Ferit CAN

“İnsan, nisyan ile malûldür” derdi hep. Yazmayı tavsiye ederdi. Çoğumuz pek yanaşmazdık, daha doğrusu cesaret edemezdik. O tavsiyelerini sıralardı. Özlü sözlerle, bazen güzel teşbih ve örneklerle bizi teşvik ederdi yazmaya.

“Zaman vurmadan silgiyi, yazıyla bağla bilgiyi” cümlesine bayılırdım. “Ne yazalım” derdik. “Mektup yazın mesela derdi. İçinizi kalem vasıtası ile kağıtlara dökün. Hem bu yaşadıklarımız unutulmasın,  derin bir yara izi gibi görünce hatırlansın daima. Unutkanlık ırmağının akıntısında boğulmasına izin vermeyelim bunca hadisenin. Şerhimizi düşelim tarihe. En  azından  bunun için yazmalı, ne demişler “Alem unutur,  kalem unutmaz” derdi.

Onun için kolaydı, zira kendisi bir kalem erbabı idi. Kalemi eline alıp, cezaevi kantininden sipariş verdiğiniz, kareli defterlere düşüncelerini aktarırken, yağmur bulutlarının birden toplanması gibi bir yoğunlaşma içine girer, sonra da yağmur danelerine benzeyen  harfler, kaleminden beyaz zemin üzerine dökülürdü adeta.Bazen de okurdu bize yazdıklarını. Fabl türünde kaleme aldıkları, benim en çok hoşuma giden yazıları idi. O bizim yaşadığımız olayları, hayvanlar aleminde geçiyor gibi onları konuşturarak, o kadar güzel ifade ederdi ki, biz hangi olayın neye karşılık geldiğini, hangi hayvanın kime tekabül ettiğini bulmaca çözer gibi zevkle kendi aramızda bulmaya çalışırdık.

Fabl türü yazılardan hoşlandığımızı anlayınca  bize Saltıkov Şçedrin ve yazdığı “Büyüklere Masallar” kitabından anlatırdı. Çar döneminde Rusya’da baskının, şiddetinin, insanlara uygulanan zulüm ve işkencenin çok yoğun olduğu zamanlarda yazmış bu kitabı Saltıkov Şçedrin. Sansür ve etiketleyip linç etme, düzenin en bariz vasfı olunca, ülkesindeki insan hallerini, hayvanlar üzerinden dile getirmiş ve bunda da çok başarılı olmuş.

Mesela insanlara yapılan akıl almaz muameleleri, kötülükleri, ailelerin çektiği acıları ve parcalanışını ve diğer insanların bu zulme sessiz kalıp, umursamamalarını “Bilge Kayabalığı” masalında bize anlatınca “tıpkı bugünleri anlatıyor” dedik kendi kendimize.

O da bizim gibi terör örgütü üyeliği suçlaması sebebiyle tam  20 aydır bu dört duvar arasındaydı. Hayatında silahı ancak askerlik yaparken görmüş bu adamın dünyasını kağıt, kalem, ve kitaplar oluşturuyordu.

Bir derginin editörlüğünü yapmış  aydın bir insandı İsmail Bey. Cezaevine geldiği ilk aylar, kitaplarından ayrı kalışının ıstırabından, nasıl kıvrandığına hepimiz şahit olmuşuzdur.

Kütüphaneden kitap isteyip, aylar sonunda gelince, latif ve el sürülemez bir eda ile onlara yaklaşması, biz de ayrı bir saygı uyandırmıştı.

İsmail Bey’in 23 ay sonunda mahkemesi neticelendi. 7 yıl 6 ay hüküm giydi. Ayrıca tahliyesine karar verilmişti. Bu güzel insanın mahkeme sonrasında geldiği cezaevinde,  eline siyah bir çöp poşeti verilmiş ve eşyalarını toparlaması istenmişti. Yarım saat içinde çıkamazsa, bir sonraki vardiyaya kalacağını söylüyorlardı gardiyanlar.

Bizlerle teker teker vedalaştı, eşyalarını beş dakika içerisinde toparladı ve ranzasında duran siyah ciltli, kareli defterini koğuşun masası üzerine bıraktı. “Bu defter, burada kalsın belki lazım olur” dedi.

Sonra buğulu gözlerle bizleri tekrar süzdü ve gardiyanın sanki kale kapısı açıyor pozları ile araladığı kapıdan süzüldü ve gözden kayboldu.

Herkeste bir merak vardı. Acaba defterde ne yazılıydı. Bu naif insanın yazılarının herbirinin ayrı bir rengi ve kokusu vardı.

Dayanamayıp açtım kapağını. İlk sayfada “Verba volant scripta manent, Söz uçar yazı kalır ” ibaresi vardı. Bir sonraki sayfayı okuyunca, aşık gönlü taşıyan bir ince insanın, derdiyle değerlenen bir muhasebe kahramanının, kendisi ile sohbetini dinledik adeta.

Belki de bize söylemek istedikleri de vardı yazdıkları arasında. Şöyle yazıyordu:

“Korktuğum tek şey…

İnsanın  aradığı  ve okuyunca “işte bu” dediği , çarpıldığı ifadeler vardır . Sizin günlerinizi  alan, bazen  yoğun  bir ıstırap  haline dönüşen  düşüncelerinizi , bir türlü  kelime kıyafeti   giydiremediğiniz  duygularınızı , tek bir cümle  ile yalın fakat  kuşatıcı  şekilde  ifade edildiğini   görmek etkiler insanı.

Okuduğunuzda veya duyduğunuzda aradığınızı bulduğunuza sevineceğinize mi, yoksa etrafında dönüp dolaşıp  da bir türlü beş  başı mamur dile getiremediğinize hayıflanacağınızı mı kestiremezsiniz. Bulduğunuz cümlenin sahibini kıskanmadığınızı da söyleyemezsiniz, öylece başbaşa kalırsınız o cümle ile. Anlamın size , gömleğin başkasına ait o güzel kelime dizesi ile.

Hele bir de yazar yabancı ise…

Benim de Dostoyevski’ye ait böyle bir cümlem var.

“Şu hayatta korktuğum tek şey, çektiğim acılara değecek bir insan olamamaktır.”

Kendinizle başbaşa , dost medihlerden, peşin fikirlerden sıyrılıp, kalıp dü

şünceleri bir kenara bıraktığınızda, ortada kalan ve bütün gerçeklik ve çıplaklığıyla, şahsiyetinizi görür, benliğinizin yaralarını, içinizin kirlerini, amel ve davranışlarınızın bozukluğunu, riyakarlıklarınızın yansımalarını, marka değerinizin derecesini müşahede eder ve utanırsınız insanlığınızdan.

Savunucusu olduğunuz ve kimliğinizi oluşturduğunu iddia ettiğiniz fikir ve düşünce sistemine aykırı  davranışlarınızın, utanacağınız ve yalanlamaya kalkacağınız   işlerinizi , dışa çevrilince tiksinti uyaran dahili yaralarınızı, çözünürlüğü  çok  yüksek  hakikat ekranında  seyredince, söylediğiniz  sözlerden, verdiğiniz pozlardan yüzünüz kızarır.

Dahası özellikle bu günlerde uğratıldığınız  mağduriyet ve zulümler karşısında kendi iç  dünyanızın daha aydınlık, ruhunuzun ve kalbinizin daha temiz, beraber yol arkadaşlığı ettiğiniz insanların dostluğuna daha layık olamamanın sızısını duyar ve haya edersiniz.

Kazanıp kazanıp kârını ziyana, boş ve nahoş yerlere harcayan, yaptığı güzel amelleri bir kaç  davranışı ile boşa çıkaran kişinin  düştüğü zavallı durumdan ar edersiniz.

“Hamdık, pişmeden yandık” durumu gibi acı  bir sondan,  param parça  olur  kalbiniz.

Yüreğinizi  eline alıp dolaşamazsınız insan içinde.

Herşeyin dışta düzgün ve cilalı olduğunu bilirsiniz ama budala nefsinize anlatamazsınız.

Mevsim sonu bakınca ,budur ancak hasadım der, zar eder, zarar eder, ar edersiniz.

Bu durumları açmak çoğaltmak tabi ki mümkün fakat bunları ve daha söylemek istediklerimi Dostoyevski gayet güzel ifade etmiş.

Hem de tonlarca paslı demir yığınının yanında, titiz bir sarraf elinden çıkmış, 24 ayar, desenleri sade fakat ışıl ışıl bir altın  bilezik gibi…

“Şu hayatta korktuğum tek şey, çektiğim acılara değecek bir insan olamamaktır.”