı. Artık çevremizde kalan üç beş vicdanlı insan dışında herkes bize hain olarak bakmaya başlamıştı.

 

Başlarda olanlara bir anlam verememiştik. Üç beş ayda her şey ortaya çıkar diye bekliyorduk. Ama nafile, işler giderek kötüye gitti. Terörist yaftası yemek için Cemaat’le bir şekille bir yerde bulunmuş olmanız yetiyordu. Yeni bir şey daha türemişti; muhbirlik. Birisinin sizden şüphe etmesi yetiyordu. “Bu da onlardan” diye ihbar edilirseniz bittiniz demekti.

 

İçerden işkence haberleri gelmeye devam ediyordu. İşkence dolayısıyla vefat edenler, sakat kalanlar, ilaçları verilmeyen hastalar, hapse atılan süt bebekleri…

 

Hepimiz kurbanlık koyun gibi, bize biçilen zulmü yaşamak için sıramızı bekliyorduk. Sabahları güneşten önce uyanır; yarı uykulu, kainatı uyandırıp Allahın büyüklüğünü ilan eden sabah ezanlarını beklerdik eskiden. Şimdi ezandan sonra zilimizin çalınıp “sıran geldi, bizimle geliyorsun” diyecek olan memurları bekliyoruz. Nasıl teröristsek artık kendimiz teslim oluyoruz.

 

Biz de bir sabah aralıksız çalan, zil sesiyle uyandık. Nemrut Hz İbrahim’e “Ben de yaşatır ve öldürürüm” demişti de karşısına aldığı iki insandan birini öldürmüş; “Bak birine yaşama hakkı verdim, diğerini öldürdüm” demişti ya, aynen öyle bizim de zulüm sıramız gelmişti.

 

Bir yaşındaki kızım Azra da gürültüye ağlayarak uyanmıştı. Biz zaten bir yere gitmiyoruz, adresimiz belli uygun saat gelin alın bizim gibi suçluyu (!) nerde bulacaksınız.

 

Evlerin altı üstüne getirilmeden, çocukların psikolojileri bozulmadan olmaz. Suçun şahsiliği ve varsa suç ispatlanıncaya kadar insanların masumluğu gibi kanunlar yok tabii.

Kapıyı açtık; “Kerim gözaltındasın” dendi önce. Her odaya bir polis dağılıp, suç unsuru aradılar ama bulamadılar. Eşimin elerine kelepçe takıp götürdüler. Vedalaşmamıza, babasının  kızını öpmesine bile  müsade etmediler, vakitleri yoktu.

 

Ben kendimi toparlayıp kızımı teselli etmeye çalışırken zilimiz bir daha çaldı. Polisler insafa gelip Kerim’i vedalaşmamız için geri getirdiler herhalde diye sevinerek kapıyı açtım. Karşımda ev sahibim duruyordu.

 

“Sizi F… cüler sizi, çabuk boşaltın evimi” diye bağırmaya, tehditler savurmaya başladı. Kadın başıma ne yapacağımı bilemedim. Tamam deyip kapıyı kapattım. Azra’yla birlikte saatlerce ağladık.

 

Babamı aradım olanları anlattım. Ben şanslıydım çünkü bu fitne tufanında evladını reddeden aileler de vardı. Güle oynaya büyük hayallerle kurduğumuz yuvamı Kerim’siz, gözyaşları içinde kolilere dolduruyorduk.

 

Fitnenin yıktığı yuvamın eşyalarını bir depoya kaldırdık.

 

Bir yıl olacak neredeyse, kızım iki yaşını bitirdi, hem de babasız bir yıl… Kapalı görüşe gidemiyoruz mesafe çok olduğu için. Bu yüzden telefon görüşmesi yapıyoruz.

 

Kerim her aradığında kızım telefonu alıyor konuşmak için, hiç bana vermek istemiyor . Telefonu kapatınca hemen ağlamaya başlıyor; “Babamı tekrar ara anne” diyor.

 

Açık görüşe gittiğimizde ise babasının kucağından hiç inmiyor. Ayrılık vakti gelince sımsıkı sarılıyor bırakmamak için ama nafile!..

 

Geceleri ise sürekli “baba… baba…”  diye sayıklıyor. En güzeli de  şu ki; o küçük yavruyu o hasret acısı nasıl yaktıysa, ezan okunurken hemen elini açıyor ve “Allah’ım nolur babam gelsin” diyor. Ezanların yüzü suyu hürmetine diyemiyor tabi; “Ezanların yüzüne” diyebiliyor. Bunu hiç unutmadan  yapıyor, oyun oynarken bile arada aklına geliyor, yine aynı duayı yapıyor, sonra devam ediyor oyununa.

 

Rabbim bunun gibi hasret çeken yavruları tez zamanda kavuştursun insallah.