✏Akif Bedir✏

 

Çıkış zili çalar çalmaz pazar çantasından bozma okul çantasını kaptığı gibi sahile koşardı. Babası vefat etmeden önce beraber eğlendikleri  en zevkli işi yapmaya. Taşların yuvarlak ve  incelerini seçer Karadeniz’in hırçın sularında kaydırırdı. Kolu yorulunca kayaların üstüne oturur, denizi seyrederdi. Dalgalar sahile vurdukça çıkan seslere anlam vermeye çalışır, o sesler arasında babasının sesini duyar gibi olurdu. Gözlerindeki yaşları siler, evin yolunu tutardı.

 

Mahalleden geçerken çoktan takımlar kurulmuş maç başlamış olurdu ama futbol ayakkabıları olmadığı için Şerif, çok sevmesine rağmen bu maçlarda hiç oynayamamıştı. Zaten mahallenin şımarık çocukları, Şerif’in dedeleri mübadele ile Yunanistan’dan Samsun’a geldikleri için “Yunan” diye çağırdıkları için onlarla pek anlaşamazdı.

 

Annesinin hazırladığı salçalı ekmeği yedikten sonra hemen ders çalışmaya başlardı. Annesi başını okşar, “çalışkan oğlum okuyup hepimizi kurtaracak inşallah” diye dua ederdi. Babasızlığın zehirli hançerini annesinin sırtında, kendisinin de ciğerlerinde saplanmış hissederdi.

 

Lise yıllarında herkes, tatil olsa da dinlensek gezmeye gitsek diye düşünürken Şerif sanayiye gider, kazandığı parasını annesine verirdi. Akşamları da pek dışarı çıkmaz genelde ders çalışırdı.

 

Matematik öğretmenliğini kazandığında annesi de kendisi de mutlukluktan havalara uçmuşlardı. Annesi bütün komşularına döktüğü  lokmaları dağıtırken, gururla, oğlunun matematik öğretmenliğini kazandığını söylemişti. Şerif terbiyesiyle çalışkanlığıyla mahallenin örnek gösterdiği bir gençti.

 

Üç beş arkadaş kenar mahallede ucuz bir ev tutmuşlardı. Öğle yemeği için eve gelip gitmesi zor olduğu için dışarıda yemek zorundaydılar. Şerif’in bunu kaldıracak ekomonik gücü yoktu, bu nedenle günlerini  oruçlu geçirmeye çalışıyordu.

 

Başlarda mahalleli, gençlere evi veren komşularına çok kızmışlardı. Zamanla özellikle Şerif’in, mahallenin çocuklarına derslerinde yardımcı olması ile aradaki buzlar erimiş, korktukları gençlerin eve gelirken ve okula giderken herkese selam vermeleri, kimseye yan gözle bakmamaları, onlarla ilgili endişlerini gidermişti. Mahalleli de, “Bu gençler farklı” demiş, herkes elinden geldiğince yardım etmeye çalışmıştı.

 

Şerif üniversite yıllarında da yaz tatillerinde çalışmak, harçlığını kazanmak zorundaydı. Kimsenin eline bakmak istemiyordu, annesinin de  yardım edecek gücü yoktu. Kazandığıyla yetiniyordu.

 

Okulunu iyi bir dereceyle bitirip Öğretmenliğe başlayınca küçük bir ev tutup annesini yanına aldı.  Kader ona “unutma dünya bir misafirhane sen de misafirsin” demeye devam ediyordu. Halsizlik, yorgunluk başlayınca annesinin de ısrarıyla tahlil yaptırdı. Hepatit B taşıyıcısı olduğu anlaşıldı. Her ne yaparsa kafasının bir yerinde, “unutma hastasın” diyen, frene bastıran bir uyarıcısı vardı. Belli aralıklarla da tahlil yaptırması gerekiyordu.

 

Hayatı onu  küçük yaşlardan beri ahiret endeskli yaşatıyordu. Kendi yaşadığı zorlukları başkaları yaşamasın diye bulduğu, duyduğu bütün yetim ve fakir çocukların elinden tutuyordu.

 

En büyük zevki denizde taş kaydırmak olduğu için Antalya’yı da çok seviyordu. Arada Konyaaltı sahiline iner eline aldığı taşları “bu benim için” der kaydırır, “bu babam için” der kaydırırdı.

 

Yıllar hızla geçmiş, öğretmenliğe başlayalı 17 yıl olmuştu. Son tahlilde doktoru, “bir de üniversite hastanesinde tahlil yaptırsan iyi olur” demişti. İçine kurt düşmüştü, babası da erken yaşta vefat etmişti, acaba rahatsızlığı genetik miydi?

 

Akdeniz Üniversitesi’ndeki doktorlar Şerif Bey’e, karaciğer kanseri olduğunu söylediler. Bitkisel yöntemlerle çare aradı. Biraz rahatlar gibi oldu. Bir sene sonra ağrıları artınca, Konya’da iki farklı hastanede de tahlil yaptırdı. Eğer donör bulunursa, nakille iyileşebileceği söylendi. Özel gayretler sonucunda donör bulundu.

 

Nakil için işlemlerini yaptırdı, çantasını hazırladı. Ameliyattan sonra hastalığından kurtulacak, öğretmenliğe devam edecekti. Şerif Öğretmen’i bekleyen öğrencileri vardı.

 

Kurgusu komedi sonuçları trajedi olan 15 Temmuz tiyatrosunda senaristler Şerif Öğretmen’e de mazlum rolü vermişlerdi. Elinde üç büyük hastaneden alınmış raporları olmasına rağmen, ellerine kelepçe takip L tipi denen lanet yere attılar.

 

Samsun’dan Antalya’ya Şerif öğretmeni ziyarete gelmek çok kolay değildi. 56 yaşındaki ablası bir seferinde iki yeğeniyle birlikte kardeşini ziyarete gelirken kar nedeniyle yolda kalmışlardı. Yine ablası ikinci ziyaretinde de ayağındaki platin yüzünden cezaevi kontrölden geçirilmemiş, kardeşini göremeden Samsun’a dönmüştü.

 

Şerif Öğretmen’in Samsun’a nakledilmesi için verilen dilekçelere de cevap yoktu. Sanki büyük bir deprem olmuş, “Kimse yok mu!” çığlıklarına ses verecek insan kalmamış gibiydi.

 

Çile bitmek bilmiyordu; çok sevdiği anası vefat etmişti ama Şerif Ögretmen’e annesinin cenazesine katılma izni verilmedi. Arkasından, babasının yokluğunda aileye babalık yapan abisi de vefat etti fakat annesinden sonra abisinin de vefat ettiğini haber veremediler Şerif Öğretmen’e. Hastalığı bütün bunları kaldıramayabilirdi.

Zaten annesinin cenazesine izin vermeyen zihniyet, abisinin cenazesine hiç izin vermezdi.

 

Dışarıda 20 aydır baba yolu gözleyen üç kız evlat da giderek dünyaya pencerelerini kapatıyordu. Babaları gibi çalışkan olan kızların ders notları düşmüştü. Hastalığına rağmen, babalarına reva görülen muameleye bir anlam veremiyorlardı.

 

Hapishane öyle bir değirmendi ki orada insan öğütülüyordu. Bütün hapishaneler aynı mantıkla işliyordu. Onlarca tutuklu ağır hastalıklarına rağmen tahliye edilmemişti. Kimi nezarethanede, kimi koğuşta, kimi de hastane yolunda hayatlarını kaybetmişlerdi. Tam 45 dilekçe veren, seksen kilodan elli kiloya düşen Deniz Hakan Şen, tahliye edilmediği için, mide kanserinden hayatını kaybetmişti.

 

Şerif Öğretmen de bütün bunları görüyordu. Arkadaşlarının ve ailesinin gayretlerinden ve tahliye olabilmesi için yaptıklarından çok memnun oluyordu. Ancak önceki yapılanlara baktığında, kış bitmeden bu uykudan uyanılmasına ihtimal vermiyordu. Her gün biraz daha ilerleyen hastalığı ümitleri bitirmişti.

 

Bir taş, suyun üstünde ne kadar kayabilirdi ki? Önemli olan, ortada bir iyi, bir kötü vardı ve Şerif Öğretmen, iyiler tarafındaydı.

 

Gün gelip de bu zulüm süreci bittiğinde, “Bunları hangi kanuna göre yaptınız?” sorusuna verecekleri cevabı çok merak ediyordu.

 

Birkaç gün sonra Şerif Bey’in mahkemesi olacak ve hakimler belkide hayatla ölüm arasında; kanser hastası bir tutuklunun katili olmak ya da adil olup tahliye kararı vermek arasında tercihlerini yapacaklar.