Ferit CAN

 

Öğle yemeği saati yaklaşıyordu. Ranza arkadaşım Rahmi Bey ile nöbetçiydik. Gardiyanın hor bakışları ile önümüze  atar gibi, bir el  hareketi ile sürdüğü karavanayla gelen yemekleri aldık, kırmızı karpuz dilimlerini görünce birbirimize baktık  sevindik. Yılın ilk karpuzunu yiyecektik. Yemekleri koğuşumuzun beyaz fayansları çatlamış, küçük mutfak tezgahına taşıdık. Herkesin gözü karpuzdaydı.

Üstad Necip Fazıl’ın “Cinnet Mustatili” veya “Yılanlı kuyudan…” dediği hapishanede bugün özel bir gündü. Yemekte karpuz vardı ve onu görüp, tadınca, insanın aklına taa çocukluğundan, gençliğinden, ailesinden, çoluk çocuğundan mapus damına düşene kadarki zaman dilimlerini kapsayan, ne anılar, ne çağrışımlar üşüşeceğini kestirmek hiç de zor değildi.

Karpuz dilimlerini görmek bana iyi gelmişti. Çünkü bu cinnet dörtgeninde insan kendini bugünden uzak hissediyor. Tıpkı asıldığı duvarda unutulmuş bir takvim gibiydik, hayatı dondurulmuş, dışlanmış ve hatta bir kuyuya atılmış gibi bir durumdaydık.

Bu durgunlukta gelen karpuz dilimleri, hayal ve hatıra dünyamızda tüm değerli ve duygusal anılarımızı harmanlayıp, onları gözümüzde canlandırarak yeniden yaşamamıza sebebiyet verdiği için değerliydi aslında. Yoksa koğuş arkadaşlarımızın ne yediğinden lezzet alacak ağzında tat bırakmışlardı, ne de gönülden geçirilecek bir arzu.

Anılar çok acı ve hiç silikleşmeyen  canlı görüntüleri ile gözlerimizin önünde birbirini izliyordu.  Sinirlerimiz her an boşalabilecek bir gerginlikte, gözler saniyesinde yaşarabilecek bir kıvamda ve gönüller tarifi mümkün olmayan bir hüznün yoğunluğuyla  doluydu. İnsan nasıl kaçabilir ki, hatıraların zorlamalarından, hayallerin ihtiras ve coşkularından, birdenbire çöken hüzün, keder ve bunların katmerlisi kahırdan…

Düşünceler hiç yalnız bırakmazlar insanı hapishanede. Yorulmak nedir bilmezler, artık bitap düşmüş sinir sisteminizi, beyninizi, bedeninizi fareler gibi didikleyip, kemirir ve oyarlar.

Şimdi koğuşta bulunan tüm tutuklu ve hükümlüleri böylesi bir hal teslim almış gibiydi. Kim bilir kimisi evine götürmek için sergiden karpuzu nasıl seçtiğini hatırlıyor, kimisi ailecek gidilen piknikte, soğuk sulara yatırılan kapuzları hayaline getiriyor, kimisi arkadaş meclislerini, kimisi karpuz kabuklarını kemirdiği çocukluk günlerini tekrar yaşıyordu adeta.

Burada görülen ve duyulan her şey unutmak istediklerini anımsatır, uyarır ve uyandırır insanı.

Karpuz dilimlerini servis ederken aklıma, ailecek gittiğimiz bir Karadeniz gezisinde  9 yaşındaki oğlumun küçük ellerine sığmayan karpuz diliminin, pembe yanaklarında bıraktığı izleri ve o dilim arkasında bize bakıp gülümsediği haşarı bakışlarını hatırladım.

Hemen irkildim. Hatıraların beni teslim almasına izin vermemeliydim, çünkü bu çok yıpratıcı bir hale dönüşebiliyordu. Yemekler masalarda hazırdı. Üç grup şeklinde yemek yenirdi koğuşumuzda. Herkes karpuzlar ilgili bir şeyler anlatıyordu. Hepsi de hatıralardı.

Hatıralar arasında en ilgincini Dr Suat Bey anlattı.

Hapisleri üniversite yıllarından çok  olan Üstad Necip Fazıl’ın 1943 ila 1960 yılları arasında cezaevine girip çıktığını, hatta son mahkumiyet kararının vefatı sebebiyle infaz edilemediğini belirtti.

Üstad’ın Cinnet  Mustatili veya  “Yılanlı Kuyudan” ismiyle yayınlanmış olan eseri, hapishane günlerini ve hatıralarını, o  deha sahibinin kendine has üslûbu, derinliği ve duyarlılığıyla anlattığı bir hüzün tutanağı olduğunu  söyledi ve şu hatırasını  Necip Fazıl Kısakürek’in dilinden anlattı.

“Karpuz… Hayatımın en büyük hediyesi… Ramazandı. Oruçluydum. Tanıdığım bir tüccar iftar yemeğimi hergün evinden, hususî otomobiliyle gönderirdi. Ben de hapishane kapısının yanındaki ilk telörgüde yemeğimi beklerdim. Herkesin deliğine çekildiği o saatlerde bana izin verirlerdi. Yine böyle beklerken, bir gün ihtiyar bir adam telörgüye sokuldu. Üstü başı dökülen, amele kılıklı bir İhtiyar… Beni asla tanımadan “oğlum, içeride bir Necip Fazıl varmış!… Şu karpuzu ona hediye getirdim; Allah rızası için götürüp verir misin?” dedi. Gözlerim, hücum eden yaşlardan yangın içinde “ver, baba, hemen götüreyim!” dedim ve aldım. İşte hasbî, her türlü nefs oyunundan uzak, Allah için verilen hediye… Bu meçhul Müslümandan tüten edayı ömrümce unutamam!.. Keşke o karpuzu kesmeseydim; hep ona bakıp düşünseydim, İslâm ahlâkını fikretseydim, ağlasaydım, ağlasaydım…”

Bu güzel hatıra bizi etkilemişti. Mürüvvetli, vefalı insanların var olduğunu bilmek, her zaman iyi gelir insana. “Bugünlerde  böylesi imkanları bulmak zor olsa da biz yine ümidimizi kaybetmemeliyiz”  dedim kederli havayı dağıtmak için.

Dr. Suat Bey gözlerimin içene bakarak, ” sizde bize hediye olarak karpuz getirdiniz bugün ” dedi. Hasta bir ciğer gibi derin soluklar alarak yaşayan, bazen hırıltılı sesler çıkaran koğuşumuzda, bahar havası teneffüs eder gibi bir iç soluklanma ile tekrar muhabbetimize döndük.

Bazen bir dilim karpuzun, bir kamyon hatırası olur. Hele ki cezaevinde…