✏Akif Bedir✏

 

Büyük hayalleri vardı renklerin kardeşliği üzerine. Gökkuşağından köprüler kuracaktı ülkeler arasında.  İçinde kardeşliği, sevgiyi, hoşgörüyü saklayan renklerden.

 

Bir de  kini, hasedi, nefreti temsil eden ve bütün renkleri içinde hapseden  karanlıklar vardı.

 

Adem Öğretmen güneşi doğmamış bir temmuz sabahında uyandığında, bir gecede ülkenin ufukları kapkara bulutlarla   kapatılmıştı.

 

Bir senaryoyla binlerce insan gibi Adem Öğretmen’in de dünyası karartıldı. Geleceğe ait bütün kapılar yüzüne kapandı. Yıllarca emek harcayarak kazandığı bütün hakları elinden alındı. İnsanların gözünde ötekileştirildi.

 

Yazları inşaatlarda çalışmış, öyle okuyabilmişti. Şimdi ise elinden diploması alnıp, sokağa terk edilmişti. Bulabilirse ağaç kabuğu kemirecekti. Ağaçlar da ancak uzak teperde dağlarda kalmıştı. Allah’ın suyunu da çok görmeye başlamışlardı.

 

Sabır deyip memleket yollarına düştü. Gençti, ekmeğini taştan çıkarabilirdi. Kula minnet etmeyecekti. Öyle de yaptı,  İnşaatlarda çalıştı, Eli yatkındı bu işlere. Hayalinde renklerin kardeşliği vardı ama şimdilik duvarları renklendirebiliyordu. Asıl hedefi gönülleri renklendirmekti. Güneşin doğmasını beklemek zorundaydı.

 

Her suyun bir yatağı vardı,  ülkemizin de sular durulduğunda kendi yatağına döneceğinden emindi. Fırçası duvarda her hareket ettiğinde, Adem Öğretmen’in dili de dua ile hareket ediliyordu.

 

Mutlu bir yuva kurmak için evlilik hazırlıkları yapmaya başladı. Gülistan Hanım da bir öğretmendi, Adem’in kişliğini ve pırlanta gibi bir yüreği olduğunu biliyordu. Adem Öğretmen’in birlikte yuva kurma teklifini kabul etti. Adem Öğretmen’in dünyadan önce evi gülistan olmuştu.

 

İkisinin de ailesi varlıklı insanlar değillerdi. Eşyalarını taksitle aldılar. Omuz omuza verip taksitlerini ödemeye başladılar. Gülistan Hanım sınıf öğretmeniydi. Ataması yapılınca çok mutlu oldular. Ancak renkleri sevmenin bir bedeli vardı bu ülkede ve o bedel çok geçmeden ödenmeliydi. Sözde vatanperver bir zat Gülistan öğretmeni “cemaatçi olabilir” diye ihbariyle etti. Hevesler kursaklarında kalmıştı. Gülistan Hanım’ın ataması durduruldu.

 

“Lütfun da hoş kahrın da” deyip isyan etmediler. Gülistan Öğretmen, bulabildiği üç beş özel dersle, taksitlere yardım etmeye çalıştı. Yüzlerine kapanan kapılar onları başka kapılara yönlendiriyordu.

 

Vuruyorlar,  sendeliyor ama yıkılmadan hayata tutunmaya devam ediyorlardı. Ülkede kendisinden olmayana zulmetmek bağımlılık yapmaya başlamıştı. İşin en kötü tarafı da, bu işi yapanlar başkalarını da teşvik ediyorlardı.

 

İnsanlar, sanki önemli bir hukuki delilmiş gibi doğrusuna yanlışına bakılmadan, bir ihbarla tutuklanıyorlardı.  Adem Bey ve Gülistan Hanım’ın dünyayı gülistana çevirme hayalleri, karanlık sevdalıları tarafın “Bunlar  da onlardan” ihbariyle son buldu. Polisler, elleriyle koymuş gibi, büyük bir operasyonla (!) Adem ile beş aylık hamile Gülistan Öğretmen’i yüreklerindeki renklerin kardeşliği projelerini gerçekleştirmeden kıskıvrak yakalayıverdiler.

 

Oysa canlı bombaları  biliyorlar ama eylem yapmadıkları için yakalamıyorlardı.

 

Masum öğretmenler bakalım gözaltında ne kadar kalacaklar. Tutuklu mu yargılanacak yoksa tutuksuz mu? Buna hakimlerin, varsa yürekleri karar verecekti.

 

Oysa dünyanın hiç bir medeni kanununda ve İslam hukukunda hamile bir kadın tutuklanamazdı. Nezarethane şartları hem anne hem de bebek için çok tehlikeliydi.

Annenin yaşayacağı  stres ikisinin de hayatını tehlikeye atabilirdi. Bu adaletle, vicdanla izah edilebilecek bir durum değildi.