“Kim Türkiye’nin cezaevlerinde işkence var diyorsa yalan söylüyordur, iftira ediyordur. Cezaevlerimizde işkencenin olması kesinlikle mümkün değildir. Eğer böyle bir şey varsa herhangi birisi şuna yapıldı diyorsa bakanlığa yazsın, ismini yazsın, kim yaptıysa onun da ismini yazsın biz gereğini derhal yaparız. Ama böyle bir algı oluşturmaya çalışıyorlar özellikle bu F…’cü örgütün mensupları ve onu destekleyenler bunu yaymaya gayret ediyorlar.”

Bu sözler, 24 Temmuz 2016’daki Adalet Bakanı, şimdinin Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ’a ait.

“…Asfalt çok sıcaktı. Ayaklarım yanıyordu. Yanığa bağlı oluşan yaralarım 52’inci günde hala iyileşmedi…

…Üzerimde sadece iç çamaşırlarım vardı. Biri elinde 40-50 cm’lik bir şeyi yüzüme yaklaştırarak ‘fantezi yapabilirsin, zevk alacaksın’ gibi ifadelerde bulundu. Utancımı anlatamam…

…Anneme, eşime, kız kardeşlerime, çocuklarıma, akıllarına gelen her şeye küfrediyorlardı. Keşke beni öldürselerdi diye düşündüm sık sık…

…Evlerimize gidip eşlerimize…….. Bunları yazarken inanın çok zorlanıyorum.”

Bunlar da, Bozdağ”ın açıklamalarından önce belki de bu demeci verdiği esnada işkence gören bir kişinin ifadelerinde geçen beyanlar.

Bir başkasının beyanları: “O taciz olayının hala şokunu atlatmış değilim. Belki ben işkenceleri unuturum ama o cinsel organım üzerindeki kirli işkenceler asla unutulmaz. Yüreğimin en pis yerine de yazmışım ben onu.”

“Kelime-i şehadet getir, seni camdan atacağız” diyen ya da hayatında kolonya sürmekte tereddüt edenlere zorla alkol içirengörevliler…

Ve işkence ile hayatı karartılanlar… Kan işetilenler, bağısakları patlatılanlar… Bebeklerini emzirmesine izin verilmeyen anneler… İşkence nedeni ile hayata gözlerini yuman Gökhan Öğretmenler ya da ismi henüz duyulmayanlar…

Yukarıdaki vakalar, Türkiye’de işkencenin devlet politikası haline gelmesinin neticesi. İşkence iddiaları araştırılmıyor, sorumlular kollanmaya devam ediyor. Bakanlar, işkenceye nezaret ediyor. Kolluk görevlileri hakkında açılan soruşturmalar derhal kapatıllıyor.

Bir de tutuklama işkencesi var. İnsanlar gözlerinin üstünde kaşı var denerek tutuklanıyor. Tutuklananların perişan olan ailesi aç kalmasın diye ekmeğini paylaşanlar da tutuklanıyor. Muktedir olanlara direkt ya da dolaylı eleştiri yapanlardan zaten bahsetmeyeceğim. Bunlara ne dediğiniz değil, onların ne anladığı önemli. Söylediklerinizden kıl kaptıklarında, hatta bir şey demeseniz bile, bir şey söyleme ihtimalinden dolayı tutuklanıyorsunuz.

Bunla da kalmıyor; cezaevi işkencesi başlıyor. Tutuklananlar üst üste yatırılıyor, su verilmiyor. Televizyon kanalları sansürlü. Radyo da yok. Kitaplara erişim sınırlı.

Kur’an-ı Kerimler ve seccadelere bile tahammül yok. Telefon görüşleri ve kapalı görüşler çok kısıtlı. Açık görüşler, sadece içerdekiler için değil, aileler için de işkence. Bazen sebepsiz yere yasaklanabiliyor. Keyfi hücre cezaları var, hem de aylarca. Sözlü ve fiziki saldırılar…Şiddet de var. Bazı tutuklulara kan kusturulduğu vaki. Dilekçelere cevap verilmiyor. Hastaysanız, hastaneye iyileşince belki sevk olabiliyorsunuz. Ciddi rahatsızlığınız varsa, ölmeden birkaç gün önce tahliye olabiliyorsunuz. Keyfi uygulamalar bebekleri ve çocukları da mağdur ediyor.

Ahmet Şık, cezaevi koşullarının insani olmadığına dikkati çekerek “Tecritin ne olduğunu öğrendim. İşkenceye gerek yok, cezaevinin kendisi işkence artık. Cezaevlerinde insani hiçbir şey yok. Bu ülkenin hayatında Silivri diye gerçek var” demiş. Çok haklı ama eksik. Çünkü dışarıdaki hayatın kendisi de içerideki gibi işkence… Hele ki yeni güne hangi zulümler yaşanacak diye gözlerini açıyorsan… Ben de, bu utanç günlerini yüreğimin en pis yerine yazdım artık, unutamam.