Akif Bedir

Polisler, saat beşte apartmanın önündeydi.  Bütün zillere basarak dış kapıyı açtırmışlardı. Baskın yapacakları evin sakinleri uyanıp kıyafetlerini değiştirene kadar, dairenin kapısına dayanmışlardı. Hem kapıyı yumruklarla dövülüyor, hem zili kesintisiz çalıyorlardı. Üstelik “aç polis, aç polis!”diye de bağırıyorlardı.

Murat Bey kapıyı açmaya giderken Tuba Hanım da başörtüsü elinde, gürültüye uyanan çocukların korkmaması için çocuk odasına giriyordu.

Üç yaşındaki Azra çığlık atarak, odaya giren annesinin kucağına atlamıştı. Beş yaşındaki Bedirhan ise yatağında oturmuş, ellerini açmış, gözyaşları ile “Allahım ne olur bu da rüya olsun!” diye dua ediyordu.

Bedirhan, bir ay önce bir akşam, annesiyle babasının polisler gelirse ne yapacaklarıyla ilgili konuşmalarına kulak misafiri olmuştu. O akşamdan sonra hemen her akşam, rüyasında polislerin gelip anne ve babasını götürdüklerini görüyordu. Geceleri ağlayarak uyanıyordu.

Bedirhan, rüyasında gördüklerini anlatmıyordu. Bu nedenle ailesi farklı bir rahatsızlıktan şüpheleniyorlardı. Tuba Hanım  Bedirhan’ın duasına devam ettiğini ve yanına sokulmadığını fark etti. Eşarbını bağladı. Koridorda polislerden biri kocasına, kendisini soruyordu. Azra’yı kucağına alıp odadan çıktı.

Murat Bey yere yatırılmış, ellerine ters kelepçe takılmıştı. Tuba Hanım’dan çoçuğu yere bırakması istendi. Elleri önden kelepçelendi. Azra da annesinin ayaklarına sarılmış korkudan ağlayamıyor, sürekli derin derin iç geçiriyordu.

Çocuk odasını aramak için polis içeri girdiğinde Bedirhan hala yatağının üzerinde aynı duayı yapıyordu. Polis kolundan tutup kaldırdığında bu yaşadığının gerçek olduğunu anladı. Hızla koridora çıktı. Yerde kelepçeli bir şekilde yatan babasını gördü. “Babaa!” diye ağlayarak yanına yatıp, babasına sarıldı.

Polisler evin altı üstüne getirmiş ancak bulmayı umdukları şeyleri bulamamışlardı. İçlerinden biri;  “Terörist diye baskın yapıyoruz ama bir boş kovan bile bulamıyoruz” dedi. Diğeri; “Bak devrem konuştuklarına dikkat et, seni de alırlar. Sonra hem bu kitaplar, bombadan daha tehlikeli” dedi.

Üç beş kitap, Bedirhan’ın oyun tableti ve telefonlar bir poşete dolduruldu. Ekibin başındaki komiser; “zanlıları alın gidiyoruz” dedi. Tuba Hanım “çocuklarım ne olacak?” diye bağırdı. Yakında oturan bir akrabaları varsa çağırmaları söylendi. Murat Bey, “biz memuruz bu şehirde akrabamız yok” dedi.

“O kadar bekleyemeyiz” diyerek apartmanın yöneticisini çağırdılar. Çocukları teslim ettiler. Murat Bey yöneticiye annesinin telefonunu verdi. Aramasını ve olanları anlatmasını rica etti.

Çocukları anne ve babasından ayırmak hiç de kolay olmamıştı.

Komşulardan iktidar yanlısı olanlar ne oluyor diye gelip bakmamışlardı bile. Oysa daha düne kadar, teklifsiz girip çıktıkları, çocuklarına ücretsiz ders aldırdıkları komşularıydı onlar. Ortada kalanlar da masum çocuklardı. Sosyal demokrat dul bir bayan komşu gelip, çocuklara sahip çıkmıştı.

Çocuklar evden çıkmıyordu. Bu nedenle komşuları babaanne gelene kadar çocuklarla beraber kalmıştı. Akşama doğru babaanneleri gelip çocukları aldı. Bedirhan ısrarla, “Babamlar gelirse bizi bulamazlar, burada kalalım” diyordu. Azra ise, “annemi istiyorum” diye ağlıyordu.

Bir anda hem yetim hem öksüz kalan çocuklar, bir şekilde ikna edilerek başka bir şehre taşınmışlardı. Yeni doğmuş bebekler gibi çaresiz ve her şeye yabancıydılar. Babaanneleri de yaşlı ve hastaydı. Kendine zor bakıyordu. Kocasından kalan emekli maaşı kıt kanaat yetiyordu. Çoğu zaman da oğlu Murat yardım ediyordu. Şimdi iki torununun sorumluluğu da yüklenmişti.

Oğlunun ve gelinin durumu netleşmiş, ikisi de tutuklu yargılanmak üzere hapse atılmıştı. Yaşlı kadın iyice çöktü. Alışverişini bile tek başına yapamıyordu artık.

Çocuklar evde çok sıkılıyorlardı. Yaşlı kadın, bir komşusuna rica minnet torunlarını parka götürmesini söylemişti ama onlar dönene kadar da içi içini yemişti. Oğlunun emanetlerine bir şey olacak diye yüreği eriyordu.

Ekonomik durumu ve yaşı çocukları görüşe götürmeye yetmiyordu. Haftada bir telefonla görüşebiliyorlardı. Çocuklardan sıra gelmiyor, çoğu zaman oğlunun ve gelinin sesini bile duyamıyordu.

Telefon görüşmelerinden sonra Azra saatlerce ağlıyordu. Biraz para biriktirip çocukları açık görüşe götürmeye karar vermişti. Kendisi de oğlunu ve gelinini çok özlemişti ama torunlarının  derdine merhem olmaktan kendi hüznünü yaşayamıyordu.

Gece çocukları yatırınca rahmetli kocasının fotografını çıkarıyor onunla detleşiyordu. Kendisini bırakıp gittiği için çok kızıyor, onsuz çok zorlandığını  söylüyor ama bir türlü oğlu, gelini ve torunlarının durumunu söyleyemiyordu.

Polis baskınından sonra çocuklar sabahları uyuyamıyordu. Babaanneleri uyanmadan onlar yine uyanmıştı. Azra acıktığını söyleyince Bedirhan mutfağa ekmek almaya gitti. Ekmek sepetinde ekmek kalmamıştı. Azra’nın bir bahane bulduğunda sürekli ağladığını bilen Bedirhan, kardeşinin ağlamaması için ona, “gel ekmek almaya gidelim” dedi.

Babaannelerini uyandırmadan sessizce dışarı çıktılar. Bedirhan parka giderken arka sokakta bazı kapılara poşet içinde ekmek asıldığını görmüştü. Merakla komşularına sormuş o da, “bayatlamış ekmekleri ihtiyaç sahipleri alsın diye asıyorlar” demişti. Paraları yoktu ama o gördüğü ekmeler de zaten parasız alınıyordu.

Çocuklar kapısında ekmek asılı ev aramaya başladılar. Bu arada birkaç sokak geçmişler ama bir türlü kapısında ekmek asılı ev bulamamışlardı. Vakit ilerlemiş, babaanneleri uyanmış, evde kalan birkaç kahvaltılığı masaya koymuştu. Ekmek sepetinde ekmek kalmamıştı.

Ekmek almak için şalını sırtına atıp bastonunu eline alarak dışarı çıktı. Yakındaki marketten ekmek alıp eve geldi. Çocukların odasına girdi, çocuklar odada yoktu. Kalbinde bir sancı hissetti. Salondadırlar diye rahatlamaya çalıştı. Korkudan sesi kesilmişti, çocukları isimleriyle çağıramıyordu. Salonun kapısını açtı ama torunları orada da yoktu. Bulunduğu yere yığılıp kalmıştı!..

Kendine geldiğinde öğle ezanı okunuyordu. Biraz daha toparlanınca, komşusuna gidip olanları anlattı. Mahallenin camisinden çocukların kaybolduğuna dair anons yaptırıldı.

Bu arada çocuklar ekmek asılı bir kapı bulmuşlardı. Bu sefer de evlerinden fazla uzaklaştıklarından evin yolunu kaybetmişlerdi. Bir yerde oturup buldukları ekmeği yediler. Tekrar evi aramaya başladılar. Polislere teslim ederler korkusuyla, kimseye kaybolduklarını söyleyemiyorlardı.

Akşam olmuştu, acıkan çocuklar yine kapıda asılı ekmek aramaya başladılar. Bu arada KHK mağduru bir bayan da, kızına ilaç almak için sokağa çıkmıştı. İki küçük çocuğun tek başlarına ekmek aradıklarını görünce yanlarına gitti.

Çocuklara sorduğu sorulara aldığı cevaplardan, kaybolduklarını anladı. Evlerinin yerini sordu. Çocukların bahsettiği market üç sokak aşağıdaydı. Marketin yanına geldiklerinde çocuklar tam olarak oturdukları evi gösteremiyorlardı.

Mahalledeki bir dükkana girip, çocukları tanıyıp tanımadığını sordu. Dükkan sahibi çocukları tanımıyordu. Yanında telefonu olnadığını söyleyerek polisi aramasını rica etti. Eczaneler kapanmadan ilacını almak için oradan ayrıldı. Sabahtan beri kayıp olmalarına rağmen ağlamayan çocuklar polis lafını duyunca korkup ağlamaya başlamışlardı.

Kadın, ilaç almaya gittiği eczacıya çocuklardan bahsedip çocukları uzaktan gösterince, eczacı çocukları tanıdı. Bir müşterisinin torunları olduğunu, anne ve babalarının Cemaat davasından hapiste olduklarını bu nedenle babaanneleriyle birlikte kaldıklarını söyledi. “Aslında pek dışarı çıkmazlar. Çevreyi bilmedikleri için kaybolmuş olabilirler. O çocuklarla ilgili camiden iki saat önce kayıp anonsu yapıldı” dedi. Bunun üzerine kadın, büyük bir heyecanla tekrar çocukları bıraktığı dükkana döndü.

Polisler gelmiş, mahalleden de anonsu duyanların yardımıyla çocuklar babannelerine teslim edilmişti. Anasız babasız bırakılan  iki yavrunun hali,  kadının içini acıttı. Gözyaşlarını sile sile evine doğru yürüdü.